yukarıdaki kişilerin fotoları


 

annesahife



 

24/08/2006
 

Amsterdam (2)

                                                 

Havaalanı

Saçımı boyatmam lazım! Diplerden beyazlar çıkmış. Amsterdam’a ihtiyar görünümlü, bakımsız bir kadın olarak mı gideceğim yani? Hemen kuaförümü arayıp” ben gelmeden kimse bir yere kımıldamasın” şeklinde bir konuşma yapıyorum. Şişli’ye gideceğim. Anadolu yakasında taşınmış olsam da kuaförümden vazgeçemem. Fakat iş bitmedikçe bitmiyor ve ben geciktikce gecikiyorum. Niye herkes son dakikada birşey istiyor ki? Nihayet Levent’ten Şişli’ye gitmek üzere kendimi taksiye attığımda, kuaförüme bir telefon daha edip “bak geliyorum, sakın ...” dememle “yav panik yapma işte, bekliyoruz dedik ya” diye cevap geliyor. 15 yıllık kuaförüm, birbirimizi iyi tanıyoruz. Karşılıklı yeterli sayıda birbirimizin canına okumuşluğumuz var. O yüzden boya kafamda “haaa-di, haaa-di, hadi” diye söylenip karşılığında “otur oturduğun yere, daha vakti var” cevabı almak beni kavga çıkarma moduna sokmuyor. Daha çerez alacağım. Saçlarım yıkanırken kafamda bavul listemi gözden geçiriyorum. Yeşil pantolona gerek var mı gerçekten? Yolda sandaletlerimi mi yoksa spor ayakka... Spor ayakkabılarım bankadaki spor çantamda kaldı!!! Aaaaagghhh...  “bir dur, kurutmadık saçlarını” azarını hiçe sayıyor, paramı ödeyip kendimi kuruyemişçiye atıyorum. Leblebi, ayçekirdeği, antepfıstığı vs paketlerini kaptığım gibi taksiye binip Şişli’den Levent’e, bankaya gidiyorum, spor ayakkabılarımı kapıp, tekrar Şişli’ye dönüyorum, çünkü bizim evin önünden geçen dolmuşa bineceğim. Şişli - Levent arasındaki bu debelenmemle eve ancak 22:30’da varıyorum.

HGHK arkadaşım “buranın havası belli olmaz, sen dört mevsime uygun kıyafetler getir” dediği için yağmurluk, şemsiye, şallar bavula ilk girenler oluyor. Sonra sıra mayolarıma ve güneş sütüne geliyor. Annem “bundan sonra eldivenlerini koyacaksın herhalde” diyor.” Ay uğraşamıcam şimdi kimseyle!” T-shirtler, pantolanlar filan derken çerezleri yerleştirip, yufka ve simitler için bavulda yer bırakıyor ve yatıyorum.

Ertesi sabah evden çıkmadan önce 30 defa biletimi, pasaportumu, çıkış fonu makbuzunu kontrol ediyorum. Annem “aaa peyniri unutmuşsun” diyor. “Unutmadım, bıraktım” diyorum. Arkadaşım şöyle güzel, yağlı beyaz peynir istemişti (Hollanda peynir cenneti ama var mı bizim beyaz peynirimiz gibisi?). Fakat daha önce kayınvalidesi Amsterdam’a geldiğinde güzelim yağlı beyaz peynire gümrükte el koyduklarını da biliyorum. O yüzden yanımda peynir götürmek istemiyorum. Zira bende bu şans varken sadece peynire el koymakla kalmaz, geldiğim uçakla beni geri gönderir, üstüne ülkeye girişi yasaklılar listesine filan alırlar diye düşünüyorum. O yüzden üzgünüm ama peynir İstanbul’da kalacak.

