|

22/03/2003
KARŞI ANI
Son
Sığınak
|
kan kokusu
dostlar da terk ettiler
birer birer
yenilgileri de tatmaya başladım
acılara çoktan alışmıştım ya
en çok da ihanetler koyuyor
dostum
ellerin neden
kan kokuyor?
pe®sona g®ata
|
Alıntı:
"İnsanlık Tarihi'nin en az 2 milyon yılı komünal bir yaşam
olarak geçti. Bunun 1 milyon yılı komün gücünün
olgunlaşmasıyla, 40 bin yılı komün yaşamının gelişmesi ve
güçlenmesiyle geçti. Yani bugünden yola çıkarsak insanlık
tarihinin %99'u kömünal bir yaşam biçiminde geçti. Yani bugün
bir türlü tanımlayamadığımız "aşk", "sevgi", "vicdan", "din",
"onur" gibi artık arkaikleşmiş insani değerlerin temelleri
milyonlarca yıllık komünal yaşam döneminde genlerimize
kazındı. Geriye kalan insan tarihinin %1'i bile bulmayan
tarihinde ise komün anlayışının tam bir zıttı anlayış
insanlığa hükmetmeye başladı. Bu sınıflı toplumun başlangıcına
tekabül ediyordu. İnsanlığın çözülüşü böyle başladı...
Milyonlarca yılda kazandığımız özellikleri bir kaç bin yılda
tükettik, yok ettik."
Üniversite
yıllarıydı. Rastlantıların (ya da mutlak zorunlulukların )
biraraya getirdiği ilginç bir gruptuk: Ben petrol mühendisliği
öğrencisi; M. Fizik'ten atılma ilginç, zeki bir kişilik; A.,
M.'nin yüreğinde bir ateş yakan elektrik mühendisliği
öğrencisi kız; S., M.'nin hareketli geçmişinden bir dostu; E.,
M.'nin ağabeyinin askerlik arkadaşı (piyasa koşullarına lanet
eden ve bu nedenle muayenehane açmayan, yalnızca hastanede
çalışmayı yeğleyen) bir diş hekimi; A.A., M.'nin geçmişinden,
mücadele arkadaşı bir fırın işçisiydi.
Bizi bir
araya getiren neydi peki?
Postmodern
dünyaya bir başkaldırı; biraraya geldiğimizde oluşturacağımıza
inandığımız o saf ve kardeşçe 'Voltran Gücü'.
Evet; bir
komünal yaşam denemesiydi yapmaya çalıştığımız.
M.
ile A.'nın nikahı için (mal bulmuş mağribi gibi peşimize
muhabir yollayan) sağcı dergi içinse bir haber öznesiydik.
Muhabir bizimle röportajında ağzımızdan "Evet biz komünal
yaşam tarzını seçtik ve öyle yaşıyoruz" cümlesini alabilmek
için binbir taklalar attırıyordu kelimelere. Rakip solcu dergi
birkaç hafta önce böyle bir haber yapmıştı İstanbul kaynaklı;
bu da Ankara'da keşfetmek istiyordu bizi. Bizse ısrarla
etrafından dolaşıyorduk kavramların ve kıvrandırıyorduk kekeme
muhabiri.
Süreç, böyle bir
deklarasyonu hazmetmeyecek bir süreçti ve dikkatli olmak
zorundaydık; şöyle tanımlamıştık çok ısrarlı soruları
karşısında: " Biz kafamıza göre yaşıyoruz". Derginin başlığı
olmuştu bu ifademiz: 'Kafasına Göre Yaşayanlar'.
Zaman
geçtikçe, komündeki herkesin gerçek nedenleri netleşmeye
başlamıştı: sanırım en saf hali ile bendim bu ideallere
inanan.
Köseleden
muhtelif ürünler yapıyorduk; çanta, bileklik, kolye, kemer...
Ben tasarım ağırlıklı çalışıyordum, oldukça da özgün
tasarımlarım olmuştu, trigonometrik bir çanta bile dizayn
etmiştim; masklarım çok güzeldi. Geceleri çalışıyor,
gündüzleri uyuyor, zaman zaman da okula gidiyordum. Dersler
pek umurumda değildi; okulu bitirince ne olacaktı ki? Sistemin
çarkları arasında bir dişli olacaktım yalnızca. Oysa şimdi bu
çarka kafam bozulduğunda kendimi sokabileceğim bir çomaktım.
Sabah çok
erken saatlerde camın önünde oturup, işine koşturan
insancıkları seyredip, onlar adına üzülüyor, kendi adıma
seviniyordum.
Komünal
yaşam, yaygın bir yaşam tarzı olmadığı için (hatta cesaret
edilebilecek bir yaşam tarzı olmadığı için), sistem ile
ekonomik ilişkilerimiz kaçınılmazdı; ürünlerimizi mevcut
sistem içinde paraya dönüştürebiliyorduk.
Günler
inanılmaz güzellikte ve dostlukta geçiyordu. Bir aile gibi
olmuştuk. 'Yarin yanağından gayrı' herşeyde heryerde ortaktık
(ya da ben öyle sanıyordum !).
Yaz gelince M., A., S. ve A.A.
güneye indiler turistlere satış yapmak için. Ankara bana
kaldı.
Sistem ile hiç para ilişkisine
girmemiştim ben. Yalnızca tasarlar, üretir ve kazanılan
paradan ihtiyacıma göre harcama yapardım. Ama yalnız kalınca,
satışlardan alınacak parayı almak üzere dükkanların birine
gittim. Kendimi tanıttım (satıcı geleceğimden haberliydi) ve
ihtiyacım olan miktarı belirttim. Bana söyledikleri ile şoke
oldum; " Üzgünüm, size o kadar veremem. M. bana size ....kadar
verebileceğimi söylemişti". Dediği miktarı aldım ve
kaçarcasına geri döndüm sığınağıma. Başımdan aşağı kaynar
sular dökülmüştü. Bütün ideallerim yıkılmıştı. Hani biz bir
komündük, hani herşey herkesindi? Bu neydi şimdi?
Akşam E. de
öğrendi olanları. Benim gibi o da lanet etti herşeye.
Sığındığımz limana da korsanlar girmişti. Hiç bir liman
güvenli değildi artık.
Eşyalarımı
topladım. E. ile vedalaştım... ve yurda döndüm.
Aylar sonra,
çıktığım seferden mağlup olarak geri dönüyordum terkettiğim
topraklara.
Ben artık
apoletleri sökülmüş bir generaldim. Düşmanlarca esir alınmış,
hakarete uğramıştım. İkinci sığınağımı daha derine kazdım:
ruhuma. Ve artık ezilmiş bir çomağım dişlilerin arasında...
pe®sona g®ata
pe®sona
g®ata'nın
diğer yazıları; 12/03/2003
köşe yazısı
dışında ; KARŞI ÖYKÜ
Anasayfa |