27/04/2005
Yazı Dizisi :
MOSKOVA
ÖNCESİNDE,
SIRASINDA, SONRASINDA
(Görmemişin yurt
dışına çıkacağı tutmuş!)
SIRASININ SONU VE SONRASI
Kahvaltıdan sonra vakit geçirmek üzere yine televizyonun
karşısındayız! Uçak 13:30’da ve biz en geç 12:00’de havaalanında
olmak istiyoruz. Malum ülkeye girerken zorlandık, çıkarken bir
problem olursa iyice zor durumda kalmayalım. Bu durumda 9:00’da
evden çıkmamız lazım. Ancak kuzen 10:30 gibi geliyor. Al işte!
Gerilecek bir durum daha. Allah’tan araba ayarlamış. Şöförümüz
bir Azeri, lakabı “asker”, Moskova’da çalışıyor ama kendini
Paris-Dakar Rallisi’nde sanıyor! Ancak biz Moskova
trafiğindeyiz. Üstelik altımızdaki araba her an dağılabilecek
gibi görünen bir Lada. Ama “asker” için farketmiyor. Bizim gezi
boyunca yeterince heyecanlı vakit geçirmediğimizi düşünmüş
olacak ki solluyor, sağlıyor, tek hareketle 3 şerit birden
değiştiriyor. Sayesinde iç kıyıcı fren sesleri eşliğinde
önümüzdeki araçların plakalarını ezberleme şansına sahip
oluyoruz. Trafiğin tıkandığı bir noktada, yol kenarındaki
elektrik direğinin üzerine asılmış çiçekler görüyoruz. Zaman
zaman gördüğümüz bir manzara bu. Kuzen açıklama yapıyor. “Bu
direğin yakınlarında trafik kazasında ölen biri için asılmıştır
o çiçekler. Burada böyle bir adet var” diyor. Cengaver şöförümüz
tıkanıklığın açılmasıyla yeni becerilerini sergilerken, arabanın
arka koltuğunda “sağ kalmak” için dua eden arkadaşım dayanamayıp
“Asker, giderayak bizim için de direklere çiçek asmasınlar”
diyor.
Tek parça halinde havaalanına varıyoruz. Kuzenle vedalaşıp, önce
freeshop’a (almadığımız bir şey kalmıştır belki, nitekim
buluyoruz da) sonra da uçağa gidiyoruz. Giderken 21 kilo olan
bavulum 42 kilo olmuş!
Neyse, güzelim güleryüzlü THY personeli tarafından
karşılanıyoruz. Allahım misafirperverlik dedikleri şey ne
özlenesi bir şeymiş meğer. Uçuş boyunca neler yaptığımızı
konuşuyoruz. Artık herşey yaşanmış ve bitmiş, rahatımız ve
keyfimiz yerinde. O yüzden yaşarken bize sıkıntı veren herşeye
şimdi gülüyoruz. “neydi o trenin hali öyle, ha ha ha”, “siz beş
saatlik tura gidin biz burada bekleriz dedi, ho, ho, ho”, “adam
don-atlet yatıyordu, hi hi hi”. Ama konu Evgeny’e gelince
gülmelerimiz kesiliyor. Seneye Olimpiyatlar var. Hem de
İtalya’da. “Torino’ya giderim, orada seyrederim” diyorum.
Arkadaşım “tabiiiii kii neden olmasın” diyor.
Uçak yine düşmüyor! Ülkeme giriş yaparken aynı güleryüzlü tavrı
pasaport kontrolünde de görüyoruz. Yan sıradaki kadın “Oh be
sonunda gülen bir görevli gördüm nihayet. O neydi öyle? Beş
karış surat hepsinde, chık chık chık” diyerek hepimizin
düşüncelerine tercüman oluyor.
Ben, hediyelerim, resimler ve anlatacaklarımla beraber
İstanbul’dayız nihayet.
Annem kapıda “ah Evgeny yarışmadı diye nasıl üzüldüm anlatamam”
diye karşılıyor beni. Kucaklaşırken “sen bir de bana sor”
diyorum. Beni öperken “gösteririm ben ona, benim kızım ta
nerelere gitmişken onu görmek için, yaptığına bak” diyor.
Beraber bavulu içeri almaya çalışırken “ben de onu buz üstünde
seyretmezsem bana da Muamma demesinler” diyorum.
