19/04/2005
Yazı Dizisi :
MOSKOVA
ÖNCESİNDE,
SIRASINDA, SONRASINDA
(Görmemişin yurt
dışına çıkacağı tutmuş!)
SIRASINDA 3
Sabah “Evgeny yarışmadı” diyerek gözümü açıyorum. Arkadaşıma
günaydın diyorum ama kuşlar, çiçekler, böcekler ve çizgili
boxer’lı komşu amca bugün başlarının çaresine baksınlar. Hiç bir
şey umurumda değil. Ayaklarım ağrıyor. Moralim bozuk. Evde su
kalmamış. Sodaları içiyoruz. Bugün evdeyiz. Akşam hem Buz Dansı
yarışmaları var hem de St Petersburg’a gideceğiz. Kuzen
yarışmaların yapıldığı salonla tren istasyonunun arasının uzak
olduğunu ve yarışmadan sonra en son trene bile
yetişemeyebileceğimizi söylüyor. İkisinden birinden vazgeçmek
durumundayız. Benim için karar vermek zor olmuyor. Bütün hevesim
kaçmış zaten. Arkadaşım da St Petersburg’u tercih ediyor. Günü
dinlenerek ve anlamadığımız bir dilde yayın yapan TV’yi
izleyerek geçiriyoruz. “Çok mu bağımlı hale gelmişiz televizyona
acaba?” diye düşünüyorum. Yoksa gün boyu dinlersek bir anda
Rusça’yı anlamaya başlayacağımıza mı inanıyoruz içten içe?
Bilmiyorum. Kafa yormak istemiyorum. Evgeny yarışmadı.
Akşam üzeri bu sefer daha iyi durumda olan bir otobüsle
Moskova’ya gidiyoruz. Artık dört bayanız. Yanımızda “St
Petersburg’u çok iyi bildiğini” söylediği için geldiğini
düşündüğümüz S... de var. D...’nin yengesi. Tren garına
geldiğimizde pasaportlarımızı çıkarıp D...’ye veriyoruz ki
biletlerimizi alabilsin. Burada böyle. Neredeyse müze girişinde
bile pasaport kontrolü yapacaklar. Hatta uçak biletimizi de
yanımızda taşıyoruz çünkü polis, canı çekti mi çevirip
belgelerimizi görmek isteyebilir. Başımız derde girmesin diye
pasaport, uçak bileti, kalmasak bile otel rezervasyon formu (3
günden çok kalacaksanız mecburi) ve ülkeden çıkarken teslim
etmemiz gereken göçmen kağıdı hep yanımızda. Benim gibi
paranoyak olup, çantaya sıkı sıkı yapışmaya ve günde elli defa
belgelerim tamam mı diye kontrol etmeye kalkınca iş iyice
çekilmez oluyor tabii. Moral bozukluğu, soğuk, D... ve S...’nin
hiç bir açıklama yapmadan bizi oradan oraya sürüklemeleri
sinirlemizi (en çok da benimki) geriyor. Durum ne olursa olsun
önce kendi aralarında konuşuyorlar ve “ne oluyor?” diye
sormadığımız sürece bir açıklama yapmıyorlar. “Buraya gidiyoruz,
oradan alacağız, şu saat geçerli” gibi kısa, öz ve anlaşılmayan
iki kelimelik anlatımlarla şuursuzca oradan oraya koşturuyoruz.
Biletleri alacağımız sırada S... ortadan kayboluyor. Sıramızı
mecburen başkalarına verip onu aramaya başlıyoruz. Çünkü onun da
pasaportu gerekli. Kısacası mazeretim var asabiyim ben! Sonunda
21:30 trenine bilet alıyoruz. D... üzerinde yazılı kalkış
saatini bile çözemediğimiz biletleri elimize tutuşturuyor.