Panik ötesi bir insan olarak neredeyse üç saat öncesinden havaalanındaydım. Yer yokluğundan bir grup enteresan kadının yanına oturmak zorunda kalıyorum. Aslında bir tanesi dışında kadınların bir zararı yok. O bir tanesinin hikayesi de şu: Berlin’de yaşayan büyük oğlunun yanına en küçük oğlunu götürüyor. Oğlan 12-13 yaşlarında. İstanbul’a gelirken uçak tutmuş, perişan bir halde koltuğa yayılmış durumda. Kadın bir taraftan çocuğu dürtükleyip kendine getirmeye çalışıyor bir taraftan da  “aman da beni mecbur bıraktılar da, niye ben de gitmek sorundayım da, niye kendileri gelip almadılar da, ben kadın başıma ne yaparım yollarda? Zaten bunu da uçak tuttu” şeklinde kendini ve etrafındakileri yiyip bitiriyor. Ben daha yer bakınırken bu hikayeye kulak misafiri olduğum için oturacak başka koltuk arıyorum ama yok işte. Bir yerden sonra kadere razı olmak gerekiyor. Kaba etlerimi koltuğa yerleştirir yerleştirmez kadın bana dönüp “bu hanım nereye gidiyo acaba?” diye bulaşıyor. Yer miyim ben bunu sayın okuyan? Bırak cevap vermeyi, gözgöze bile gelsem tüketir beni bu kadın. Dolayısıyla ortaya atılan lafı üzerime alınmayıp hemen çantamdan kitabımı çıkarıyorum. “aha, kitap çıkardı, okuyacak galiba” diyor bu sefer. “Herhalde beynimi didiklemene izin vereceğimi sanmıyordun? Hiiiç işim olmaz.” diye içimden geçiriyorum. Tabii ki okuyacağım kitabımı. Yoksa aksi takdirde 2 dakikada bir yinelediğin hikayenle beni çileden çıkartacak, öbür tarafındaki kadına yaptığın gibi olayı anlatırken beni de dürtükleyip duracaksın. Bunun sonucunda ben de seni tokatlayacağım. Ne gerek var tatil öncesi karakollarda sürünmeye di mi? O yüzden sırtımı da hafifçe dönüp, kitabı burnumun ucuna kadar kaldırıyorum. Uçağa binene kadar hiç bir şeyle ilgilenmemeye kararlıyım. Freeshop’ta bile para harcamamak için 15 dakika kaldım. Gerçi 15 dakikada da dünyasının parasını harcayabilitem var ama ya sonra? Daha tatil yeni başladı.

 

Amsterdam’a geliş

Çocuk ticareti yapıldığını düşündürecek kadar çok sayıda veletle birlikte yolculuk yapıyoruz. Çocuklar aralarında anlaşmışlar, biri susunca diğeri başlamak suretiyle yol boyu çeşitli ton ve biçimde ağlamak suretiyle ile biz büyüklerin dayanma gücünü ölçüyorlar. Bir kere daha çocuk doğurmamaya, doğursam da o çocuk belli bir yaşa gelene kadar uçağa bindirmemeye, bindirsem de yanımda, uçaktaki tüm yetişkinlere yetecek kadar Pasiflora taşımaya karar veriyorum.

Çocuk sesinden sıtkım sıyrılmış şekilde pasaport kontrolüne giriyorum. “Hanfendi siz buyrun” diye bana sesleniyor memur. Bu Türkçe mi konuştu şimdi? “nerde kalıcaksınız?” Hakikaten de Türkçe konuşuyor adam. Ulen bizi havada döndürüp dolaştırıp tekrar Türkiye’ye mi getirdiler? Burası neresi ha? Pasaportuma damgayı basıp “İyi günner” diliyor son olarak. “Sana da canım” diyorum karşılığında.

Kırmızı bavulumu aldıktan sonra “ee nerede arayacaklar bunu? Çerezlerin, simitlerin ve yufkaların hesabı nerede sorulacak?” diye bakınıyorum. Orası, burası, neresi derken köşeyi dönüyorum ki a-a dışardayım. Bu kadar kolay mı? Ben sözkonusu olduğunda işlerin yolunda gittiği nerede görülmüş? Alışığım ya hep problem yaşamaya, şaşırıyorum elbette. Ama hiç bir yerde bir levha ya da görevli görmedim. İster misin şimdi peşimden koşup “kontrolden kaçtı, yakalayın” filan diye üzerime atlasınlar? Dediğim gibi o kadar hazırlıklıyım ki bir problem yaşamaya ve bavulumu açtıklarında içinden çıkacakların hesabını vermeye, kafama takılıyor. “geri dönüp birine sorsam mı?” derken  HGHA “Arrrkaaaaşıımm” diyerek insanlar arasından sıyrılıp üzerime atlıyor ve kucaklıyor beni. “Arkaaaaaşımmm” diyerek karşılık veriyorum. Bu muydu sıkı kontrol? Hani peynire gümrükte el koyuyorlardı? Hani arkadaşımın kocasına her defasında “bavulunu aç” demişlerdi? Gel de Hollanda gümrüklerinde kalmasın diye buzdolabında bıraktığım peynir için hayıflanma. Bir daha ki sefere iki teneke beyaz peynir getirmezsem...

