|

“ Cebinde
kimliği vardır, bak bakalım”, dedi adam binanın güvenlik
görevlisine.
Elini, kafası
yarılmış, can çekişen gencin pantolonunun arka cebindeki
şişkinliğe uzattı beriki.
Cüzdanı çıkardı,
içinden de kimliği. “ Edip’miş adı”, dedi;
“ Edip Us ”. Diğer adam cep telefonundan Hızır Acil’i arıyordu.
Konuşmaları
belli belirsiz duyuyordu Edip; “ Sağ el… sağ el”, diye mırıldandı.
Bir şey anlamadı başında dikilen güvenlik görevlisi.
Kulağına doğru
eğildi daha iyi duyabilmek için. “ Benim sol elimdi…” Cılız bir
sesle söylemişti bunu, adam yine anlamadı.
“ Hayatın bir
film şeridi gibi gözlerinin önünden geçmesi demek böyle bir şey”,
diye düşünebilirdi Edip, eğer böyle bir deyimi bilseydi; hayatı
gözlerinin önünden bir film şeridi gibi geçerken.
*
*
*
Saatlerdir sokaklardaydılar. Hava birden ayaza kesmişti. Acilen
sığınacak ve ısınacak bir yer bulmaları gerekiyordu. “ Şu,
Mevlanakapı’daki boş kulübeye gidelim mi?” diye sordu Edip.
Yusuf üşüyen ellerine hohlarken, boş gözlerle ona baktı. “ Oğlum,
kıyaksın galiba; ne dediğimi anladın mı?” diye yeni bir soru sordu
Edip. Yusuf belli belirsiz anlamıştı, daha doğrusu duymuştu,
Edip’i. Umarsızca kafasını salladı.
Kirden renkleri seçilemeyen gömleklerini, birbirlerine
bağladıkları iplerle oluşturdukları kemerle, sıska bellerinde
tutabildikleri rengi solmuş, havları dökülmüş, leş gibi
pantolonlarının bellerine soktular. Isınabilmek için birbirlerine
biraz daha sokuldular.
Tabanlarından asfaltın suyunu, çamurunu, taşını hissettikleri,
bağcıkları yitik, sefaleti belli botlarıyla; ellerini ceplerinin
dipsiz derinliğine sokup, boyunlarını eğerek, akşamın loş
karanlığında kalabalığa karışarak Mevlanakapı’ya doğru yürümeye
başladılar.
*
*
*
Bir süre önce keşfettikleri yıkık dökük, rüzgarın, menteşeleri
gevşemiş ahşap kapı ve pencerelerini korkunç gıcırtılarla
savurduğu, toprak tabanı çöp, sidik ve kusmuk kokan kulübelerine
ulaştıklarında güneş çoktan batmış; yakınlarda ve uzaklarda
sokakların tek başlarına ürkek, bir araya geldiklerinde cesur,
gizli sahibi olan köpeklerin havlama sesleri duyuluyordu.
Edip’in canı bu gece şarap içmek istemişti, yol üzerindeki bir
büfeden, bugün sinyalde topladığı parayla bir şişe ‘güzel marmara’
aldı. Yusuf için, kafa yapacak şeyin ne olduğunun hiç bir önemi
yoktu; ayık olmak istemiyordu bu gece, o kadar.
Ağaç yapraklarından ve ordan burdan buldukları eski, şekilsiz
ceket, palto artıklarından özenle yaptıkları yer yatağının üstüne
attılar kendilerini. Biraz soluklandıktan sonra güzel marmara’nın
mantarını ustaca şişleyerek çıkardı Edip, bir fırt alıp şişeyi
Yusuf’a uzattı.
Şişe, içindeki son damlalar da zevkle somurulana kadar birçok kez
gidip geldi elleri arasında. “ Bir de balık olsaydı şunun yanında,
ne kıyak olurdu anasını s.kîm”, diye iştahla homurdandı Edip.
Yusuf boş gözlerle baktı ona; sanki ne dediğini hiç duymuyor,
sessiz, sonsuz bir denizde, pupasından aldığı rüzgarla yelkeni
şişmiş bir teknenin, göğsünü rüzgara vermiş kaptanının
kayıtsızlığı ve rahatlığıyla öylece bakıyordu. “ Uçmuşsun oğlum
sen, matiz ibne seni” diye gevrek gevrek güldü Edip; omzundan itti
Yusuf’u. Sırtüstü devrildi beriki; laf etmeye mecali yoktu,
anlamsız bir sırıtışla yattığı yerde kaldı; kalkmaya yeltenmedi,
biraz sonra da uyuyakaldı.