Yaşasın kiril alfabesi! Gelmeden Rusça öğrenmediğime bir kez
daha pişman oluyorum! Onlar önde biz arkada 11. vagonu
buluyoruz. Görevliye pasaportlarımızla birlikte biletleri
uzatıyoruz ve arkadaşımla benim 4. vagonda olmamız gerektiğini
söylüyorlar. Anlamadığımız dilde tartışma başlıyor. D...
hepimizin 11. vagonda olması gerektiğini söylüyor(muş). Ancak
görevli bizi kompartımana almak istemiyor. Yardımcı olmaya da
gönüllü değil. Çünkü o sadece 11. vagondan sorumlu. Öbür
vagonlar ve o vagonlara ait yolcular onu ilgilendirmiyor
(D...’nin yaptığı açıklama bu). Trenin hareket saatine 6-7
dakika var. Yalvar yakar içeri girip D... önde ben ve arkadaşım
arkada 4. vagona ilerliyoruz. Koridorlarda sigara ve bira içen
bir sürü insan var. Her yer leş gibi ve dökülüyor. Geçtiğimiz
her vagon bir öncekinden daha berbat bir halde. 4. vagonun
kapısını açtığımızda karşılaştığımız manzara korkunç. Önce ağır
kokuyla sarsılıyoruz. İğne atsan yere düşmez bir kalabalık var.
Herkes bir ağızdan konuşuyor. Bölmelerde ilk başta kitaplık
görüntüsü veren! raflar var. Sonradan bunların aslında yatak
olduğunu, uyuyacağımız zaman da çalınmasın diye ayakkabılarımızı
göğsümüze koyup bunlara uzanmamız gerektiğini filan öğreniyoruz.
Bu arada şu kadarını belirteyim, “aaa dışarda tuvalete giremem”,
“oraya kimbilir kaç kişi kafasını koymuştur” filan tarzı
titizliklerim hiç yoktur. Ortama uyum sağlar, şartlar ne
kadarını veriyorsa o kadarını alırım. Ama bir yere kadar! Diğer
ikisine dönüp “trenden ineceğimi, St Petersburg’dan
vazgeçtiğimi” söylüyorum. Sekiz saat orada kalmam mümkün değil!
Arkadaşımın yüzü allak bullak. Bu arada tren hareket etmeye
başlıyor. Ben daha fazla hızlanmadan kendimizi trenden
atabileceğimizi söylüyorum. D... çaresizlikle” siz 11. vagonda
kalırsınız biz S... ile burada kalırız” diyor. Her ne kadar bir
bilet almayı beceremedi diye kendisine kızgın olsam da bu
değişikliğe razı değilim. Çünkü ne bizim, ne de bizim yüzümüzden
başkasının böyle bir yerde kalmasına gözyummam mümkün değil.
Tamam yol sekiz saat sürecek ama ben koridorda giderim diye
düşünüyorum. D... önde arkadaşımla ben arkada geldiğimiz yoldan
geriye 11. vagona doğru yürüyoruz. Arkadaşım sinirden
kıkırdamaya başlayıp, gecemize neşe katıyor! Dün akşam kuzeni
öldürmediğime göre bu akşam da arkadaşımı öldürmem herhalde diye
düşünüyorum. Ama hiç bir şeyden emin değilim. Aradaki
vagonlardan birinde başka bir görevli tarafından durduruluyoruz.
Ona da derdimizi anlatıyoruz. Biletlere bakan adam “bu
biletlerin tarihi yanlış” diyor (muş). Öbür biletleri veriyoruz.
Meğer gidiş biletleri diye dönüş biletimizi göstermişiz. Yani
biz de 11. vagondayız. Arkadaşımın kıkırdaması artıyor. Ben
içimden D...’ye söyleniyorum. Hadi biz kiril alfabesi
bilmiyoruz, o biletin üzerindeki hiç bir şeyi anlamıyoruz, peki
ya sen? Sen de hiç bakmadın mı? Peki 11. vagon görevlisi neyi
inceledi de göremedi bu hatayı? Neyse 11. vagona geliyoruz.
Herşey bitti mi? Ha ha ha! Tabii ki hayır. Bu sefer de hepimizi
farklı kompartımanlara verdiklerini öğreniyoruz. Ve benim
kompartıman arkadaşlarım 3 tane adam!!! Üstelik ranzanın üst
katını vermişler. Tanımadığım ve koridorlarda ellerinde bira
şişeleriyle gezen adamlara bakarak haklarında bir önyargım olan
3 adamla aynı kompartımanda gitmeyi kabul etsem bile üst yatağa
çıkmam hem fiziksel hem psikolojik olarak mümkün değil.