Önce trenle şehir merkezine iniyoruz. Oradan otobüse bineceğiz. fakat otobüsün kalkış durağı değişmiş. Sorduğumuz herkes farklı bir noktayı gösteriyor. Bir oraya bir buraya yürüyoruz. Ben gelemem öyle dört dönmeye. Kezban Amsterdam’da filmi için bir replik üretip “Taksiye binelim canım, neyse parası veririz?” diyorum. (Hem Kezbanım hem de “nyese parası veririz diyerek Kezban’ı cahilliğiyle aşağılayan şımarık akraba kızıyım). Arkadaşım, Kezban’a dans, yemek yeme adabı ve diğer görgü kurallarını öğreten madam edası ile “Şekerim burada öyle elini sallasan elli taksi bulamazsın. Yoldan geçen taksiyi durdurayım da bineyim diye bi şey yok. Telefonla çağırmamız gerekiyor” diyor. “haa” diyorum. “Hem ayrıca bisiklet yolunda duruyorsun, çekil kenara, gelen cart diye çarpar, neye uğradığını şaşırırsın” diye devam ediyor. Kezbanı’ım ya “Hahhaayyt, kaldırım bir kere burası, yayaların yolu, istediğim yerde dururum, ayrıca ebatlarım itibarıyla olası bir çarpışmadan o kendini bilmez zararlı çıkar” diyorum. Madam eğitip öğretmeye devam ediyor ve eğer doğru düzgün bakarsam (hatta gerizekalılık etmeyip, bi zahmet gözlüklerimi takarsam) rahatlıkla görebileceğim “açık bordo ile kiremit arası” renkteki bölümlerin(ki bunu görmek için gözlük takmama gerek yokmuş, alenen ortadaymış) bisikletlilere ayrılmış olduğuna dair açıklamalar yapıyor. Netekim bir adım geriye çekilmemle burnumun ucundan bir bisikletlinin geçmesi bir oluyor. Bu bisiklet olayı pek güzel. Bir kere spor yapıyorsun. Park etme, trafik sıkışıklığına takılma, ekzos dumanına boğulma, dakika başına 60 korna sesi yok. Buradakiler bisiklet kullanma olayını aşmış ayrıca. Bir koltuğa iki değil sekiz karpuz sığdırabileceklerini ispatlarcasına işler yapıyorlar(mış). Ben hepsini görmedim ama benzerlerini yakaladım. Arka koltukta çocuğu, önünde alışveriş torbaları, bir eli yanında koşan köpeğin tasmasında, diğer eliyle kulağına telefonu tutabilen ve bu sırada bisikleti kullanan kişiler var. Şahsen, ben önümde - arkamda çocuk ve alışveriş torbaları taşımaya gelene kadar bisikleti tek başıma kullanırken bile dengemi sağlayacağım diye akla karayı seçiyorum. Gerçi kendimle kıyaslamak pek doğru olmaz. Ne de olsa bırakın bisikleti yürürken bile dengemi sağlayamıyorum ben.

Her ne kadar bisikleti yaşam tarzı olarak benimsemeleri bende hayranlık uyandırsa da HOY’luk hakkımı kullanmak istiyorum. Tamam, çok güzel, çocuk koltukları monte etmişsiniz bisikletlere. Son derece de şirin bir görüntüyle dolaşıyorsunuz. Fakat niye hiç biriniz bu çocuklara en azından bir kask giydirmiyorsunuz? Ya düşerse? Tamam, çocuk bu düşe kalka büyür ama bu kadar da olmaz. Ben bu yabancı memleketlerde çocuk yetiştirme konusunda biraz saldım bayıra tarzını görüyorum. Bilmiyorum, belki de bana öyleleri denk gelmiştir.

