mesaj kaygısı arsenik gibidir, öldürür..


                                                                                            

Huysuz Orta Yaşlı
sıyrık balata
deli kızın türküsü
pe®sona g®ata
Adam Legal
Muamma Hanim
de-ga-je
Hakkı Devrim
Huysuz Velet
Sabah Rüzgarı
GvZ
Arzu'nun Seyir Defteri

Anasayfa

site haritası | fasıl | slayt | depo
ŞİİR KÖŞESİ
"BU SATIRLARIN YAZARI" arşivi

Copyright © 2005 özgürce.net
Tüm yazıların yayın hakkı yazarlarına aittir.
IE 5.0 +, Mozilla Firefox 1.0 +, 1024X768 çözünürlük..
Yoksa karışmayız..

 

 



24/07/2007

 


MUAMMA HASTANEDE - 1

 

Kasım 2006’dan beri hayatım çok değişti. Beni tanıyanlar konuya biraz hakimler. Malumunuz şişkoluktan çatlamak ve de patlamak üzereyken radikal bir karar alarak mideme kelepçe taktırmaya karar verdim. Tabii söz konusu olan “ben” olunca arkasından bir sürü garip olay yaşanması da kaçınılmaz. Bir arkadaşımın dediği gibi “senin içinde olduğun bir durumda herşey yolunda gitseydi şaşardım zaten”.

Kararı vermek çok zor oldu benim için. Ne de olsa tüm hayatımı etkileyecek bir karardı bu. Üstelik dünyanın parasını harcamak zorundaydım ki aldığım maaş yapılacak ameliyatın sadece hasta odasından ameliyathane kapısına kadar olan yolculuk kısmını karşılamaya yeterdi. Sağolsun ablamlar imdadıma yetiştiler.

Aslında önce mide balonunu deneyelim dedik. Sonuçta bu işlemde ameliyat olmuyorsun. Endoskopiyle mideye balonu yerleştirip, içine sıvı dolduruyorlar. 6 ay midede bu balonla yaşıyorsun. Tabii midede halihazırda yer kaplayan bir kitle olduğu için az yemek yiyorsun, kilo veriyosun vs. Ancak zaman kısıtı var. 6 ay sonra çıkartılıyor. Araştıralım dedik. İşin uzmanını bulduk. Aman nasıl uyuzcuk bir adam, nasıl kıl. “Olsun madem işinde iyi, bir anlatsın bakalım” dedik. Anlattı, anlattı, anlattı. Dedim ki “Ya balon midemde patlarsa?”. Efendim zaten balonu mavi bir sıvı ile dolduruyorlarmış. Sızıntı filan olursa idrarının rengini takip ederek anlayabilirmişsin. Ayrıca gözde de mavilik olurmuş. Dayanamayıp ablama “aman ne güzel, gözlerim mavi mavi olucakmış” dedim. Sen doktor hışımlan bir çemkir suratıma “Tabii ki göz renginiz değişmeyecek, göz akınızdan bahsediyorum ben!” Yok ya, ciddi misin? Ablamın kahverengi gözleriyle benim kahverengi gözlerimiz buluşuyor. Kahverengi gözlerimiz “Mideme indireceği balonun bile espri anlayışı bu hıyarın espri anlayışından fazladır herhalde” diyor. Muayenehaneden çıkınca adamı sevmediğimize karar veriyoruz. “Aman işini iyi yapsın da espri anlayışı olmayan bir doktor olsun ne yapalım?”

Fakat bu arada kelepçe gündeme oturuyor. Aslında hep gündemdeydi. Ben yaklaşık 5-6 sene boyunca internetten bu obezite ameliyatlarını takip ediyordum. Gelişmeler neler, neyi nasıl yapıyorlar filan... Bir kere kelepçe daha kesin çözüm. Ama ameliyat gerek. Ameliyat olmaktan da korkuyorum çünkü anesteziyle bir kez uyursam bir daha uyamamam gibi geliyor. Ayrıca arada bu ameliyattan sonra ölen insanların hikayeleri çıkıyor gazetelerde. 2 gün doğru düzgün uyuyamıyorum. Bir balon diyorum, bir kelepçe diyorum. Ailem kararı bana bırakıyor. Ben hangisini istersem o kararı destekleyecekler. O kadar zor ki. “Ya balon çıktıktan sonra tekrar kilo alırsam deyip kelepçede karar kılıyorum.” Karar vermenin rahatlığı ile uyuyorum. Sonra birden gözlerim açılıyor “ya o gazetede okuduklarım gibi ölürsem” diye düşünüp karar değiştiriyorum. Bir öyle bir böyle derken en sonunda “Allahım ben karar veremiyorum ne olur bir işaret gönder bana, ne yapmalıyım?” diye dua ediyorum. Derken ertesi sabah doktor bir arkadaşım arıyor. Bir konferansta tanıştığı ve kendisi de mide balonu uygulayan bir doktorun kendi kızına kelepçe taktırttığını anlatıyor.