Önümüzdeki 8 saati koridorda geçirmeye karar veriyorum. D... tüm
kompartımanlara girip herkesle konuşuyor ve insanları yer
değiştirmeye ikna etmeye çalışıyor. Katıksız bir hainlikle
“koştur bakalım” diye içimden geçiriyorum. Zamanında biletleri
alırken dikkatli olsaydı şimdi bunlar olmayacaktı. Aslında
biliyorum ki kızcağız işvereni durumundaki kuzenime karşı zor
durumda kalmamak için taleplerimiz karşılamak üzere çırpınıyor.
Bu benim üzüleceğim bir durum ama o kadar sinirliyim ki daha
sonra üzülmeye karar veriyorum. Tüm bunlar olurken koridorda
üzerinde boxer ve pembe terlikleriyle bira içerek bizi seyreden
adam için nasıl bir tepki vermeliyim acaba? Arkadaşım
kıkırdamaya devam ediyor. Acaba suratına bir tokat indirsem mi?
Çünkü yarı sinir krizi geçirir vaziyette. Fakat o kadar
öfkeliyim ve canım sıkkın ki vurdum mu suratını dağıtırım, o
yüzden onu kendi haline bırakıyorum. Sonuçta birileri başka
birileriyle yer değiştirmeyi kabul ediyor. Arkadaşımı bayanların
olduğu bir kompartımana yerleştiriyoruz. S... zaten başka bir
kompartımanda. Benim kompartımandan da bir kişi başka bir yere
geçince D... ile içeri giriyoruz. İçerdeki adamlardan biri üst
yatağa çıkmayı kabul ediyor. Seviniyorum ama fazla değil. Çünkü
D... de yukarı yatakta yatamayacağını söylediği için alt yatağın
bir ucuna o diğer ucuna ben yerleşiyoruz. Tabii yatak dediğim
şeyin eni taş çatlasa 75 cm. Boyu da benim boyumdan biraz uzun
işte. İki gündür bize çevirmenlik yapıyor ama yine bana yabancı
olan biriyle aynı sırayı, yabancı iki adamla da aynı
kompartımanı sekiz saat süre paylaşacak olmaktan hiç memnun
değilim. Muhtemelen onlar da memnun değildir. Zira
memnuniyetsizliğimden dolayı karşımdakini konuşmadan da huzursuz
etme yeteneğim var ve o sırada bu yeteneğimi son damlasına kadar
kullanıyorum. Beni agresif köpek Kont beni!. İçerisi çok sıcak,
kafamı yaslayabileceğim yerde üst yatağı destekleyen demirler
var, kitap okumak istiyorum ama ışık yeterli değil. Bir ara
yukarıdan uzanan çıplak bir kol görüyoruz. Masadan suyunu alıyor
ve geri çekiliyor. Bu sefer de D... kıkırdamaya başlıyor.
Hepsinin siniri bozuk gerekçesiyle kendilerine getirmek adına
bütün treni tokatlayabilirim. Bari uyumaya çalışayım diye
gözlerimi kapatıyorum. Ancak iki dakika sonra çıplak kolun
sahibi çıplak beline kadar sarkarak ışığı kapatmak istediğine
dair bir takım işaretler yapıyor. Karşılığında “aaaamaaaan ne
yaparsan yap” gibi bir işaret yapıyorum. Hareketlerime gıcık
olup, aşağıya atlayıp benimle kavga eder belki diye ümitle
bekliyorum ama uyumayı tercih ediyor. Haksızlık ediyorum
biliyorum ama yine de “sinir herif” diye söyleniyorum.
Tren sabah 5:30’da St Petersburg’a varıyor. Bir an önce kendimi
dışarı atma isteğiyle hemen ayağa fırlayıp montumu giyiyorum.
Kafamı çevirmemle yarı beline kadar çıplak yatan üst kat
kompartmandaşımın yarı belinden aşağısının da çıplak olduğunu
görüyorum. Aileme ve arkadaşılarıma anlatırken ve şu an yazarken
kahkahalarla güldüğüm, son derece de komik olduğunu düşündüğüm
bu durum nedense o sırada bende avazım çıktığı kadar bağırma
isteği uyandıryor. “Allahım, sen şu kulunun katil olmasına izin
verme” dualarıyla trenden iniyoruz. İnmemizle taş olmamız, hayır
buzdan birer heykel olmamız bir oluyor. Sıcaklık sıfırın altında
25 derece filan. Ciğerlerimiz büzüşerek bekleme salonuna
atıyoruz kendimizi. En azından iki saat daha buradayız.