Amsterdam kasaba gibi. Evler acayip güzel. Görebildiğim kadarıyla şehrin içinde bizdeki gibi yirmi katlı plazalar filan yok. Apartmanlar Babil Kulesiyle yarışmıyor. Hemen hemen tüm binalar magnetlerin üzerinde gördüğümüz gibi (Bkz resimler).Arkadaşımın oturduğu ev kanal kenarında. (Hayır koku filan yok.) Balkonda oturup dedikoduya başlıyoruz. Bir ara arkadaşım “saat kaç sence?” diyor. Havanın aydınlığına bakıp olsa olsa 18:00 civarıdır diyorum. “Sen öyle san” diyor. Telefonumun saatine bakıyorum ki saat 21:30 olmuş. Vay be! Ne güzel, gün bitmiyor. Hava ancak 22:30’dan sonra kararmaya başlıyor. Vize için yaşadığım stresin, uykusuz geçen gecelerin, yorgunluğun filan üstüne şarabın ve şifalı otların da etkisiyle gevşeyiveriyorum. Beynim jölenim içindeki meyveler gibi. Yatmaya önce bedenim arkadan beynim gidiyor.

İnanılır gibi değil ama tatil günlerinde bile en geç 8’de kalkan ben, ertesi gün 12’ye kadar uyuyorum. Umarım kahvaltı için uyanmamı beklemişlerdir diye odadan fırlıyorum. Arkadaşımı ve eşini açlıktan kulakları uzamış bir halde buluyorum.  “Ya beklemeseydiniz keşke” diyorum ama, iyi ki de beklemişler, sevmem yalnız başıma kahvaltı etmeyi. Kahvaltı, Türk kahvesi filan derken balkona yayılıyoruz. Oturdukça oturuyor, konuştukça konuşuyoruz. “Dışarı çıkıp gezelim mi?” diye soruyorlar ama kaba etlerimin yerinden toparlanıp kalkası yok. Boşverin, daha 5 gün buradayım, sonra gezerim. Bugün tembellik yapalım.

Hava sımsıcak Amsterdamlılar kendilerini teknelerine atmışlar. Her boy, her renk, her model bir sürü tekne geçiyor önümüzden. Teknedekiler yayılmış, roze şaraplarını içiyor. Bu aralar roze şarap pek bir modaymış burada. Arada el sallayanlara ve kadeh kaldıranlara biz de karşılık karşılık veriyoruz. Onlarda roze şarap bizde rakı. Hava güzel olduğu için mutfak masası balkona çıkartılmış.  Mezeleriyle rakı sofrası hazırlanmış.

Hava şartlarının değişkenliği ve uzun sürmeyen güneşli günler balkon kültürünü fazla geliştirmemiş sanırım. “Balkonu kapatmıyorlar mı burada?” sorum arkadaşımın kocasını çok eğlendiriyor.  Kibarlığından sadece ağzıyla gülüyor.

Bu geç kalkmalar gideceğim güne kadar devam ediyor. Hava çok geç karardığı için insanın dengesi biraz şaşıyor. Kahvaltıyı neredeyse öğle yemeği yediğim saatlerde yapıyoruz. Kahvemizi de içelim, şunu da konuşalım, bunu da çekiştirelim derken zaman geçiyor. Hala sabah saatlerinde ya da öğle üzeri olduğunu düşünürken bir bakıyorsunuz 16:00 olmuş bile.

Gerçi havanın geç kararması mağazaların da geç kapanmasını getirmiyor beraberinde. Akşam 6 dedin mi her yer kapı duvar.  

Amsterdam sokaklarında dolaşmak çok keyifli. Bir kere her ırktan insan var etrafınızda. Son derece rahatlar. Rahatlık sadece kılık kıyafetlerinde değil hareketlerinde de var. Telaşsızlık hakim. Kimseyi bir yere koştururken, itişip kakışırken görmedim. Uzun ya da kısa, şişman ya da zayıf, güzel ya da çirkin, türbanlı ya da sütyensiz olman kimsenin umurunda değil. Herkes sadece kendisiyle ilgili.

Pazartesi günü HGHK arkadaşım beni suşi yemeğe götürdü. Her ne kadar balıktan nefret etsem de kendisini kırmak istemedim. Sonuçta hayatımda hiç yemediğim bir yemekti suşi. Deneyelim bakalım dedim. En kaldırabileceğim çeşitlerden seçtik. İsimlerini ve içeriklerini şu an hatırlayamayacağım. İlk bir iki tanesi iyiydi. Arkadaşım “yani iyiydi, fena değildi sanırım, güzeldi galiba” yorumlarımdan gaza gelerek “bak şundan da ye, bunu da atlama” demeye başladı. Fakat bünye bir yere kadar dayanıyor. En son yosuna sarılmış bir şeyler denetmeye çalışırken üzerine kusmama ramak kaldı. O yosun kokusu burnumun ucuna yapıştı kaldı. 

