
17/10/2005
Sen Yoksun
Yağmur damlalarının cama vuruşlarıyla uyandım bu sabah. İstanbul
hiç görmediğim kadar hüzünlü ve yalnız… Benim gibi ... Sonra
geçen yazı anımsadım. Mutlu günlerimizi, sevinçlerimizi;
sevgiden dilimiz dolaştığı için seslendiremediğimiz
düşüncelerimizi ... Hepsi, hepsi geçen yılda kaldı, o senin bana
veda etmeden gittiğin günde.
Yaz bitti. Sen yoksun artık. Dönmeyecek misin? Ellerimi
tutmayacak mısın? Gözlerimiz buluşmayacak mı bundan böyle? Her
şey birden bire nasıl da değişti. Oysa geçen yaz ne kadar
güzeldi benim için. Hep yanımdaydın ve öyle kalacaktın sanırdım.
Sevginle, sevgimi sarardın. Korkmazdım hiç kimseden, yaşamdan,
gelecekten, insanlardan…Oysa şimdi, korkumdan korkuyorum.
Sokakta annesini kaybetmiş küçük bir kız gibiyim: Ürkek,
kuşkulu, biraz da ağlamaklı… Bu düşüncelerden tut beni çekip
çıkar istiyorum.
Dün sokağından geçtim. Apartmanının önünde durdum bir süre.
Perdelerinde bir kıpırtı, bir ışık aradım sessizce. Belki umut
muydu? Yoksa beni terk ettiğini ve bir daha asla dönmeyeceğini
kendime kanıtlamaya mı çalışıyordum, belki de. Aslında
yüzleşiyor muydum kendimle, bir iç hesaplaşmamıydı benimki...
Bu kış nasıl geçecek, bu yaşam nasıl tükenecek sensiz? Sensiz
olmaya alışık değilim ki…Sensizliği hiç yaşamadım ki…Sensizliği
öğretmedin ki …
Yapayalnızım şimdi. Farklı bir aşktı bizimki. Çocukluk aşkı diye
dalga geçerlerdi anımsıyor musun? Üniversiteye gidince
başkalarını bulacağımızı düşünürlerdi. Gülerlerdi içlerinden.
İnanmazlardı sevgimize. İnanmak istemezlerdi belli ki…
Haklılardı belki de… Hiç yaşamamışlardı ki aşkı. Birbirlerine
uygun görülmüş, evlendirilmişlerdi. Sonraları sevmişlerdi belki
birbirlerini ama aşkı, tutkuyu asla yaşamamışlardı.
Yaşayamayacaklardı da…
Üniversiteyi bitirdiğimiz yaz, “Biz evleniyoruz” dediğimizde...
İşte o zaman, ancak o zaman inanmışlardı bağlılığımıza…
Çocukken birlikte saaatlerce konuşup hayalini kurduğumuz gibi
nikahımız gün batımında kıyılmıştı. Tüm geceyi yıldızların
altında geçirmiştik. Tüm sevdiklerimiz yanımızdaydı, masallarda
bize anlattıkları gibi kırk gün kırk gece süren düğünler gibiydi
en mutlu gecemiz. Ayaklarım yerden kesilmiş, göklerde uçuyordum
sanki. Hep birbirimize aittik, ama hiç bu kadar kendimi sana,
seni de bana ait hissetmemiştim.
Çok kıskanırdım seni. Kendimle
savaşır gibiydim. “O, seni seviyor” derdim kendi kendime. Biraz
geciksen soluğu camda, kapıda alırdım. Seni yitirmekten
korkardım çünkü. Masal bitsin istemezdim.
Hiç bitmeyeceğine inandığım bu birliktelik; bu kadar kısa sürede
nasıl bitti? Aşka mı doymuştun yoksa? Ben değil. Ben sevginleyim
hala. Söz verirdik her gün batımında, hep sevecektik, asla terk
etmeyecektik birbirimizi. Ama sen, tutmadın sözünü ve gittin. En
acısı; hiç bir şey söylemeden, sessizce habersiz gidişin oldu.
Bana en çok da o dokundu. Canımı en çok sessizliğin yaktı.
Ne değişmişti? Neden değişmişti? Ben mi yoksa sen mi
değişmiştin? Aklımda hep bu sorular yanıt arıyorum. Kimi
kendimde, kimi sende, kimi sevgimizde.
Canım nasıl yanıyor biliyor musun? İçim acıyor…kalbim sızlıyor.
Yokluğun yavaş yavaş tüm ruhumu sarıyor. Gözyaşlarım yüreğimi
yakıyor. Dayanabilecek miyim bilmiyorum..
Tutunacak bir dalım yok, sen yoksun, sevgin yok…Düşünmemeye,
gecenin karanlıklarına sığınmaya çalışıyorum. Sessiz gidişin
bir çığlık içimde.
12/10/2005, İstanbul
|