HUYSUZ ORTA YAŞLI

 

SIYRIK BALATA

 
ADAM LEGAL
 
DELİ KIZIN TÜRKÜSÜ
 
PER®SONA G®ATA
 

MUAMMA HANIM

 
 






 


BU
SATIRLARIN
YAZARI

Engin
Enüstün





Kasım 2001 / Haziran 2002
       ntvmsnbc.com

 










 







 







 
    16/07/2003




 

      “ Cebinde kimliği vardır, bak bakalım”, dedi adam binanın güvenlik görevlisine.

      Elini, kafası yarılmış, can çekişen gencin pantolonunun arka cebindeki şişkinliğe uzattı beriki.

      Cüzdanı çıkardı, içinden de kimliği. “ Edip’miş adı”, dedi;
“ Edip Us ”. Diğer adam cep telefonundan Hızır Acil’i arıyordu.

      Konuşmaları belli belirsiz duyuyordu Edip; “ Sağ el… sağ el”, diye mırıldandı. Bir şey anlamadı başında dikilen güvenlik görevlisi.

      Kulağına doğru eğildi daha iyi duyabilmek için. “ Benim sol elimdi…” Cılız bir sesle söylemişti bunu, adam yine anlamadı.

      “ Hayatın bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçmesi demek böyle bir şey”, diye düşünebilirdi Edip, eğer böyle bir deyimi bilseydi; hayatı gözlerinin önünden bir film şeridi gibi geçerken.

*                                 *                                       *
 

Saatlerdir sokaklardaydılar. Hava birden ayaza kesmişti. Acilen sığınacak ve ısınacak bir yer bulmaları gerekiyordu. “ Şu, Mevlanakapı’daki boş kulübeye gidelim mi?” diye sordu Edip.

Yusuf üşüyen ellerine hohlarken, boş gözlerle ona baktı. “ Oğlum, kıyaksın galiba; ne dediğimi anladın mı?” diye yeni bir soru sordu Edip. Yusuf belli belirsiz anlamıştı, daha doğrusu duymuştu, Edip’i. Umarsızca kafasını salladı.

Kirden renkleri seçilemeyen gömleklerini,  birbirlerine bağladıkları iplerle oluşturdukları kemerle, sıska bellerinde tutabildikleri rengi solmuş, havları dökülmüş, leş gibi pantolonlarının bellerine soktular. Isınabilmek için birbirlerine biraz daha sokuldular.

Tabanlarından asfaltın suyunu, çamurunu, taşını hissettikleri, bağcıkları yitik, sefaleti belli botlarıyla; ellerini ceplerinin dipsiz derinliğine sokup, boyunlarını eğerek, akşamın loş karanlığında kalabalığa karışarak Mevlanakapı’ya doğru yürümeye başladılar.

*                                  *                                          *
 

Bir süre önce keşfettikleri yıkık dökük, rüzgarın, menteşeleri gevşemiş ahşap kapı ve pencerelerini korkunç gıcırtılarla savurduğu, toprak tabanı çöp, sidik ve kusmuk kokan kulübelerine ulaştıklarında güneş çoktan batmış; yakınlarda ve uzaklarda sokakların tek başlarına ürkek, bir araya geldiklerinde cesur, gizli sahibi olan köpeklerin havlama sesleri duyuluyordu.

Edip’in canı bu gece şarap içmek istemişti, yol üzerindeki bir büfeden, bugün sinyalde topladığı parayla bir şişe ‘güzel marmara’ aldı. Yusuf için, kafa yapacak şeyin ne olduğunun hiç bir önemi yoktu; ayık olmak istemiyordu bu gece, o kadar.

Ağaç yapraklarından ve ordan burdan buldukları eski, şekilsiz ceket, palto artıklarından özenle yaptıkları yer yatağının üstüne attılar kendilerini. Biraz soluklandıktan sonra güzel marmara’nın mantarını ustaca şişleyerek çıkardı Edip, bir fırt alıp şişeyi Yusuf’a uzattı.

