24/12/2003
YARIM DÜŞ
Sabah kızarmış ekmek ve çay kokusunu evde bırakıp, güneşi
arkana alıp yürümek istiyorsun.. Emin adımlarla.. Ama hiçbir
yere! Sonra burnun taze gazete kokusunu alınca büfeye yönelip
bir .. yok yok iki gazete, bir de Penguen. Perşembe değil mi
bugün?
Şimdiii, kızarmış ekmek ve çay kokusu tamam. Taze gazete
kokusu da tamam. Bir de yosun kokusu çekiyor canın. Atlıyorsun
minibüse doğru sahile..
Bu yosun kokusu adamı yoldan çıkarır vallahi.
Buyur işte çıktın yoldan.. Yetmedi Bostancı, vurdun
gidiyorsun Kuzguncuk’a!.. Gazeteleri orada okuyacaksın,
Penguen’i eve bırakırsın.
Sahil kahvesindeki amca (amcaymış, sanki kendisi 15 yaşında..
Tövbee) garsona çok feci sinirlenmiş. Homurdanıp duruyor. Garson
da tınmıyor görüntüsü veriyor ama kulaklar hafiften kızarmaya
başlamış. Evet, mesele anlaşıldı.. Amca her sabah burada imiş
ama garson daha onun çayının kıvamını öğrenememişmiş.
“Bu Kuzguncuk’ta başka türlü bir deniz kokusu var yahu”
diyerek kendi kendini bir kez daha yoldan çıkarıyorsun ve çayı
tazeliyorsun. Tamam tamam hadi, Penguen’i de burada oku..
Dönüşte, biraz daha yürümek istiyorsun.. Güneş yine arkanda..
Ensende onun sıcaklığı, yüzünde de sabahın serinliği.. İçin
anlatılmaz bir mutlulukla doluyor. Alanson’un melodisi geliyor
içinden diline; “Benim hâlâ umudum var..”
Eve dönüş yolunda planın şu; öncelikle o kitaba başlanılacak.
Bu biir!.. De Niro’nun o filmi izlenecek. Bu ikiii!.. Veee o çok
özlenen 1 saatlik öğle şekerlemesi yapılacak. Bu da üç!..
...
Ne bu şimdi? ... Söyleyeyim.. Orta halli bir metropol
çalışanının, yıllık izninin, kendine ayırdığı bir günün, kurulan
küçücük düşünün, yarısı!..
Sevgiler..
|