*
*
*
Sırtını ahşap duvara dayadı; böyle anlarda her zaman yaptığı gibi
gözlerini kapadı, sislerin arasındaki çocukluğuna yolculuğa çıktı:
Anasının
yüzü belli belirsiz, geldi oturdu gözkapaklarındaki perdeye.
Gülümsüyordu, ama buram buram bir hüzün vardı gözlerinde;
dillendiremediği, dilinin ucuna geldiğinde yutkunarak geri çektiği
sözcükler vardı duymayı çok istediği ama anasının hiç söylemediği.
Beş altı
yaşlarında olmalıydı o sıralar. Babası geçirdiği bir iş kazası
nedeniyle sakatlanmış, işten çıkarılmıştı. Her zaman aksi, sert
bir adamdı hatırladığı kadarıyla ama, o kazadan sonra daha bir
huysuzlaşmıştı. Çok içmeye başlamış, evde ve dışarıda çok küfür
eder olmuştu. Olur olmaz şeylere kızar, anasını da, Edip’i de
döverdi. Anası siper ederdi kendini, Edip’i dövmesin diye ama o,
anasını bir kenara savurur, durduk yere onu da döverdi.
Ağlardı
Edip; hıçkırıklarla ağlar, babasından nefret ederdi yediği her
tokatta. Böyle zamanlarda tuvalete gider; hem ağlar, hem işer, hem
de babasına küfür ederdi çişinin şırıltısında. Büyüyünce anasını
bu adamın elinden kurtarmayı düşler; ona karşı gelecek cüsseye ve
kuvvete ulaşmayı dilerdi Allah’tan.
Babası
işten çıkarıldığından beri çalışmaz olmuş, kahvelerde,
meyhanelerde kah kumar oynuyor, kah sefil şaraplarla, bulamazsa
ispirtoyla sarhoş olup eve geliyor, sızmaya vakit bulamamışsa bir
posta dayak atıp hayattan intikamını alıyor ve zıbarıp yatıyordu.
Böyle gecelerin bazılarında anası bir süre Edip’in yanında
yatıyor, onu öpüp okşuyor “Benim oğlum büyüdüğünde anasına fiske
bile vurdurmayacak” diye hem ağlıyor, hem de garip, içini titreten
bir sesle ağıt gibi bir ninni söylüyordu.
Sonraki
günlerde babasının patronundan aldığı para bitecek ve anası
çalışmaya başlayacaktı. Gittiği evlere onu da götürüyordu, çünkü
genellikle babası da evde olmuyordu gündüzleri. Mahalleden bir
komşu kadın birkaç eve temizliğe gidiyordu; anasına da bu işi
ayarlamıştı kendi gittiği bazı evlerdeki kadınlara söyleyip.
Komşularından, arkadaşlarından başka evler bulmuştu. Gidilen
evlerde, ya bir köşede sessizce oturup anasının işinin bitmesini
bekliyordu, ya da sokakta kendi yaşıtı çocuklar varsa girmiyordu
eve, onlarla oynuyordu. Öğlen olup karnı acıkınca, eğer evin
hanımı iyi biriyse, anası çeyrek ekmeğin arasına evden birşeyler
katık ediyor, onu veriyordu Edip’e.
Bu temizlik günlerinden birinde tanımıştı
Yusuf'u. Yeni bir eve gitmişti anası; Edip'i bir süre sonra sokağa
göndermişti. Zengin muhiti sayılabilecek bir yerdi. Bir apartmanın
merdivenlere oturmuştu ve sokakta oynayan çocukları seyrediyordu
yalnızca; apartmanın bitişiğindeki boş bir arsada maç yapıyorlardı.
Bir süre sonra Edip'i de çağırdılar oyunlarına katılması için.
Yusuf'un takımına girmişti tesadüfen. Maç bittikten sonra arsanın
bir kenarındaki duvarın üstüne oturmuşlardı; anasının verdiği
parayla kendisine bir gazoz almıştı; bir tane de Yusuf'a
ısmarlamıştı teklifsiz. Çünkü maçta Yusuf hep ona pas vermişti;
hatta paslaşarak bir gol bile atmışlardı. Kanı kaynamıştı işte
Yusuf'a.