 Şişe, içindeki son damlalar da zevkle somurulana kadar birçok kez gidip geldi elleri arasında. “ Bir de balık olsaydı şunun yanında, ne kıyak olurdu anasını s.kîm”, diye iştahla homurdandı Edip. Yusuf boş gözlerle baktı ona; sanki ne dediğini hiç duymuyor, sessiz, sonsuz bir denizde, pupasından aldığı rüzgarla yelkeni şişmiş  bir teknenin, göğsünü rüzgara vermiş kaptanının kayıtsızlığı ve rahatlığıyla öylece bakıyordu. “ Uçmuşsun oğlum sen, matiz ibne seni” diye gevrek gevrek güldü Edip; omzundan itti Yusuf’u. Sırtüstü devrildi beriki; laf etmeye mecali yoktu, anlamsız bir sırıtışla yattığı yerde kaldı; kalkmaya yeltenmedi, biraz sonra da uyuyakaldı.

*                                 *                                          *
 

     Sırtını ahşap duvara dayadı; böyle anlarda her zaman yaptığı gibi gözlerini kapadı, sislerin arasındaki çocukluğuna yolculuğa çıktı:

       Anasının yüzü belli belirsiz, geldi oturdu gözkapaklarındaki perdeye. Gülümsüyordu, ama buram buram bir hüzün vardı gözlerinde; dillendiremediği, dilinin ucuna geldiğinde yutkunarak geri çektiği sözcükler vardı duymayı çok istediği ama anasının hiç söylemediği.

       Beş altı yaşlarında olmalıydı o sıralar. Babası geçirdiği bir iş kazası nedeniyle sakatlanmış, işten çıkarılmıştı. Her zaman aksi, sert bir adamdı hatırladığı kadarıyla ama, o kazadan sonra daha bir huysuzlaşmıştı. Çok içmeye başlamış, evde ve dışarıda çok küfür eder olmuştu. Olur olmaz şeylere kızar, anasını da, Edip’i de döverdi. Anası siper ederdi kendini, Edip’i dövmesin diye ama o, anasını bir kenara savurur, durduk yere onu da döverdi.

        Ağlardı Edip; hıçkırıklarla ağlar, babasından nefret ederdi yediği her tokatta. Böyle zamanlarda tuvalete gider; hem ağlar, hem işer, hem de babasına küfür ederdi çişinin şırıltısında. Büyüyünce anasını bu adamın elinden kurtarmayı düşler; ona karşı gelecek cüsseye ve kuvvete ulaşmayı dilerdi Allah’tan.

        Babası işten çıkarıldığından beri çalışmaz olmuş, kahvelerde, meyhanelerde kah kumar oynuyor, kah sefil şaraplarla, bulamazsa ispirtoyla sarhoş olup eve geliyor, sızmaya vakit bulamamışsa bir posta dayak atıp hayattan intikamını alıyor ve zıbarıp yatıyordu. Böyle gecelerin bazılarında  anası bir süre Edip’in yanında yatıyor, onu öpüp okşuyor “Benim oğlum büyüdüğünde anasına fiske bile vurdurmayacak” diye hem ağlıyor, hem de garip, içini titreten bir sesle ağıt gibi bir ninni söylüyordu.

        Sonraki günlerde babasının patronundan aldığı para bitecek ve anası çalışmaya başlayacaktı. Gittiği evlere onu da götürüyordu, çünkü genellikle babası da evde olmuyordu gündüzleri. Mahalleden bir komşu kadın birkaç eve temizliğe gidiyordu; anasına da bu işi ayarlamıştı kendi gittiği bazı evlerdeki kadınlara söyleyip. Komşularından, arkadaşlarından başka evler bulmuştu. Gidilen evlerde, ya bir köşede sessizce oturup anasının işinin bitmesini bekliyordu, ya da sokakta kendi yaşıtı çocuklar varsa girmiyordu eve, onlarla oynuyordu. Öğlen olup karnı acıkınca, eğer evin hanımı iyi biriyse, anası çeyrek ekmeğin arasına evden birşeyler katık ediyor, onu veriyordu Edip’e.

        Bu temizlik günlerinden birinde tanımıştı Yusuf'u. Yeni bir eve gitmişti anası; Edip'i bir süre sonra sokağa göndermişti. Zengin muhiti sayılabilecek bir yerdi. Bir apartmanın merdivenlere oturmuştu ve sokakta oynayan çocukları seyrediyordu yalnızca; apartmanın bitişiğindeki boş bir arsada maç yapıyorlardı. Bir süre sonra Edip'i de çağırdılar oyunlarına katılması için. Yusuf'un takımına girmişti tesadüfen. Maç bittikten sonra arsanın bir kenarındaki duvarın üstüne oturmuşlardı; anasının verdiği parayla kendisine bir gazoz almıştı; bir tane de Yusuf'a ısmarlamıştı teklifsiz. Çünkü maçta Yusuf hep ona pas vermişti; hatta paslaşarak bir gol bile atmışlardı. Kanı kaynamıştı işte Yusuf'a.