Hediyeleri açıyoruz.
SONRASI
Genel olarak hayatımızda tatsız, sıkıcı, üzücü olaylarla
karşılaştığımızda “Allah kahretmesin! Neden benim başıma geliyor
bunlar?” diyoruz. Hep bizim başımıza geliyor bu aksilikler. Hep
bizi buluyor belalar. Hep biz sıkıntı çekiyoruz. Genelin dışında
değilim. Bunlar benim de yolunda gitmeyen durumlarla
karşılaştığımda kullandığım cümleler. Halbuki canımızı sıkan
çoğu durumlar aslında bize başka güzellikleri yaşatıyor. Ya da o
güzelliklerin farkına varabilmek için sıkıntı çekmemiz
gerekiyor! (İnternet üzerinden gelen “sevin gayrı” mesajları
bile yeterli olmayabiliyor!!!)
Vize alırken yaşadığım sıkıntılar sırasında o kadar çok kişi
arayıp durumu öğrenmek istedi ve “ne yapabileceklerini” sordu ki
hayret ettim. Vizeyi aldığımı haber verdiğimde buna benden daha
çok sevinenler bile oldu. Vizeyi aldığımı haber veren canım
kırmızı kedi İ.. öyle güzel iyi yolculuklar diledi ki bana
burnumun direği sızladı. Sonra Evgeny’yi seyretmeyi ne kadar
istediğimi bilen ablam, çocukcağızın yarışmadan çekilmesine
benim adıma o kadar üzülmüş ki gece kabus filan görmüş. Ve
annem, canım annem, kuzen “paketi sağ sağlim geri gönderdim”
demek için aradığında “sen onu mutlu ettin ya beni kat be kat
mutlu ettin” dediğinde...
Bazı şeylerin farkına vardım. Bu insanlar beni gerçekten
seviyorlarmış, bana gerçekten önem ve değer veriyorlarmış dedim.
“Annen o senin, tabii ki sevecek” demeyin bana. Çoğu zaman
“karşımızdakinin onu sevdiğimizi nasıl olsa bildiğine” o kadar
emin oluyoruz ki bunu söylemeye gerek duymuyoruz. “O benim
annem, kardeşim, sevgilim, kocam tabii ki seviyorum, bunu bilmez
mi insan?” diyoruz. Bilemiyebiliyor işte. Ya da zaman zaman
duymak, görmek istiyor.
Yaptığımız bazı jestlerden, söylediğimiz bir kaç imalı sözden
ona karşı sevgimizin anlaşılmasını bekliyoruz. Ama bunlar da
kimi zaman çok örtülü kalabiliyor. Daha açık mesajlar alıp, daha
net davranışlar görmek gerekiyor bazen. En azından ben öyle
düşünüyorum. İşte bu gezi ve sırasında ortaya çıkan sorunlar,
bana açık ve net olmak üzere mutluluk verici mesajlar olarak
geri döndü. İşte böyle...
Bu geziden aklımızda kalan başka şeyler de şunlar:
-
Rus kadınları hakikaten çok ama çok güzeller. İnanılmaz
bakımlılar. Saç rengi (ya kızıla ya sarıya ama mutlaka
iddialı bir renk tonuna boyalı), modeli, tırnaklarındaki
ojeleri, makyajları hep özenli, biraz da abartılı.
Bakıyorsunuz bazılarının üzerindeki kıyafet eskilikten
dökülüyor belki ama yine de son derece frapan giyinmiş,
takmış, takıştırmış. Ama bütün bunlar demek değil ki
zevkliler. Üzgünüm ama en azından benim değerlerime göre
sınıfta kaldılar. Hatta bütünlemede bile geçemezler.
Kıyafetlerdeki o renklerin, modellerin uyumsuzluğunu
anlatamam. Mağaza vitrinlerine “bu eteğin üzerine niye böyle
bir bluz giydirmişler şimdi?”, “bu nasıl bir kıyafet
kombinasyonu yahu?” vb sorularla baktık. Yine de her vitrin,
her kadın, her kıyafet için geçerli bir tesbit değil bu.
Elbette arada kendini uzun uzun izlettirecek şeyler
buluyorsunuz ama çoğu dikkat çekecek kadar zevksiz. Bir de
ileri yaşlarda olup da güzel görünen bir kadına rastlamadık.