Gazozlarını içerlerken sohbet de
etmişlerdi. Anlatmıştı Yusuf'a burada ne aradığını, babasının
sakatlığını ve zalimliğini; anasının cefasını, o ağıt gibi
ninnilerini. Kara, esmer bir oğlandı Yusuf; iriydi biraz
yaşıtlarından, ama yufka yürekliydi de. Edip'i dinlerken sevgiyle
ve hüzünle bakıyordu gözlerine. " Benim babamı da..." demişti; "
korucular vurmuştur köyümüzde. Biz de anamla, dayımın yanına
göçtük İstanbul'a. İşçidir benim dayım. 5 çocuğu vardır onun da.
Az para kazanır." Sonra evini göstermişti dayısının; bu zengin
muhitin altındaki mahallenin gecekondularından biriydi. Ufak
birşeydi. Çinko damlıydı. Bu kadarını hatırlıyordu Edip. Sonra sık
sık buluşur olmuşlardı Yusuf'la. Kah onların mahallesinde, kah
kendi evlerinin bulunduğu mahallede. Yakın sayılırdı mahalleler
birbirlerine.
Sonra okula gitmeye başlamıştı.
Anasının temizliğe gittiği evlerin çocuklarının eski önlüklerini
giyiyordu. Anası onları yıkıyor, yamıyor; giydiriyordu Edip'i.
Yusuf da aynı okuldaydı, ama başka şubeydi onun sınıfı. Bir sene
sonra nasıl olmuşsa aynı sınıfa düşmüşlerdi. Aynı sırayı
paylaştılar. Artık daha sık görüşür olmuşlardı. Sınıflarının en
fakirleriydiler. Öğretmenleri yaşlı aksi bir adamdı. Derste
konuştular mı kulaklarını çeker, tahtanın yanında tek
ayak üstünde bekletirdi onları. Sevmiyorlardı okulu. Bazen okula
hiç gitmezler, okula gider gibi evden çıkar, kışın çamuru,
yazın tozu toprağı bol caddeden karşıya geçer geçmez
önlüklerini çıkarıp çantalarına koyar,
çantalarını da bir yerlere gizler, deniz kıyısına inerlerdi. Okul
bitene kadar gezer, dolaşır, oynar; okulun çıkış saatine yakın,
çantalarını gizledikleri yere gider, önlüklerini çıkarıp giyer,
okuldan geri dönüyormuş gibi evlerine giderlerdi.
O gün aşı olmuşlardı okulda, ders yoktu.
Evlerine yollandılar. Çantasını bırakmak için eve geldi Edip.
Anahtarı her zaman gizlediği duvardaki oyuktan aldı, kapıyı
açtı, içeri girdi. Önlüğünü çıkardı banyo kapısının önünde.
Mutfağa gidecekken o hırıltıyı duydu içerden. Aynı önceki yıl
kurban bayramında seyrettiği kurbanlık koyunun boynu kesilirken
hayvanın gırtlağından çıkan sese benziyordu. Korktu; eli
banyo kapısının kolunda, girmekle girmemek arasındaki bir asırlık
sürede, ürpererek korktu. Sapsarı bir yüzle kolu indirip kapıyı
ittirdi. Kapı, arkasındaki bir engelden dolayı güçlükle açıldı.
Kapıdan içeri adımını atıp yerdeki görüntüye baktığında dondu
kaldı Edip; babası boylu boyunca uzanmıştı banyonun taş zeminine.
*
*
*
Uyku bastırmaya başlamıştı; gözkapakları
yavaşça kapanıyordu. Yusuf’un yanına uzandı. Ceketini üzerine
örttü. Uykunun derin sessizliğine dalarken kulağının dibinde
Yusuf’un sakin, düzenli soluk alıp vermelerini duyuyordu.
*
*
*
Uyandığında güneş, delici ışınlarını
gözkapaklarından içeri sokmaya çalışıyordu. Alnı terlemişti,
terini sildi; yanına dönüp Yusuf’u aradı gözleri. Yusuf yoktu,
gitmişti. “Bakalım bu sabah ne sürpriz yapacak?” diye düşündü.