        Gazozlarını içerlerken sohbet de etmişlerdi. Anlatmıştı Yusuf'a burada ne aradığını, babasının sakatlığını ve zalimliğini; anasının cefasını, o ağıt gibi ninnilerini. Kara, esmer bir oğlandı Yusuf; iriydi biraz yaşıtlarından, ama yufka yürekliydi de. Edip'i dinlerken sevgiyle ve hüzünle bakıyordu gözlerine. " Benim babamı da..." demişti; " korucular vurmuştur köyümüzde. Biz de anamla, dayımın yanına göçtük İstanbul'a. İşçidir benim dayım. 5 çocuğu vardır onun da. Az para kazanır." Sonra evini göstermişti dayısının; bu zengin muhitin altındaki mahallenin gecekondularından biriydi. Ufak birşeydi. Çinko damlıydı. Bu kadarını hatırlıyordu Edip. Sonra sık sık buluşur olmuşlardı Yusuf'la. Kah onların mahallesinde, kah kendi evlerinin bulunduğu mahallede. Yakın sayılırdı mahalleler birbirlerine.

          Sonra okula gitmeye başlamıştı. Anasının temizliğe gittiği evlerin çocuklarının eski önlüklerini giyiyordu. Anası onları yıkıyor, yamıyor; giydiriyordu Edip'i. Yusuf da aynı okuldaydı, ama başka şubeydi onun sınıfı. Bir sene sonra nasıl olmuşsa aynı sınıfa düşmüşlerdi. Aynı sırayı paylaştılar. Artık daha sık görüşür olmuşlardı. Sınıflarının en fakirleriydiler. Öğretmenleri yaşlı aksi bir adamdı. Derste konuştular mı  kulaklarını çeker,  tahtanın yanında tek ayak üstünde bekletirdi onları. Sevmiyorlardı okulu. Bazen okula hiç gitmezler, okula gider gibi evden çıkar, kışın çamuru, yazın tozu toprağı bol caddeden karşıya geçer geçmez  önlüklerini çıkarıp çantalarına koyar, çantalarını da bir yerlere gizler, deniz kıyısına inerlerdi. Okul bitene kadar gezer, dolaşır, oynar; okulun çıkış saatine yakın, çantalarını gizledikleri yere gider, önlüklerini çıkarıp giyer, okuldan geri dönüyormuş gibi evlerine giderlerdi.

       O gün aşı olmuşlardı okulda, ders yoktu. Evlerine yollandılar. Çantasını bırakmak için eve geldi Edip. Anahtarı her zaman  gizlediği duvardaki oyuktan aldı, kapıyı açtı, içeri girdi. Önlüğünü çıkardı banyo kapısının  önünde. Mutfağa gidecekken o hırıltıyı duydu içerden. Aynı önceki yıl kurban bayramında seyrettiği kurbanlık koyunun boynu kesilirken hayvanın gırtlağından çıkan  sese benziyordu. Korktu; eli banyo kapısının kolunda, girmekle girmemek arasındaki bir asırlık sürede, ürpererek korktu. Sapsarı bir yüzle kolu indirip kapıyı ittirdi. Kapı, arkasındaki bir engelden dolayı güçlükle açıldı. Kapıdan içeri adımını atıp yerdeki görüntüye baktığında dondu kaldı Edip; babası boylu boyunca uzanmıştı banyonun taş zeminine.

*                               *                                      *
 

   Uyku bastırmaya başlamıştı; gözkapakları yavaşça kapanıyordu. Yusuf’un yanına uzandı. Ceketini üzerine örttü. Uykunun derin sessizliğine dalarken kulağının dibinde Yusuf’un sakin, düzenli soluk alıp vermelerini duyuyordu.

*                                *                                      *
 

       Uyandığında güneş, delici ışınlarını gözkapaklarından içeri sokmaya çalışıyordu. Alnı terlemişti, terini sildi; yanına dönüp Yusuf’u aradı gözleri. Yusuf yoktu, gitmişti. “Bakalım bu sabah ne sürpriz yapacak?” diye düşündü. Odanın, güneşin ulaşamadığı köşesine çekti yatağını. Uykuyla uyanıklık arası, gözkapaklarını kapatıp, uyku sonrası dinlenmenin keyfini çıkarmaya koyuldu.