Yaşadıkları hayat gerçekten acımasızca çökertmiş bir çoğunu.
-
Kendine o kadar özen gösteren kadınlara karşılık erkekler
son derece bakımsız. Ve bir daha durup bakmama neden olacak
tek bir erkek bile göremedim. Eli yüzü düzgün olmanın
ötesinde çekicilikleri de yok. Ya da ben olanına
rastlamadım.
-
Adam başına neredeyse 10-15 kadın düşüyormuş! Bazı erkek
arkadaşlarımız uçak rezervasyonlarını şimdiden yaptırdılar!
Tabii kadın sayısı bu kadar çok olunca ve örneğin bir bara
girdiğinizde en az 7-8 kadın etrafınızda pervane
durumundaysa sanırım erkeklerin çekici olmak ya da iyi
görünmek gibi bir çabaları da olmuyor.
-
İnanılmaz rahatlar. Yarışma izlemeye gittiğimizde yan
çaprazda oturan iki bayanın düşük bel pantolonları düşük
popo pantolon halindeydi. Ve görebildiğimiz kadarıyla –ki
görmemek mümkün değildi- iç çamaşırı filan giymiyorlardı.
Tüm yarışma boyunca popolarının yarıya kadar açıkta
olmasından herhangi bir rahatsızlık duymadılar, umurlarında
değildi. Hani en azından üşür insan diye düşündüm ama soğuğa
alışıklar, ne diyebilirim! Bize değişik gelen açıktaki iki
poponun hiçkimsenin umurunda olmamasıydı. Ne laf atan, ne
gözünü diken, ne sarkıntılık eden oldu.
-
Alkole çok düşkünler. Günün ve gecenin her saatinde, her yaş
grubundan insanı, yolda yürürken bile elinde bira şişesiyle
görebiliyorsunuz. KFC’de yan masadaki çocuklar (dikkat edin
çocuk diyorum, çünkü en fazla 13-14 yaşındaydılar) öğle
yemeğinde tavuğun yanında bira içiyordu.
-
Hem gitmeden önce hem de döndükten sonra kimse Dünya
Artistik Patinaj Şampiyonasını izlemek üzere Moskova’da
bulunacağıma/bulunduğuma kolay kolay inanamadı. “Nasıl yani?
Ne alakası var şimdi?”, “Hadi canım, dalga geçiyorsun?”
“hayatımda ilk defa böyle bir şey için yurtdışına gideni
gördüm”diyenler oldu. Hatta biri “aferin bak Moskova
gezisine bir de bunu sıkıştırmışsın” dedi. Halbuki ben
Şampiyonanın arasına Moskova gezisini sıkıştırmıştım.
İnsanların şaşırmasına ben daha çok şaşırdım açıkçası. Ne
var yani bir spor karşılaşmasını, bir konseri, herhangi bir
etkinliği hiç mi yerinde izlemek istemediniz? Mesela ben bir
de Grand Slam turnuvalarından birini yerinde izlemek
istiyorum. Bu sene yapılan Avusturalya Açık Tenis
Turnuvası’ndaki Safin ve Hewitt finalini hatırlayın!
Kimbilir anlatacak/yazacak neler olurdu!!!
-
Evgeny Plushenko Nisan başında Almanya’da ameliyat olmuş.
Rahatsızlığının ciddiyetini öğrenince annem kızını üzen
Evgeny’yi bu seferlik affetti. “Ama bir daha olmasın!” dedi.
-
Olimpiyatlardaki yarışmaların bilet fiyatlarını görünce önce
gitmekten vazgeçtim (en arkadaki yerler 100Euro’dan
başlıyor, ön sıralar 300 Euro, gala programı 370 Euro). Daha
uçak bileti, kalacak yer parası vs vs var. Olimpiyatlar
olduğu için herşey 5-6 katı pahalı (biz dünya şampiyonası
birinci kategori biletlerini 52 dolara almıştık). Sonra “bir
dakika yahu, oyunlar Şubat 2006’da, daha neredeyse bir sene
var, ben bu parayı biriktiririm, en önden de seyrederim”
dedim. Ancak ertesi gün bilet satışlarının olduğu siteye
girdiğimde tüm biletlerin satılmış olduğunu gördüm!
-
Vazgeçmek yok. Azimliyim.

BİTTİ
(Nihayet!)
21/03/2005
|