Ertesi akşam Discovery Channel’da obezite ameliyatlarıyla ilgili bir belgesel çıkıyor karşıma. “Tamam” diyorum” bunlar beklediğim işaretler”. Ben kelepçe ameliyatı olacağım. Zaten baloncu doktor da sevimsiz bir adamdı!

“Bu işi en iyi kim yapıyor?” diye araştırıyoruz. Sürekli iki isim çıkıyor karşımıza. Bir tanesini kafadan eliyorum çünkü adamın basına yansımış iki vakası var. İkisi de kelepçe ameliyatından sonra ölmüşler. “Bu kadar da körü körüne gidemem bu adama” diyorum. Diğer ismi araştırmaya başlıyoruz. İnternet’ten, doktor arkadaşlarımızdan, onların doktor arkadaşlarından, sağlık sektöründe çalışan başka arkadaşlarımızdan bu doktorun bu işin en iyisi olduğunu öğreniyoruz. Bir numara. Çapa’da profesör. En iyisi. En mükemmeli.En doğrusu. Randevu alıp görüşmeye gidiyorum.

Acayip tatlı biri. Esprili, görüşme boyunca gülüyoruz, eğleniyoruz. Aklıma gelen her soruyu bir kağıda not etmişim, ben soruyorum o cevaplıyor. “Ben” diyorum, “kontrolünü kaybetmekten çok korkan bir insanım, narkoz vereceksiniz, o arada neler olacak, ben şimdi....” “Sen hiç merak etme, ben videoya çeker sana seyrettiririm kaçırdıklarını” diye sözümü kesiyor. Önemli olanın kelepçe olmadığını anlatıyor. O sadece bir araç. Yemeyi kontrol etmeyi sağlayacak. Çok çiğnemeyi öğretecek. Seçici davranmaya, her bulduğunu ağzına tıkıştırmamaya neden olacak. Beyninin hazır olması lazım. Yoksa kelepçe bir işe yaramaz. Örnek veriyor: Bir hastasının çikolata eritip içtiğini, başka bir hastasının kilolarca dondurma yediğini anlatıyor. Kelepçenin onlarda işe yaramadığını söylüyor. “Hayatın tamamen değişecek, hazır  mısın?” diye soruyor. Hazırım. Hem de hiç olmadığım kadar.

Bütün endişelerimden arınmış bir halde ayrılıyorum yanından. Herşey yolunda görünüyor. Ameliyat olacağım. Süper bir doktorum var. Ameliyatı laparoskopik olarak yapacak. Yani küçücük 3-4 kesik/delik dışında bir iz olmayacak. Sadece bir gece hastanede kalacağım. İki gün dinlenip sonra işe döneceğim. Son derece basit. Her şey çok güzel olacak.

17 Kasım Cuma günü saat 10:00’da ameliyata gireceğim. Sabah annem ve ablamla hastaneye gidiyoruz. Rujumu sürerken annem “Ne yapıyorsun yahu?” diyor. “Ruj sürüyorum” diyorum. Annem gözleriyle “Salak kızım ameliyata gidiyorsun baloya değil” diyor. Ben de gözlerimle “Ölüceksem güzel öleyim bari” diyorum. O da “La havle...” diyor.

