25 Eylül 2020 Cuma

Eski Bir Küçük Radyonun Kısa Hikayesi

1967 sonbaharıydı...

Genç adam İstanbul'a yaptığı petrol taşımacılığı seferlerinden birinden Bandırma'da annesi ile birlikte yaşadığı evine dönüyordu. 

Yorgundu ama mesafe azaldıkça evde içeceği sıcak anne çorbasının, yapacacağı banyonun ve çekeceği güzel uykunun karışık ve güzel kokuları kamyonun şoför mahallinde dolaşmaya başlamıştı.

Yol bitti, son işlerini halletti ve eve ulaştı. Tam da tahmin ettiği gibi o güzel çorbanın kokusu sarmıştı evi...

Annesi ile kısa bir hoşbeşten sonra "Ben önce bir yıkanayım anne," dedi. Hemen sonra da yanındaki çantadan küçük bir şey çıkarıp masanın üzerine bıraktı. 
Annesi sordu:
- Ne ki bu?
Kibrit kutusundan biraz büyükçe, ön tarafı metal kaplı, yanında iki tane küçük yuvarlak düğmesi olan bir "şey"di.
- Radyo o anne.

Şaşırmıştı anne. Öyle ya o zamanlar radyo dediğin lambalı ve cüsseli modelleri olan bir cihazdı. Genç adam İstanbul'daki işleri sırasında bir Japon fuarına denk gelmiş ve orada gezerken görüp almıştı bu radyoyu.

Banyoya doğru yönelirken seslendi,
- Özgür'e aldım onu ben anne!    

Kalp krizi onu o banyoda yakaladı ve yukarıdakiler son sözleri oldu...

Beni havalara atıp atıp tuttuğunu hiç unutmadığım, yüzünü hep gülerken hatırladığım İhsan amcam. Keşke o kadar erken yitirmeseydim seni, keşke seninle o radyodan şarkılar dinleyebilseydik. 
Senin bana "Dana kadar oldun artık, havaya atamam seni!" dediğini duyabilseydim.

Rahat uyu...

  


Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme