|
CAN SIKINTISI
Hayatta en gıcık
olduğum şeylerden biri canım sıkılıyor dediğimde
“Sıkı can iyidir çıkmaz” denmesidir ki annem bunu
hep yapar (bir de “çok garip bir rüya gördüm”le
başlayan cümlelerimin yarıda kesilip, gece kuyruk
sokumu bölgemin açık kalması ile ilgili yapılan
yorumlar vardır ki aynı derecede gıcık olurum).
Sıkılan canın çabuk çıkmaması ile ilgili avantajın
bıkmadan söylenmesinin bir alternatifi de eğer benim
gibi bekar (ve güzel, akıllı filan) bir bayansanız
evlenme isteğinizi dile getirdiğinizin sanılmasıdır.
Yani canınız sıkılıyorsa belli şartlar altında ya a)
evlenmek istiyorsunuzdur ya da b) canınızın çabuk
çıkmayacağına dair bir avantaja sahipsinizdir. c)
hepsi d) hiçbiri. Doğal olarak her aklı başında
kadın gibi d şıkkını seçiyorum. Niçin canım
sıkılıyor diye evleneyim, canımı daha da çok sıkmak
için mi? Yani bir sürü evli arkadaşım var benden
daha çok can sıkıntısından bahsediyorlar. Ha o zaman
onlar canlarını garanti altına alıyorlar diye
düşünebilirsiniz fakat buradan yola çıkarak uzun
yaşamanın sırrı can sıkıntısından geçer sonucu
çıkarmayın. Aman neyse konumuz bu değil zaten.
Konumuz can sıkıntısından nasıl kurtulursunuz?
Şimdi
atasözlerinden filan faydalanırsak eğer, bir
kasapsanız işiniz kolay tartacak bir şeyler mutlaka
bulur ve oyalanırsınız (lütfen daha fazla
zorlamayın, ilgili atasözünü bilmeyen arasın,
bulsun. Bu konuda arkadaşlarımdan birinin
anneannesinin bir lafı vardır ki duyduğumda nefesim
kesilmişti, öğrenmek isteyen de beni bulsun). Peki
tartacak bir şeyi ya da terazisi olmayanlar ne
yapsın?
Bunun cevabı sizin
hayalgücünüze bağlı. Mesela ben bu konuda oldukça
yaratıcıyımdır. Çocukluğumdan itibaren giderek
geliştirdiğim bir yetenek bu. Bir kere hiç unutmam
canım sıkılıyor, ben de bu sıkıntıyı evde ip
atlayarak çözmek istemişim (hatırlatma: yaş 5-6)
fakat evde lastik yok (o zaman ip atlamak değil
lastik atlamak derdik biz). Eee evde lastik olmaması
beni durdurur mu? Hayııııır, can sıkılmış, lastik
atlanmaya karar verilmiş bir kere. Hemen evde bir
arama yapıp, nedense en uygun şey olarak çamaşır
makinasının hortumunda karar kılmışım. Sonuç can
sıkıntımın can acısına dönüşmesi oldu tabii. Zira
hortum biraz kısa olduğu ve yeteri kadar esnek
olmadığı ve de ben son zıplamada iyi havalanamadığım
için hortumu ayak bileklerime takıp yüz üstü yere
çakılmıştım. Dudağım patlamıştı, bir iki gün de
yalpalayarak dolaşmıştım. Ama can sıkıntısından eser
kalmamıştı.
Başka bir gün de
saçlarımla uğraşarak hayatımı renklendirmek
istemiştim. Tabii 5 yaşındaki bir çocuğun “benim
canım sıkıldı, kuaföre gidiyorum” deyip kendini
dışarı atması gibi bir durum sözkonusu olmadığından
mecburen kendi başıma sorunu halletmek zorunda
kalmıştım. Saçlar bele kadar, kıvır kıvır, kabarık,
ne yapsam ne yapsam diye düşünürken (hayır
kesmedim, onu başka bir zaman yapmıştım) “ben
şunları bir yatıştırayım, düzelteyim” deyip, bir
kutu vazelini saçlarıma sürmüştüm. Bu sefer can
acısı yoktu ama annem epey bir bağırmıştı. Saç
deyince o saçlar iki kere bitten, sayısız defada
çikletten kurtarılmıştır ama bunun can sıkıntısıyla
bir ilgisi yok. Bir kere de evi yakıyordum ki
kağıtlar tutuştuğu sırada yakalandım. Başka bir
sefer yeni cilalanmış koridorda beyaz çoraplarla
(çorapların beyaz olması insanın annesinin de
canının sıkılmasını önlüyor!!) kaymaca oynarken
duvara yapışmıştım. Kısacası can sıkıntısı küçükken
insanı fena yapıyor.
Bir de küçükken canım
sıkıldımı evi karıştırırdım. Çekmeceleri filan
altüst ederdim. Bilmediğim, görmediğim bir şey
kalmasın değil mi? O sıralar en çok annemin
çekmecelerini karıştırmayı severdim, sonra büyüdükçe
ablamınkiler daha cazip gelmeye başladı. Utanarak
söylüyorum gizlice anket defterini bir de mektubunu
(valla billa sadece bir tane) okumuştum. Sonra
makyaj malzemelerine de el attım. Bugün “Ayy Muamma
sen çok güzel makyaj yapıyorsun” diyorlarsa işte bu
yüzdendir; can sıkıntısı.
Canı sıkılan tek çocuk ben
miyim? Mesela bir arkadaşım böcekleri bayıltıp sonra
onları bahçede özenle hazırladığı su dolu küçük
çukurların içine koyup, ayılacaklar mı, ayıldıktan
sonra ne yapacaklar diye çeşitli gözlemler yaparak
can sıkıntısını geçirmeye çalışırdı. Tabii psikopat
ya da bilim adamı olacak adam kendini çocuklukta
belli eder.
Bir de kedisine kulaklıkla
müzik dinletmek isteyen ve sesi fazla açınca kediyi
bayıltan ve yine kediye “bu kedi dişi kedi, belli
olsun” deyip makyaj yapan ve hatta ceviz kabuğundan
topuklu ayakkabı (kedi için!) yapmaya kalkan bir
grup çocuk tanıyorum.
Tabii büyüdükçe işler
değişiyor. Yaratıcılıktan bir şey kaybetmemişimdir
diye düşünüyorum ama çamaşır makinalarının
hortumları eskisi gibi değil artık, insanda ip
atlama isteği uyandırmıyor. Ayrıca adım başı kuaför
ve ayakkabı mağazalarının bulunduğu bir semtte
insanın canının sıkılmasına fırsat mı kalır? (cevap
veriyorum para bitince kalır). Biraz pahalıya
patlıyor ama katlanıyoruz işte.
Eeee yazının gidişatından
anlaşıldığı üzere konuyu nasıl bağlayacağımı
bilemiyorum. Zaten can sıkıntımı geçirmek için bu
yazıyı yazmaya başlamıştım ama olmadı. Kısacası can
sıkıntısı ya canını yakar ya cüzdanını deyip işin
içinden çıksam ya da tatile mi gitsem, ne yapsam?
Üff neyse sıkıldım. Bu gidişle ömür boyu
yaşayacağım.
|