24/07/2007
MUAMMA HASTANEDE - 1
Kasım 2006’dan beri hayatım çok değişti. Beni tanıyanlar konuya biraz
hakimler. Malumunuz şişkoluktan çatlamak ve de patlamak üzereyken
radikal bir karar alarak mideme kelepçe taktırmaya karar verdim. Tabii
söz konusu olan “ben” olunca arkasından bir sürü garip olay yaşanması da
kaçınılmaz. Bir arkadaşımın dediği gibi “senin içinde olduğun bir
durumda herşey yolunda gitseydi şaşardım zaten”.
Kararı vermek çok zor oldu benim için. Ne de olsa tüm hayatımı
etkileyecek bir karardı bu. Üstelik dünyanın parasını harcamak
zorundaydım ki aldığım maaş yapılacak ameliyatın sadece hasta odasından
ameliyathane kapısına kadar olan yolculuk kısmını karşılamaya yeterdi.
Sağolsun ablamlar imdadıma yetiştiler.
Aslında önce mide balonunu deneyelim dedik. Sonuçta bu işlemde ameliyat
olmuyorsun. Endoskopiyle mideye balonu yerleştirip, içine sıvı
dolduruyorlar. 6 ay midede bu balonla yaşıyorsun. Tabii midede
halihazırda yer kaplayan bir kitle olduğu için az yemek yiyorsun, kilo
veriyosun vs. Ancak zaman kısıtı var. 6 ay sonra çıkartılıyor.
Araştıralım dedik. İşin uzmanını bulduk. Aman nasıl uyuzcuk bir adam,
nasıl kıl. “Olsun madem işinde iyi, bir anlatsın bakalım” dedik.
Anlattı, anlattı, anlattı. Dedim ki “Ya balon midemde patlarsa?”.
Efendim zaten balonu mavi bir sıvı ile dolduruyorlarmış. Sızıntı filan
olursa idrarının rengini takip ederek anlayabilirmişsin. Ayrıca gözde de
mavilik olurmuş. Dayanamayıp ablama “aman ne güzel, gözlerim mavi mavi
olucakmış” dedim. Sen doktor hışımlan bir çemkir suratıma “Tabii ki göz
renginiz değişmeyecek, göz akınızdan bahsediyorum ben!” Yok ya, ciddi
misin? Ablamın kahverengi gözleriyle benim kahverengi gözlerimiz
buluşuyor. Kahverengi gözlerimiz “Mideme indireceği balonun bile espri
anlayışı bu hıyarın espri anlayışından fazladır herhalde” diyor.
Muayenehaneden çıkınca adamı sevmediğimize karar veriyoruz. “Aman işini
iyi yapsın da espri anlayışı olmayan bir doktor olsun ne yapalım?”
Fakat bu arada kelepçe gündeme oturuyor. Aslında hep gündemdeydi. Ben
yaklaşık 5-6 sene boyunca internetten bu obezite ameliyatlarını takip
ediyordum. Gelişmeler neler, neyi nasıl yapıyorlar filan... Bir kere
kelepçe daha kesin çözüm. Ama ameliyat gerek. Ameliyat olmaktan da
korkuyorum çünkü anesteziyle bir kez uyursam bir daha uyamamam gibi
geliyor. Ayrıca arada bu ameliyattan sonra ölen insanların hikayeleri
çıkıyor gazetelerde. 2 gün doğru düzgün uyuyamıyorum. Bir balon diyorum,
bir kelepçe diyorum. Ailem kararı bana bırakıyor. Ben hangisini istersem
o kararı destekleyecekler. O kadar zor ki. “Ya balon çıktıktan sonra
tekrar kilo alırsam deyip kelepçede karar kılıyorum.” Karar vermenin
rahatlığı ile uyuyorum. Sonra birden gözlerim açılıyor “ya o gazetede
okuduklarım gibi ölürsem” diye düşünüp karar değiştiriyorum. Bir öyle
bir böyle derken en sonunda “Allahım ben karar veremiyorum ne olur bir
işaret gönder bana, ne yapmalıyım?” diye dua ediyorum. Derken ertesi
sabah doktor bir arkadaşım arıyor. Bir konferansta tanıştığı ve kendisi
de mide balonu uygulayan bir doktorun kendi kızına kelepçe taktırttığını
anlatıyor.