Arkadaşımla tuvalet aramak için tekrar dışarı çıkıyoruz. Artık
Rusça tuvalet nasıl yazılır öğrendiğimiz için rahatız. Tuvalet
yazan tabelayı görüyoruz. Üstelik altında “ladies room only”
diye bir İngilizce yazı var. Bu yazıdan yola çıkarak bayanlar
tuvaletini bulduğumuza inanıyoruz. İnanmak başarmanın yarısıdır
derler ama bu söz, bu ülkede, bizim için geçerli değil. Görevli
bayan bizi içeri almamak için direniyor ancak nedenini
anlamadığımız için biz ödememiz gereken 10 rubleyi uzatıp
direniyoruz. En sonunda bizi arkalardaki bir bölmeye götürüyor.
“Manyak kadın” diye söyleniyoruz. Muhtemelen kadın da bizim için
aynı şeyi söylüyor. Ellerimi yıkarken içeri girip çıkanların hep
erkek olması dikkatimi çekiyor. “Unisex tuvalet” galiba diyorum.
Fakat unisex olamayacak kadar çok erkek var içerde. Kadın olarak
da sadece biz! Anlıyoruz ki girişinde “ladies room only” yazılı
tabelası olan tuvalet aslında erkekler tuvaleti. Ama artık biz
de aşmışız, en az onlar kadar rahatız. Gülüp, dışarı çıkıyoruz.
8:00’e kadar bekleme salonunda birbirimize yaslanıp uyukluyoruz.
Fazla yayılmamaya hele hele uzanır vaziyete gelmemeye
çalışıyoruz. Çünkü uzanıp uyuyanlar görevliler tarafından sert
bir şekilde dürtülerek ve azarlanarak uyandırılıyor. Sonunda
istasyondan ayrılıp, şehir merkezine ilerliyoruz. Hava o kadar
soğuk ki yürüyerek dolaşmak hiç birimizin tercihi değil. Bu
arada çevirmenlerimizle aramızda şu konuşma geçiyor:
S.. : Nereye gitmek istersiniz?
Muamma : Nasıl yani?
S.. : Nereye gidelim şimdi? Nereyi gezmek istiyorsunuz?
Muamma : Burayı çok iyi bildiğini söyleyen sendin, senin öneride
bulunman daha doğru olmaz mı?
S.. : Ben hiç St Petersburg’a gelmedim.
Muamma : Nasıl gelmedin? Çok iyi biliyorum demiştin ya...
S: Yoo demedim.
Muamma : La havle...
Arkadaşım dişlerinin arasından “Ben de duydum. StPetersburg’u
iyi bilirim dedi” diyor. Doğuma hazırlanır gibi derin derin
nefesler alıp duruyorum. Biliyorum huysuz, geçimsiz, gıcık,
nefret edilesi bir portre çiziyorum ama herşey o kadar yolunda
gitmiyor ki kendime hakim olamıyorum. Mesela bir gün önce Evgeny
yarışmış olsaydı, o sırada yaşadıklarıma şimdi olduğu gibi
gülerek tepki verirdim. Ya da D... ve S... sadece kendi
aralarında konuşup, açıklama yapmadan oradan oraya
koşturmasalardı bizi, ya da vagon görevlisi biraz güleryüz ve
ilgi göstermiş olsaydı ne kompartımanda tanımadığım insanlarla
yolculuk etmek, ne S...’nin şehri bilmiyor olması bana bu kadar
koymazdı. D... şehir içi gezi turları yapan otobüsler olduğunu
ve onlarla gezebileceğimizi söylüyor. Bu otobüslerin kalktığı
yeri buluyoruz. Ancak gişe daha açılmamış. Camekanda asılı
listelerden 1 ve 3 saatlik şehir turu olduğunu öğreniyoruz. Bir
de 5 saat süren şehirin dışına da çıkan bir tur var ancak o çok
pahalı. 3 saatlik turda karar kılıyoruz ve gişe açılana kadar
bir cafede kahvaltı etmeye gidiyoruz. Nihayet gözümüzü,
gönlümüzü açan bir yer. Kocaman, pufuduk poğaçalar ağzımızın
suyunu akıtıyor. Gözüme kestirdiğime elimi uzatıp hevesle“bu
ne’li?” diye soruyorum, “balıklı pirinçli”ymiş, hemen elimi geri
çekip yanındakini soruyorum. O da “yumurtalı pirinçli”ymiş.