       Az sonra, bir korna sesiyle irkildi. Ayağa kalktı; açık kapıdan kafasını uzatıp ne olduğunu anlamaya çalıştı.

        Eski model bir arabaydı kapıdaki. Yusuf direksiyonda, sırıtıyordu. “ Hadi oğlum”, dedi; “ biraz vur kaç yapalım”. Kap kaç’a vur kaç diyordu Yusuf. Birkaç kere yapmışlardı bu işi, henüz yeni sayılırlardı; voliyi vuramamışlardı daha. “ Nereye gidiyoruz bu sefer?” diye sordu Edip. Yusuf telaşsız yanıtladı: “ Ne bileyim lan oğlum, gidip bir banka civarında sotaya yatalım, bakalım ne vuracak oltaya”. “ Ama önce şunları giyelim”. Arka koltuktaki kıyafetleri fark etti Edip; temiz, yıkanmış gömlekler ve pantolonlar ve iki çift spor ayakkabı. “ Bunları nerden buldun?”, diye sordu Yusuf’a. “ Ayakkabılar sabah namazındaki mümin abilerimizden, çamaşırlar da cırt, Ayşe teyzeden”, derken gülüyordu Yusuf. Hızla giyindiler. Eski giysilerini camdan, boş arsaya savurdular.

       Dikkat çekmeden, trafik kurallarını ihlal etmeden, şehir içi trafiğinde olabilecek kadar hızla bir iş merkezi yakınlarındaki bankanın biraz uzağına park ettiler. Avını kollayan bir kartal gibi, bankadan çıkanları kollamaya başladı Yusuf. Yarım saat kadar olmuştu, sıkıntıyla söylendi Edip: “ Hadi be Yusuf, ne zaman vur kaç yapıcaz, sıkıldım oğlum beklemekten”. “ Az sabret”, dedi Yusuf; “ Kestim birini”.

      Az sonra beklenen av çıkmıştı bankadan; elinde bond çantayla, şık giyimli, kelli felli bir adamdı. Edip, Yusuf’un arkasında oturuyordu, araba çalıştı, hızlandı; arabasına binmek üzere olan adamın hemen yanındaydılar, “ Şimdi”, dedi Yusuf. Biraz sarktı camdan Edip, ellerini uzattı, sertçe kavradı koltukaltına sıkıştırılmış çantayı ve kaptı. Yusuf biraz daha yüklendi gaza, ara caddelere, sokaklara daldılar; epey bir süre gittikten sonra bir binanın önünde durdurdu arabayı Yusuf.

*                                *                                       *

      Arabadan indiler, gayet sakin, telaşsız, bond çantayı açıp ceplerine ve koyunlarına tıkıştırdıkları paralarla kalabalığa karıştılar.

      Sahilde bir çay bahçesine girdiler, kalabalık masalardan uzak bir masaya çöktüler. “ Sende ne kadar var?” diye sordu Yusuf; “ Ben 2 deste attım koynuma”. “ 3 de bende var”, dedi Edip. “Beş milyar”, diye gevrek gevrek güldü Yusuf, “ Ne yapalım bu parayla?”. “ Biraz façayı düzelim”, dedi Edip, “ Bir de hani milli olacaktık, onu yapalım”. “Tamam lan, burdan çıkınca bir kıyafet yapalım kendimize; ondan sonra da kerhaneye gideriz”.

*                                *                                       *

   Çayını şekeri atmış karıştırırken, dalıp gitti yine Edip; babasının intiharından sonra olanları düşündü. “ Ne kadar çok şey oldu hayatımda” diye düşündü. Anası geldi aklına, “ Güzel kadındı anam” diye iç geçirdi. “ Peki nereye gitti, neden kayboldu, niye beni amcamın eline bıraktı da yok oldu?”.

      Amcası kıt kanaat geçinen bir adamdı. Onlara yük olmaya başladığını hissettiğinde, son kez çıkmıştı o evden; bir daha dönmemek üzere. Yusuf’la son kez, bir daha ayrılmamak üzere kesişmişti yolları; o gün bu gündür İstanbul’un sokakları meskenleriydi. Kah sinyal, kah kap kaç, böyle geçmişti yıllar.