Ertesi akşam Discovery Channel’da obezite ameliyatlarıyla ilgili bir
belgesel çıkıyor karşıma. “Tamam” diyorum” bunlar beklediğim işaretler”.
Ben kelepçe ameliyatı olacağım. Zaten baloncu doktor da sevimsiz bir
adamdı!
“Bu işi en iyi kim yapıyor?” diye araştırıyoruz. Sürekli iki isim
çıkıyor karşımıza. Bir tanesini kafadan eliyorum çünkü adamın basına
yansımış iki vakası var. İkisi de kelepçe ameliyatından sonra ölmüşler.
“Bu kadar da körü körüne gidemem bu adama” diyorum. Diğer ismi
araştırmaya başlıyoruz. İnternet’ten, doktor arkadaşlarımızdan, onların
doktor arkadaşlarından, sağlık sektöründe çalışan başka
arkadaşlarımızdan bu doktorun bu işin en iyisi olduğunu öğreniyoruz. Bir
numara. Çapa’da profesör. En iyisi. En mükemmeli.En doğrusu. Randevu
alıp görüşmeye gidiyorum.
Acayip tatlı biri. Esprili, görüşme boyunca gülüyoruz, eğleniyoruz.
Aklıma gelen her soruyu bir kağıda not etmişim, ben soruyorum o
cevaplıyor. “Ben” diyorum, “kontrolünü kaybetmekten çok korkan bir
insanım, narkoz vereceksiniz, o arada neler olacak, ben şimdi....” “Sen
hiç merak etme, ben videoya çeker sana seyrettiririm kaçırdıklarını”
diye sözümü kesiyor. Önemli olanın kelepçe olmadığını anlatıyor. O
sadece bir araç. Yemeyi kontrol etmeyi sağlayacak. Çok çiğnemeyi
öğretecek. Seçici davranmaya, her bulduğunu ağzına tıkıştırmamaya neden
olacak. Beyninin hazır olması lazım. Yoksa kelepçe bir işe yaramaz.
Örnek veriyor: Bir hastasının çikolata eritip içtiğini, başka bir
hastasının kilolarca dondurma yediğini anlatıyor. Kelepçenin onlarda işe
yaramadığını söylüyor. “Hayatın tamamen değişecek, hazır mısın?” diye
soruyor. Hazırım. Hem de hiç olmadığım kadar.
Bütün endişelerimden arınmış bir halde ayrılıyorum yanından. Herşey
yolunda görünüyor. Ameliyat olacağım. Süper bir doktorum var. Ameliyatı
laparoskopik olarak yapacak. Yani küçücük 3-4 kesik/delik dışında bir iz
olmayacak. Sadece bir gece hastanede kalacağım. İki gün dinlenip sonra
işe döneceğim. Son derece basit. Her şey çok güzel olacak.
17
Kasım Cuma günü saat 10:00’da ameliyata gireceğim. Sabah annem ve
ablamla hastaneye gidiyoruz. Rujumu sürerken annem “Ne yapıyorsun yahu?”
diyor. “Ruj sürüyorum” diyorum. Annem gözleriyle “Salak kızım ameliyata
gidiyorsun baloya değil” diyor. Ben de gözlerimle “Ölüceksem güzel
öleyim bari” diyorum. O da “La havle...” diyor.
Hastane odasında acayip gerilmiş durumdayım. Doktor gecikiyor,
gecikiyor, gecikiyor. Zaten ameliyat elbisesi üzerime dar ve kısa
gelmiş, kaba etlerim neredeyse ortada, kumaşı çekiştirip duruyorum.
“Ayılırken abuk sabuk konuşmam inşallah” diye düşünüyorum. Saat 14:00’te
doktor geliyor. “Hadi bakalım” diyor. Ne hadi bakalımı? Hazır değilim
ben galiba. Bir dakika vaz mı geçsem? Derken hastabakıcı sedyeyle içeri
giriyor. “Dokunmayın ben kendim yatarım oraya” diyorum. Ameliyat sonrası
beni nasıl taşıyacak bunlar? Vinç getirmeleri lazım. Hay allah.