Odanın, güneşin ulaşamadığı köşesine çekti yatağını. Uykuyla
uyanıklık arası, gözkapaklarını kapatıp, uyku sonrası dinlenmenin
keyfini çıkarmaya koyuldu.
Az sonra, bir korna sesiyle irkildi. Ayağa kalktı; açık kapıdan
kafasını uzatıp ne olduğunu anlamaya çalıştı.
Eski model bir arabaydı kapıdaki. Yusuf direksiyonda, sırıtıyordu.
“ Hadi oğlum”, dedi; “ biraz vur kaç yapalım”. Kap kaç’a vur kaç
diyordu Yusuf. Birkaç kere yapmışlardı bu işi, henüz yeni
sayılırlardı; voliyi vuramamışlardı daha. “ Nereye gidiyoruz bu
sefer?” diye sordu Edip. Yusuf telaşsız yanıtladı: “ Ne bileyim
lan oğlum, gidip bir banka civarında sotaya yatalım, bakalım ne
vuracak oltaya”. “ Ama önce şunları giyelim”. Arka koltuktaki
kıyafetleri fark etti Edip; temiz, yıkanmış gömlekler ve
pantolonlar ve iki çift spor ayakkabı. “ Bunları nerden buldun?”,
diye sordu Yusuf’a. “ Ayakkabılar sabah namazındaki mümin
abilerimizden, çamaşırlar da cırt, Ayşe teyzeden”, derken
gülüyordu Yusuf. Hızla giyindiler. Eski giysilerini camdan, boş
arsaya savurdular.
Dikkat çekmeden, trafik kurallarını ihlal etmeden, şehir içi
trafiğinde olabilecek kadar hızla bir iş merkezi yakınlarındaki
bankanın biraz uzağına park ettiler. Avını kollayan bir kartal
gibi, bankadan çıkanları kollamaya başladı Yusuf. Yarım saat kadar
olmuştu, sıkıntıyla söylendi Edip: “ Hadi be Yusuf, ne zaman vur
kaç yapıcaz, sıkıldım oğlum beklemekten”. “ Az sabret”, dedi
Yusuf; “ Kestim birini”.
Az sonra beklenen av çıkmıştı
bankadan; elinde bond çantayla, şık giyimli, kelli felli bir
adamdı. Edip, Yusuf’un arkasında oturuyordu, araba çalıştı,
hızlandı; arabasına binmek üzere olan adamın hemen yanındaydılar,
“ Şimdi”, dedi Yusuf. Biraz sarktı camdan Edip, ellerini uzattı,
sertçe kavradı koltukaltına sıkıştırılmış çantayı ve kaptı. Yusuf
biraz daha yüklendi gaza, ara caddelere, sokaklara daldılar; epey
bir süre gittikten sonra bir binanın önünde durdurdu arabayı
Yusuf.
*
*
*
Arabadan indiler, gayet sakin, telaşsız, bond
çantayı açıp ceplerine ve koyunlarına tıkıştırdıkları paralarla
kalabalığa karıştılar.
Sahilde bir çay bahçesine girdiler, kalabalık masalardan uzak bir
masaya çöktüler. “ Sende ne kadar var?” diye sordu Yusuf; “ Ben 2
deste attım koynuma”. “ 3 de bende var”, dedi Edip. “Beş milyar”,
diye gevrek gevrek güldü Yusuf, “ Ne yapalım bu parayla?”. “ Biraz
façayı düzelim”, dedi Edip, “ Bir de hani milli olacaktık, onu
yapalım”. “Tamam lan, burdan çıkınca bir kıyafet yapalım
kendimize; ondan sonra da kerhaneye gideriz”.
*
*
*
Çayını şekeri atmış karıştırırken, dalıp gitti yine Edip; babasının
intiharından sonra olanları düşündü. “ Ne kadar çok şey oldu
hayatımda” diye düşündü. Anası geldi aklına, “ Güzel kadındı anam”
diye iç geçirdi. “ Peki nereye gitti, neden kayboldu, niye beni
amcamın eline bıraktı da yok oldu?”.
Amcası kıt kanaat geçinen bir adamdı. Onlara yük
olmaya başladığını hissettiğinde, son kez çıkmıştı o evden; bir
daha dönmemek üzere. Yusuf’la son kez, bir daha ayrılmamak üzere
kesişmişti yolları; o gün bu gündür İstanbul’un sokakları
meskenleriydi. Kah sinyal, kah kap kaç, böyle geçmişti yıllar.
Bir
görüntü gelip oturdu belleğine; anası, nerden bulduysa bir boy
aynası getirmişti eve; bir kenarı kırık. Bir gün anasını aynada
görmüştü, çıplak sayılırdı; sol memesinin altında kelebeğe benzer
bir leke vardı aynadaki anasının. O zaman, anasını emdiği bebeklik
döneminde bu lekeye dikkat edip etmediğini düşünmüş,
hatırlamadığını fark etmişti. Tam sol memesinin altındaydı işaret;
doğum lekesi mi, dövme mi, ben mi bilmiyordu, ama belleğine
kazınmıştı demek ki. Anasının yüzünü hatırlamaya çalıştı; ama
aklına hep o sol memenin altındaki kelebek geliyordu. “Anam
esmerdi”, diye düşündü; ama yüzü canlanmıyordu zihninde.
*
*
*
“ Çayın bittiyse kalkalım hadi”, dedi Yusuf; çayına dokunmamıştı
daha, bir dikişte soğumuş çayını içti, parasını bıraktılar,
kalktılar; kerhaneye doğru yola çıktılar. Önce bir döviz büfesine
uğrayıp, paranın büyük bölümü ile döviz aldılar; böylece
taşıdıkları banknotlar azalmıştı. Büfeden ayrılıp bir süre
yürüdükten sonra, kalabalığın aktığı o yokuşa geldiler. Genç ve
ürkek adımlarla yokuşu çıktılar. Girişteki polis noktasını
geçtikten sonra deniz gibi dalgalanan kalabalığa bıraktılar
kendilerini.
Bir evin önündeydiler şimdi. Aç ve azmış erkek kalabalığının
içinde, onlarca gözün soyduğu ve yediği bedenlere onlar da kadına
hasret bedenlerinin açlığıyla bakıyorlardı. İri memeli bir kadın
vardı kapının iç tarafında, dili ile dudaklarını ıslatıyor,
ellerini bacak arasında gezdirerek erkekleri içeri girmek için
cesaretlendirmeye çalışıyordu. Kalabalıktan biri, “Benli nerede,
Benli?” diye sordu kadına. “ Yok, hasta”, diye yanıtladı beriki.
Daha
aşağıdaki evlerin önünde de durdular; kadınları süzdüler. Edip,
garip bir sıkıntı ve utanç duyuyordu, hiç tanımadığı bir kadınla
çırılçıplak yatağa girmek fikri hem bir girdap gibi çekiyordu onu,
hem de bir kasırga gibi savurup gerçek mekandan ve zamandan
uzaklaştırıyordu. Bir saat kadar dolandılar. Yusuf sarışın, genç
bir kadınla girmişti evlerin birindeki tahta kapılı odalardan
birine. “ İşimiz bitince dışarda buluşuruz”, demişti Edip’in
yanından ayrılırken.
Ayakları
ilk eve geri götürdü Edip’i. Kapıda durup içeri bakmaya başladı .
Deminki kadın yoktu şimdi, esmer, sessiz ama güzelce bir kadın
vardı ardına kadar açık kapıdan görünen divanın üzerinde. “
Gelsene”, diye seslendi Edip’e; gözlerinin ta içine bakarak. Edip,
hipnotize olmuş gibi içeri doğru bir adım attı, ardından bir adım
daha.
Kadın,
Edip’in elinden tuttu, merdivenlere doğru yürüdüler. “ Kız Benli,
kaptın yine körpe oğlanı”. Şişman bir kadındı arkalarından şuh
kahkahalarla seslenen.
“İlk
defa mı geliyorsun?”. Soruyu duymadı Edip, hala hipnotize olmuş
gibiydi; boş gözlerle kadını süzüyordu. “İlk defa mı geliyorsun
diyorum”, diye yineledi kadın. Utanmıştı Edip, kızardı yüzü;
“Evet”, dedi. “Korkma aslanım, bırak kendini bana, uçurayım seni”.
Cilveli değildi sesi, işveli değildi; ama çeken, saran, kavrayan
bir sıcaklık vardı. Kadının odasına girdiler. Kapıyı ayağıyla
itekleyerek kapadı kadın. Yatağın kenarına oturdu. Ayaktaki Edip’i
önüne doğru çekti; soymaya başladı. En son donunu çıkarmıştı;
elini uzattı aletine, tuttu; ellerinin sıcaklığı bir kor gibi
yakıyordu Edip’in erkekliğini.