Kahvaltı etme ihtimali hızla avucumdan kayıp giderken son kez
şansımı deniyorum. Heeyooo bu sefer tamamdır! Sade ve sadece
patatesli olan poğaçamı, en değerli varlığım gibi taşıyıp masaya
getiriyorum. Tarkan’ın “Kuzu Kuzu”su eşliğinde kahvaltımızı
yapıyoruz.
Kahvaltıdan sonra gişeye geliyoruz. Hah niye yolunda gitsin ki
işimiz? 3 saatlik tur, o gün iptal edilmiş. Sadece 1 saatlik ve
5 saatlik olan var. Bir saat çok az. Üstelik tüm gün buradayız.
Dönüş treni 23:00’de. O saate kadar, bu soğukta nasıl vakit
geçireceğiz? 5 saatlik tur çok pahalı. Kızlar o kadar para
veremeyiz diyorlar. D... son derece parlak bir fikir ortaya
atıyor: “siz gidin, 5 saat sonra burada buluşuruz!”. “Niye biz
düşünemedik ki bunu?” diyorum. Turlarda anlatım Rusça yapılıyor.
Biz Rusça bilmiyoruz. Sizin gelme nedeniniz bize çeviri yapmak
ama biz tura sizsiz katılalım! 1 saatlik tura katılmaya karar
veriyoruz. Onun da başlamasına bir saatten fazla var. Vakit
geçirmek için şehir içi otobüslerden birine biniyor, son durağa
kadar gidip, tekrar aynı otobüsle geri dönüyoruz. Sanırım otobüs
şöförü tarafından da “gerizekalı” ya da “manyak” sınıfına
konuyoruz. Bakışları öyle söylüyor.
Rus turistlerle birlikte güzel bir otobüse doluşup şehir turuna
başlıyoruz. St Petersburg muhteşem güzellikte bir yer. Hangi
binaya baksan ağzın açık kalıyor. Her adımı tarih neredeyse.
D...’nin bana, S...’nin de arkadaşıma çeviri yapmasına karar
veriyoruz. S... “ben buraları çok iyi bilirim” diyor. Höö? Ben,
uykusuzluktan beynimin sulandığını, algılamamın karman çorman
olduğunu düşünüyorum. Arkadaşımla birbirimize bakıp “aslında
hepsi kamera şakası” diyoruz. “E hani bilmiyordun!” “Yoo, çok
iyi bilirim St Petersburg’u!” Özet olarak S... gerçekten de St
Petersburg’a hiç gelmemiş. Ama burayla ilgili bir sürü kitap
okumuş. Biliyorum demekten kastı oymuş.
Aslında bu işin, yani anında çeviri yapmanın son derece zor
olduğunu biliyorum. Üstelik Rus rehber nefes almadan konuşuyor.
Benim istediğim de kelime kelime çeviri değil zaten. Ama
geçtiğimiz bina ne binası, ne olmuş, ne bitmiş, kısaca
özetlemesini bekliyorum D...’nin. Rehber konuştukça konuşuyor
ama D...’de tık yok. “Ne diyor?” diye soruyorum. “Taş altı ton
ağırlığındaymış, hiç bir şeyden destek almadan, bu ağırlıkla
duruyormuş” diyor. “Hangi taş?” diyorum. “Hani geçtik ya
önünden” diyor. “Ne zaman?” diyorum. “işte 5-10 dakika önce”
diyor. Gözlerimi kırpıştırıp, “kuzen ve arkadaş katili olmadım
ama çevirmen katili olabilirim belki de” diye düşünüyorum. Bütün
gezi bu tarzda, toplam 15 cümleden ibaret bir anlatımla geçiyor.