Göbekleri düşecek adamcıkların. Hastabakıcı aklınca beni sakinleştirmeye
çalışıyor. Kaç yaşındasın, ne iş yapıyorsun? Bankada mı çalışıyorsun?
Hangi banka? Neee o banka mı? Bizim bankadan kredi kartı varmışmış, bir
sürü sorun yaşamışmış, avukatlık olmuşmuş, bir daha çalışmayacakmışmış,
zaten bilmemnesi de kötüymüş... Ohh Allahım zatem gerim gerim
gerilmişim... “Bunları sonra konuşsak olmaz mı?” diye soruyorum.
Anestezi uzmanı “hoşgeldiniz” diyor. Hoşbulmaya çalışıyorum ama olmuyor.
Bir şeyler yapıyor. Daha önce deneyim yaşayanlar bana 10’dan ya da
100’den geriye saydıracaklarını söylemişlerdi. Saymaya hazır bekliyorum.
Doktor “İyi misin?” diye soruyor. “Bilmem, iyi olmam gerekir herhalde”
diye cevap veriyorum. Ne zaman geriye doğru sayacağım acaba diye
aklımdan geçiriyor ve sonrasını hatırlamıyorum.
Gözümü bir açıyorum asansördeyim, bir açıyorum odadayım. Ağlıyorum,
canım acıyor. Sedyeden kaldırıp, yatağa yatırıyorlar. “Siz
taşıyamazsınız, ben kendim geçerim” diyorum. Daha doğrusu dediğimi
sanıyorum. Meğer dememişim. Çok üşüyorum. Arkdaşım Ebru B. gelmiş.
“Ameliyathane soğuk olur, üşümüş olabilir, üstünü örtsek” diyor. Zaten
beni en iyi anlayanlardandır o. Annemin sesini de duyuyorum ama en çok
Ebru’nunki geliyor kulağıma. Sonra gitmesi gerektiğini söyleyip öpüyor
beni.
Bir uyanıyorum çiçekler gelmiş. Tekrar dalıyorum. Uyandığımda artık
kendimdeyim, aileden herkes orada. Sonra Özlen geliyor, elinde
çiçeklerle. Annem refakatçi. Gece fena geçmiyor. İki bardak su hakkım
var. Bir bardağını bile tamamen içemiyorum. Ertesi sabah ablamlar beni
almaya geliyor. Taburcu olmak için doktoru bekliyoruz. Bu arada
kahvaltım geliyor. Çay ve bisküvi. Bir bisküvi ve yarım bardak çaydan
sonra kusuyorum. Ama iyiyim. Rahatlıyorum. Öğleye doğru doktor geliyor.
“İyisin, iyisin” diyor. İç organlarım da son derece iyi durumdaymış. Tüm
yağlanma yüzeydeymiş, işim çok kolaymış. Her gün mutlaka 2 litre sıvı
içmeliymişim. İlk bir-iki hafta sadece dilim ve damağım arasında
ezebileceğim şeyleri yiyebilirmişim. Püre ağırlıklı olsunmuş. Sonra
yavaş yavaş normal sebze yemeklerine, sonra balık, sonra tavuk ancak 6
ay sonra kırmızı et...Teşekkürler doktor. Gerçi bir gariplik var ama bir
türlü sormak aklıma gelmiyor. Yani ameliyat laparoskopik olacaktı ama
sadece göğüs altında uzunca bir pansuman var. Neyse ben ameliyattan sağ
salim çıktım ya, gerisi nasıl olsa halledilir.
Evde beni bekleyen tavuk suyuna çorba var. Biraz çorba içip yatağıma
yattım mı süper olacak. Hastabakıcı “Bir sene sonra manken gibi
olacaksın” diye beni uğurluyor. “Uğrayıp gösteririm kendimi” diyorum.
“Aman hep öyle derler sonra kimse uğramaz” diyor.
Gerçekten de öyle oluyor...
|