Hastane odasında acayip gerilmiş durumdayım. Doktor gecikiyor, gecikiyor, gecikiyor. Zaten ameliyat elbisesi üzerime dar ve kısa gelmiş, kaba etlerim neredeyse ortada, kumaşı çekiştirip duruyorum. “Ayılırken abuk sabuk konuşmam inşallah” diye düşünüyorum. Saat 14:00’te doktor geliyor. “Hadi bakalım” diyor. Ne hadi bakalımı? Hazır değilim ben galiba. Bir dakika vaz mı geçsem? Derken hastabakıcı sedyeyle içeri giriyor. “Dokunmayın ben kendim yatarım oraya” diyorum. Ameliyat sonrası beni nasıl taşıyacak bunlar? Vinç getirmeleri lazım. Hay allah. Göbekleri düşecek adamcıkların. Hastabakıcı aklınca beni sakinleştirmeye çalışıyor. Kaç yaşındasın, ne iş yapıyorsun? Bankada mı çalışıyorsun? Hangi banka? Neee o banka mı? Bizim bankadan kredi kartı varmışmış, bir sürü sorun yaşamışmış, avukatlık olmuşmuş, bir daha çalışmayacakmışmış, zaten bilmemnesi de kötüymüş... Ohh Allahım zatem gerim gerim gerilmişim... “Bunları sonra konuşsak olmaz mı?” diye soruyorum. Anestezi uzmanı “hoşgeldiniz” diyor. Hoşbulmaya çalışıyorum ama olmuyor. Bir şeyler yapıyor. Daha önce deneyim yaşayanlar bana 10’dan ya da 100’den geriye saydıracaklarını söylemişlerdi. Saymaya hazır bekliyorum. Doktor “İyi misin?” diye soruyor. “Bilmem, iyi olmam gerekir herhalde” diye cevap veriyorum. Ne zaman geriye doğru sayacağım acaba diye aklımdan geçiriyor ve sonrasını hatırlamıyorum.

Gözümü bir açıyorum asansördeyim, bir açıyorum odadayım. Ağlıyorum, canım acıyor. Sedyeden kaldırıp, yatağa yatırıyorlar. “Siz taşıyamazsınız, ben kendim geçerim” diyorum. Daha doğrusu dediğimi sanıyorum. Meğer dememişim. Çok üşüyorum. Arkdaşım Ebru B. gelmiş. “Ameliyathane soğuk olur, üşümüş olabilir, üstünü örtsek” diyor. Zaten beni en iyi anlayanlardandır o. Annemin sesini de duyuyorum ama en çok Ebru’nunki geliyor kulağıma. Sonra gitmesi gerektiğini söyleyip öpüyor beni.

Bir uyanıyorum çiçekler gelmiş. Tekrar dalıyorum. Uyandığımda artık kendimdeyim, aileden herkes orada. Sonra Özlen geliyor, elinde çiçeklerle. Annem refakatçi. Gece fena geçmiyor. İki bardak su hakkım var. Bir bardağını bile tamamen içemiyorum. Ertesi sabah ablamlar beni almaya geliyor. Taburcu olmak için doktoru bekliyoruz. Bu arada kahvaltım geliyor. Çay ve bisküvi. Bir bisküvi ve yarım bardak çaydan sonra kusuyorum. Ama iyiyim. Rahatlıyorum. Öğleye doğru doktor geliyor. “İyisin, iyisin” diyor. İç organlarım da son derece iyi durumdaymış. Tüm yağlanma yüzeydeymiş, işim çok kolaymış. Her gün mutlaka 2 litre sıvı içmeliymişim. İlk bir-iki hafta sadece dilim ve damağım arasında ezebileceğim şeyleri yiyebilirmişim. Püre ağırlıklı olsunmuş. Sonra yavaş yavaş normal sebze yemeklerine, sonra balık, sonra tavuk ancak 6 ay sonra kırmızı et...Teşekkürler doktor. Gerçi bir gariplik var ama bir türlü sormak aklıma gelmiyor. Yani ameliyat laparoskopik olacaktı ama sadece göğüs altında uzunca bir pansuman var. Neyse ben ameliyattan sağ salim çıktım ya, gerisi nasıl olsa halledilir.

Evde beni bekleyen tavuk suyuna çorba var. Biraz çorba içip yatağıma yattım mı süper olacak. Hastabakıcı “Bir sene sonra manken gibi olacaksın” diye beni uğurluyor. “Uğrayıp gösteririm kendimi” diyorum. “Aman hep öyle derler sonra kimse uğramaz” diyor.

Gerçekten de öyle oluyor...

 





 

 


Eski Muamma Hanım Yazıları

 

27/06/2003

03/08/2004

17/07/2005

02/07/2003

07/09/2004

04/08/2005

07/07/2003

09/11/2004

09/09/2005

09/07/2003

24/12/2004

19/09/2005

21/07/2003

10/01/2005

30/09/1005

08/08/2003

15/02/2005

12/12/2005

03/09/2003

28/02/2005

09/01/2006

03/11/2003

03/04/2005

22/02/2006

04/12/2003

07/04/2005

04/08/2006

25/12/2003

12/04/2005

24/08/2006

09/02/2004

19/04/2005

12/09/2006

09/03/2004

27/04/2005

01/10/2006

09/04/2004

02/06/2005

28/12/2006

05/05/2004

10/06/2005

04/02/2007

28/06/2004

06/07/2005