Oradan kalkıp pazara gittik. Pazar gezmesini oldum bittim sevmişimdir. Bir şey alamayacak olsan bile insanın kanına girerler. Yosun kokusunu uzaklaştırdı burnumdan. Sallana sallana dolaşıp eve geldik. Akşam dışarıda yemek yiyeceğiz. Prinsengracht civarında, Anne Frank’ın evinin oralarda bir yere gideceğiz. Bu seferlik Anne Frank’ın evini sadece dışarıdan görmekle yetineceğim. Parlak, şıkır süslenip, makyajlarımızı yapıyor ve otobüse biniyoruz. Kimse de biri payetlere diğeri şifonlara bürünmüş iki kadını dikkate almıyor. Elbette güzel olmadığımız için değil. Sanırım bu ülkede dikkat çekmek için yapılabilecek bir şey yok. Ne giydiğin kimsenin umurunda değil. Nokta.

Genelde dışarıda yemek yediğimiz her yerde servis çok ama çok yavaştı. Garsonlarla göz göze gelmek, sizinle ilgilenmelerini sağlamak ve siparişinizi beklemek uzuuuun bir zaman alıyor. Gerçi kısa bir süre içinde onların bu “ayy en acelen var? uğraşamicem şimdi hiç bi şeyle” havasına ayak uydurunca sorun kalmıyor. Aman bakar birisi nasıl olursa, pişince de gelir yemek, ne acelen var?

Bir de bana yabancı gelen, cafelerde siparişi verdiğin ya da servis geldiği anda parayı da ödemek durumunda olmak. Bir taraftan iyi, yemek sonrası hesabı bekleyerek vakit kaybetmeden çıkıp gidiyorsun. Diğer taraftan, tam hevesle elini patates kızartmasına ya da biraya uzatırken “Bi dakka güzelim parayı vermeden lokma geçiremezsin boğazından” edasıyla başına dikilen biri olunca hevesin kırılıyor. O koca çantada cüzdan bulunacak, para çıkaracaksın, üstünü alacaksın, tekrar cüzdanı çantaya yerleştireceksin filan filan.

Balkon eksikliği insanları sokak kapısının önüne masa çıkarmaya yöneltmiş. Kaldırımın üzerine kurdukları masayı donatmış yemek yiyenler var. Hemen yan binadaki cafenin devamı gibi görünen bir masaya oturmadan önce dikkat etmek lazım yani. İlerleyen günlerde sokak kapısının önündeki merdivenlere oturup mangal yapanlara da rastladık. Dedim ya rahat insanlar.

Bundan sonra anlatacaklarımı gün gün detaylandırmayacağım. Zira Amsterdam kazan ben kepçe şeklinde bir bütünleşme yaşamadık. Sürüyle müze arasından sadece iki tanesine gittim. Ne yapayım? Ben müze gezmesini sevmiyorum. Gitmeden önce internet, eş-dost vasıtasıyla planladığım bir çok gezintiyi de yapamadım. Hatta döndüğümde üç-beş şey dışında (allahtan başıma olmadık işler geliyor) ne anlacağım insanlara diye de üzüldüm. Ama eğer bir gün normal bir insanevladı kilosuna iner ve 3 adım attıktan sonra bel ve ayak ağrısı çekmeyecek bir duruma gelirsem, işte o zaman tekrar Amsterdam’a gidip sokak sokak dolaşacağım. İçimde kalmadı değil yani.


                                                      
(Amsterdam Fotoları)

 

Bir sonraki yazı: Aaa benim resmimi yapmış bu toynaklı ayaklılar...

 

 

 


Eski Muamma Hanım Yazıları

 

27/06/2003

03/08/2004

17/07/2005

02/07/2003

07/09/2004

04/08/2005

07/07/2003

09/11/2004

09/09/2005

09/07/2003

24/12/2004

19/09/2005

21/07/2003

10/01/2005

30/09/1005

08/08/2003

15/02/2005

12/12/2005

03/09/2003

28/02/2005

09/01/2006

03/11/2003

03/04/2005

22/02/2006

04/12/2003

07/04/2005

04/08/2006

25/12/2003

12/04/2005

 

09/02/2004

19/04/2005

 

09/03/2004

27/04/2005

 

09/04/2004

02/06/2005

 

05/05/2004

10/06/2005

 

28/06/2004

06/07/2005