       Bir görüntü gelip oturdu belleğine; anası, nerden bulduysa bir boy aynası getirmişti eve; bir kenarı kırık. Bir gün anasını aynada görmüştü, çıplak sayılırdı; sol memesinin altında kelebeğe benzer bir leke vardı aynadaki anasının. O zaman, anasını emdiği bebeklik döneminde bu lekeye dikkat edip etmediğini düşünmüş, hatırlamadığını fark etmişti. Tam sol memesinin altındaydı işaret; doğum lekesi mi, dövme mi, ben mi bilmiyordu, ama belleğine kazınmıştı demek ki. Anasının yüzünü hatırlamaya çalıştı; ama aklına hep o sol memenin altındaki kelebek geliyordu. “Anam esmerdi”, diye düşündü; ama yüzü canlanmıyordu zihninde.

*                                 *                                        *

“ Çayın bittiyse kalkalım hadi”, dedi Yusuf; çayına dokunmamıştı daha, bir dikişte soğumuş çayını içti, parasını bıraktılar, kalktılar; kerhaneye doğru yola çıktılar. Önce bir döviz büfesine uğrayıp, paranın büyük  bölümü ile döviz aldılar; böylece taşıdıkları banknotlar azalmıştı. Büfeden ayrılıp bir süre yürüdükten sonra, kalabalığın aktığı o yokuşa geldiler. Genç ve ürkek adımlarla yokuşu çıktılar. Girişteki polis noktasını geçtikten sonra deniz gibi dalgalanan kalabalığa bıraktılar kendilerini.

Bir evin önündeydiler şimdi. Aç ve azmış erkek kalabalığının içinde, onlarca gözün soyduğu ve yediği bedenlere onlar da kadına hasret bedenlerinin açlığıyla bakıyorlardı. İri memeli bir kadın vardı kapının iç tarafında, dili ile dudaklarını ıslatıyor, ellerini bacak arasında gezdirerek erkekleri içeri girmek için cesaretlendirmeye çalışıyordu. Kalabalıktan biri, “Benli nerede, Benli?” diye sordu kadına. “ Yok, hasta”, diye yanıtladı beriki.

         Daha aşağıdaki evlerin önünde de durdular; kadınları süzdüler. Edip, garip bir sıkıntı ve utanç duyuyordu, hiç tanımadığı bir kadınla çırılçıplak yatağa girmek fikri hem bir girdap gibi çekiyordu onu, hem de bir kasırga gibi savurup gerçek mekandan ve zamandan uzaklaştırıyordu. Bir saat kadar dolandılar. Yusuf sarışın, genç bir kadınla girmişti evlerin birindeki tahta kapılı odalardan birine. “ İşimiz bitince dışarda buluşuruz”, demişti Edip’in yanından ayrılırken.

         Ayakları ilk eve geri götürdü Edip’i. Kapıda durup içeri bakmaya başladı . Deminki kadın yoktu şimdi, esmer, sessiz ama güzelce bir kadın vardı ardına kadar açık kapıdan görünen divanın üzerinde. “ Gelsene”, diye seslendi Edip’e; gözlerinin ta içine bakarak. Edip, hipnotize olmuş gibi içeri doğru bir adım attı, ardından bir adım daha.

          Kadın, Edip’in elinden tuttu, merdivenlere doğru yürüdüler. “ Kız Benli, kaptın yine körpe oğlanı”. Şişman bir kadındı arkalarından şuh kahkahalarla seslenen.

          “İlk defa mı geliyorsun?”. Soruyu duymadı Edip, hala hipnotize olmuş gibiydi; boş gözlerle kadını süzüyordu. “İlk defa mı geliyorsun diyorum”, diye yineledi kadın. Utanmıştı Edip, kızardı yüzü; “Evet”, dedi. “Korkma aslanım, bırak kendini bana, uçurayım seni”. Cilveli değildi sesi, işveli değildi; ama çeken, saran, kavrayan bir sıcaklık vardı. Kadının odasına girdiler. Kapıyı ayağıyla itekleyerek kapadı kadın. Yatağın kenarına oturdu. Ayaktaki Edip’i önüne doğru çekti; soymaya başladı. En son donunu çıkarmıştı; elini uzattı aletine, tuttu; ellerinin sıcaklığı bir kor gibi yakıyordu Edip’in erkekliğini.