Ne
zaman yatağa uzandı, ne zaman kadının üstüne çıktı, hatırlamıyordu
Edip. Kadın bir tek sutyeniyle kalmıştı; külodunu çıkarmış, bir
süre oynayıp sertleştirdiği Edip’i içine almıştı şimdi. Yüz
yüzelerdi ama kadının gözlerine bakamıyordu. Boynuna, omuzlarına
bakıyor ama gözlerini kaldırıp göz göze gelemiyordu. Yakıcı bir
şey hissediyordu, baş döndürücü. Ağzı kurumuştu; dilini gezdirip
dudaklarını ıslatmaya çalıştı. Sutyene takıldı gözleri. Bir elini
uzatıp sutyenden taşan çatalını okşadı kadının memelerinin,
duramadı; elini soktu içeri. Bir zamanlar çalıştığı bir fırındaki
hamur yoğuruşu geldi aklına, aynı öyle, tek eliyle yoğurmaya
başladı. “ Çıkartsana sutyeni”, dedi kadın; ikiletmedi. Kafasını
memelerine doğru itti kadın; “Em onları”, diye fısıldadı kulağına.
İştahla ve zinciri kırılmış bir şehvetle kapattı ağzını sol
memenin üzerine, gözleri kapalıydı şimdi. Memenin altına doğru
indi dudakları. Kadın kalçalarını daireler çizerek oynatıyordu,
yalnızca rüyalarında tattığı boşluğa düşme duygusunu sarsılarak
yaşıyordu şimdi Edip; gözlerini açtı.
Gözlerinin önünde bir siyahlık vardı, daha iyi görebilmek için
kafasını biraz yukarı kaldırdı. Gözleri yuvalarından fırlayacakmış
gibi açılmışken, şiddetle boşalıyordu kadının içine. Dehşete
kapıldı. Kelebeğe benzer, siyah bir deri kabartısı duruyordu
kadının göğsünün altında.
Ne yaptığını bilmez bir halde, hızla indi kadının üstünden. Donunu
giydi, pantolonunu geçirdi ayağına; ayakkabılar ve gömleği elinde,
öylece fırladı odadan dışarı. Kadın ardından seslenecekti, ağzı
açık, dili suskun kalakaldı.
*
*
*
Yalın ayak koşuyordu Edip; gözlerinden süzülen yaşlar yere
indiğinde o metrelerce uzaklaşmış oluyordu yerdeki belli belirsiz
damlalardan. Koştu; koştu...
Nefes nefese kalıncaya kadar koştu. Çok yüksek bir binanın önünde
durdu. Ayakkabılarını ve gömleğini giydi. Döner kapıyı itti ve
içeri girdi. Asansör kapısı açıktı, girdi, en üstteki düğmeye
bastı. Bir dakika kadar sonra asansör en üst katta durdu, kapıyı
açtı, dışarı çıktı. Burası binanın en üstündeki kafenin olduğu
kattı; terastaki kafeye giden kapıyı iterken, düşündüğü şeyi az
sonra gerçekleştirebileceğini anlamıştı.
Terasın etrafı bir metre kadar
yüksek bir duvarla çevriliydi. Garsonlar kendisini farketmeden
kenara yaklaştı. Duvarın üstüne çıktı, kısa bir süre aşağıya baktı
ve kafedeki müşteriler daha ne olduğunu bile anlamadan kendini
boşluğa bıraktı.
*
*
*
Hızla düşüyordu yere
doğru. Kafası parçalanmadan bir kaç saniye önce binanın
girişindeki cam tünelin üzerinden yansıyan görüntüsünü gördü.
Görüntü gittikçe yaklaşıyordu. İstem dışı bir refleksle sol elini
uzattı cama doğru. Hayretle ve dehşetle bir şeyi farketti; camdaki
Edip kendisine sağ elini uzatıyordu.
*
*
*
Ambulans 10 dakika sonra geldiğinde Edip son bir nefes daha aldı,
ciğerlerini acıtan. Nefesini bırakırken haykırdı; “Aynaa…”
Pe®sonaG®ata
11temmuz2003 Dörtyol

Anasayfa
|