Allahtan arkadaşım daha şanslı, çünkü S...’nin okuduğu kitaplar
işe yaramış ve ona bir sürü şey anlatmış. Benim anladıklarım ise
özetle şu: Çar Petro'nun (Deli Petro)talimatıyla Neva Nehri
üzerindeki bataklıklar kurutularak, yaklaşık 40 ada üzerinde
kurulmuş. Bu amaç uğruna binlerce insan ölmüş. Bu yüzden St
Petersburg’un insan kemiklerinin üzerine kurulu bir şehir olduğu
söylenirmiş. Rusya’nın “Batı’ya açılan Penceresi” olmuş bu
şehir. Nehirdeki kanalları birbirine bağlayan yaklaşık 300 köprü
varmış. Nehir gezisi de çok güzel olurmuş ancak biz oradayken
nehirin %90’ı donmuştu. Bu muhteşem şehirle ilgili bir çok
bilgiyi daha sonra “haa orası demek burasıymış” diyerek
internetten edindim!
Gezi bitiyor ama önümüzde daha 10 saat var. Yürüyerek dolaşmaya
başlıyoruz. Ancak dediğim gibi o kadar soğuk ki, takırdamadan
adım atmamız mümkün değil. Yüzüme koruyucu olarak sürdüğüm
Bepanthene ve vazelin (şaka değil), bir saat içinde etkisini
kaybediyor. Kar yağmaya başlıyor. Kah alışveriş merkezlerinde,
kah cafelerde oturup vakit geçiriyoruz. Arkadaşım da ben de bu
şehirin hakkını veremediğimiz için üzgünüz. Fırsat bulup tekrar
gelmek istiyoruz. Ama bu sefer daha sıcak bir mevsimde. Mesela
Haziran ayına doğru St. Petersburg'un ünlü "beyaz geceler"i
başlıyormuş. Bu süreçte, hava iki saat süreyle sadece alaca
karanlık oluyormuş. Evet, daha donanımlı, daha organize ve daha
iyi bilen birileri eşliğinde tekrar gelmek şart buraya.
Dönüşte bindiğimiz tren çok çok daha yeni ve temiz. Bu sefer
arkadaşımla aynı kompartmandayız. Yine tanımadığımız iki kişi
var, ikisi de bayan. Zaten o kadar yorgun ve uykususuz ki hiç
bir şey umurumuzda değil. Kafamı yastığa koyar koymaz kendimden
geçiyorum. Uyandığımda Moskova’dayız.
Kuzen bizi karşılıyor. Çevirmenlerimizden ayrılıyoruz. Önce
kahvaltı yapıyoruz. Ertesi gün döneceğimiz için hediyeleri
tamamlamak üzere alışveriş merkezine gidiyoruz. Kuzenin bir
tanıdığı bizi arabayla alıp önce Luzhniki’deki salona sonra da
eve götürecek. O yüzden çok mutluyuz. Yaşasın sorunsuz ulaşım!
Kendimizi votka şişelerinin olduğu reyona atıyoruz. Alışverişten
sonra Gala Programını seyretmek üzere yola koyuluyoruz.
Gösteriler çok güzel. Her branşta ilk beşe girenlerin şovları
var. Ama benim için fazla bir şey ifade etmiyor. Çünkü –hep
birlikte tekrarlayalım- “Evgeny yok”.
Eve döndüğümüzde duş alıp, yemek yiyoruz ve bavul toplamaya
başlıyoruz. Allahım! Bavulum soğuktan küçülmüş! Bir sürü şey
dışarıda kalıyor. Bu kadar çok alışveriş yapmış olamam. Hepi
topu 5-6 tane buzdolabı mıknatısı, 6 tane değişik boylarda
matruşka, 6 şişe votka, 10 kutu çikolata, minicik minicik
iğneler, kalemler, çaylar ve freeshoptan aldığım 4-5 şişe parfüm
ve 2 karton sigara ve bir iki şey daha. Hayır efendim! Tabii ki
hepsini kendime almadım! Gerekli dağılımı yaptıktan sonra elimde
kala kala sadece bir şişe vokta ve bir tane matruşka kaldı. Bir
de parfüm, bir de çikolata, bir de iğne, bir de oyun kartları.
Ha bir de havyar. Neyse, kuzenin verdiği ufak çantaya açıkta
kalanları tıkıyorum. Artık hazırız. Yarın öğle saatlerinde
Türkiye’ye dönmek üzere uçağa binmiş olacağız.
Durum değerlendirmesine çok girmeden uyuyoruz. Vay be 5 gün ne
çabuk geçti...
|