          Ne zaman yatağa uzandı, ne zaman kadının üstüne çıktı, hatırlamıyordu Edip. Kadın bir tek sutyeniyle kalmıştı; külodunu çıkarmış, bir süre oynayıp sertleştirdiği Edip’i içine almıştı şimdi. Yüz yüzelerdi ama kadının gözlerine bakamıyordu. Boynuna, omuzlarına bakıyor ama gözlerini kaldırıp göz göze gelemiyordu. Yakıcı bir şey hissediyordu, baş döndürücü. Ağzı kurumuştu; dilini gezdirip dudaklarını ıslatmaya çalıştı. Sutyene takıldı gözleri. Bir elini uzatıp sutyenden taşan çatalını okşadı kadının memelerinin, duramadı; elini soktu içeri. Bir zamanlar çalıştığı bir fırındaki hamur yoğuruşu geldi aklına, aynı öyle, tek eliyle yoğurmaya başladı. “ Çıkartsana sutyeni”, dedi kadın; ikiletmedi. Kafasını memelerine doğru itti kadın; “Em onları”, diye fısıldadı kulağına.

İştahla ve zinciri kırılmış bir şehvetle kapattı ağzını sol memenin üzerine, gözleri kapalıydı şimdi. Memenin altına doğru indi dudakları. Kadın kalçalarını daireler çizerek oynatıyordu, yalnızca rüyalarında tattığı boşluğa düşme duygusunu sarsılarak yaşıyordu şimdi Edip; gözlerini açtı.

        Gözlerinin önünde bir siyahlık vardı, daha iyi görebilmek için kafasını biraz yukarı kaldırdı. Gözleri yuvalarından fırlayacakmış gibi açılmışken, şiddetle boşalıyordu kadının içine. Dehşete kapıldı. Kelebeğe benzer, siyah bir deri kabartısı duruyordu kadının göğsünün altında.

Ne yaptığını bilmez bir halde, hızla indi kadının üstünden. Donunu giydi, pantolonunu geçirdi ayağına; ayakkabılar ve gömleği elinde, öylece fırladı odadan dışarı. Kadın ardından seslenecekti, ağzı açık, dili suskun kalakaldı.

*                                   *                                  *
 

Yalın ayak koşuyordu Edip; gözlerinden süzülen yaşlar yere indiğinde o metrelerce uzaklaşmış oluyordu yerdeki belli belirsiz damlalardan. Koştu; koştu...

Nefes nefese kalıncaya kadar koştu. Çok yüksek bir binanın önünde durdu. Ayakkabılarını ve gömleğini giydi. Döner kapıyı itti ve içeri girdi. Asansör kapısı açıktı, girdi, en üstteki düğmeye bastı. Bir dakika kadar sonra asansör en üst katta durdu, kapıyı açtı, dışarı çıktı. Burası binanın en üstündeki kafenin olduğu kattı; terastaki kafeye giden kapıyı iterken, düşündüğü şeyi az sonra gerçekleştirebileceğini anlamıştı.

          Terasın etrafı bir metre kadar yüksek bir duvarla çevriliydi. Garsonlar kendisini farketmeden kenara yaklaştı. Duvarın üstüne çıktı, kısa bir süre aşağıya baktı ve kafedeki müşteriler daha ne olduğunu bile anlamadan kendini boşluğa bıraktı.

*                                   *                                     *

          Hızla düşüyordu yere doğru. Kafası parçalanmadan bir kaç saniye önce binanın girişindeki cam tünelin üzerinden yansıyan görüntüsünü gördü. Görüntü gittikçe yaklaşıyordu. İstem dışı bir refleksle sol elini uzattı cama doğru. Hayretle ve dehşetle bir şeyi farketti; camdaki Edip kendisine sağ elini uzatıyordu.

*                                   *                                     *

          Ambulans 10 dakika sonra geldiğinde Edip son bir nefes daha aldı, ciğerlerini acıtan. Nefesini bırakırken haykırdı; “Aynaa…”
 

 

Pe®sonaG®ata
11temmuz2003 Dörtyol

 

 


Eski Pe®sona G®ata Yazı ve Öyküleri
12/03/2003
22/03/2003
18/04/2003


 


Anasayfa

 

özgürce.net©  2 0 0 3

                                          Internet Explorer 5.0 ve üstü tarayıcı, 1024X768 çözünürlük kullanmayanların
                                                               görüntü kalite sorunları bizi hiç ilgilendirmez.

                                                            ©