|

16/04/2003
Önce
küçük bir öykü;
Arabanın
benzin göstergesi bana “Benzin al, yoksa yarın sabah üzerim
seni bak!” demişti. Yolun üzerindeki ilk istasyona girdim.
Koşup gelen cin gibi çocuğa “Şu kadarlık..” deyip kasada kredi
kartı ile ödemeyi yaptıktan sonra geri döndüm ve sıradan,
malum, öylesine laflama faslı başladı:
-
Nasıl
işler?
-
Zor be
abi! Sabahın köründen gecenin yarısına kadar burada
ayaktayız..
-
E hayat
zor tabi.. (Yapma be!)
-
Askere
bir gidip geleyim, doğru dürüst bir iş bulacağım kendime abi..
-
Hayırlısı..
Sonra da
ben nerede çalışıyorum, bizim şirkette iş ayarlanabilir mi ve
benzeri.. En sonunda da lastiklerin havasına bir bakayım dedim
ve bizim cin atladı :
-
Tamam
abi, sen çek şuraya ben hallederim..
-
Eyvallah..
Aradan beş altı ay geçti ve yolum yine
aynı benzinciye düştü.. Bu sefer başka bir eleman benzini
verirken, bizim cin koştu geldi:
-
Abi
hoşgeldin!
-
Hoş
bulduk !?? (Yaşlılık malum.. Hatırlamak 10-15 saniye aldı.)
….. Oooo n’aber kardeş??
-
İyidir
abi..
-
Daha var
mı askerliğe?
-
Var abi
var.. Seneye inşallah.. Senin işler nasıl abi şirkette?
(İşyerimin adı ile..)
Birazcık
şaşırdım tabii hatırlamasına. Bu kez daha da fazla bir aradan
sonra düştü yolum oraya. Cin kardeş karşıladı beni yine.
Adımla hitap edip, ilk muhabbetteki tüm detayları dile
getirince dayanamayıp sordum..
-
Maşallah,
ne hafıza varmış sende yahu!.. Niye okumayıp harcadın bu
zekayı be kardeş?
“Acı
gülümsemek” nedir orada görmüştüm:
-
Yok be
abi, ne hafızası ne zekası!.. Sen 10 sene sonra gel, yine
hatırlarım.. Ne zamandır burada çalışıyorum, gelip de bizimle
muhabbet eden, konuşan olmaz ki.. Mevzu bundan ibaret!..
. . . . .
. . . . .
Konuşmuyoruz.. Kavga ediyoruz, küfür ediyoruz ama
konuşmuyoruz. Offf, yahu bu mesaj verme ambiyansını sevmiyorum
ama bu da böyle ne yapayım.
. . . . .
. . . . .
Geçen
sabah uyandığımda aklıma takıldı. Güneş hiç doğmasa ne olur?
Düşün, saat 10 olmuş ve hala her taraf zifiri karanlık.. Ne
yaparız? Herhalde önce “İhtilal oldu galiba” deyip yatarız.
Eee sonra? Saat olmuş öğleden sonra 2! Ay da yok, o da öbür
tarafta kaldı malum. Simsiyah her yer.. Ne olacak yahu? Buna
TV kanalları sevinir bir tek.. Hem acaip haber, hem de süresiz
prime time!.. Ooh, kestane..
. . . . .
. . . . .
Bir de
diyorum ki; sanal daha doğrusu dijital giysiler başlasa artık
yavaş yavaş.. Söz gelimi kravat. Küçük bir çip ve içinde
binlerce renk ve desen yüklü.. Kodluyorsun ve lacilerin
içinde, beyaz gömleğin üstünde tatlı bordo (tatsız bordo nasıl
oluyor acaba?) bir kravat “ Hzzööjt ! ” nidası ile
açılıveriyor. Niye illa ki kravat? Başka giysiler değil?
Sözgelimi pantolon.. Dijital teknoloji henüz o kadar güvenilir
değil bana göre.. Toplantının ortasında, üstelik de ben sunum
yaparken çipin kilitlenmeyeceğinin garantisi maalesef henüz
yok!.. Kravatsızlık açıklanabilir, ne bileyim “Kim 500 Milyar
İster yarışmasında kravat sorusu yüzünden 250 milyarı kaçıran
sazan bendenizdim..” falan denebilir ama pantolonsuzluk
kariyerin de, namusun da (dağlara taşlara) sonu demektir..
(Tırmanmakta olan bir dağcının başına gelmesi olası bir bela
için alışkanlıkla “Dağlara, taşlara” demesi ne tuhaf olurdu
değil mi?)
. . . . .
. . . . .
Ben bu
yazıyı artık bitirsem diyorum.. Sen
adam gibi öykü ile başla, sonunda geldiğimiz yere bak!
Dağlara, taşlara..
Sevgiler…
Don Vito'nun ya da Sıyrık Balata'nın diğer yazıları; 24/01/2003
@ 05/02/2003 @
20/02/2003 @
30/03/2003
Anasayfa |