
17/07/2005
Veysel Bey
Veysel Bey aslında yaşını başını almış, çoktan emekliliğe hak
kazanmış biriydi. Gelin görün ki ne saçlarına düşen aklar, ne de
torun torba sahibi olmak onun enerjisini azaltmıştı. Saçındaki
aklara bakmayın, dışarıdan bakan biri olduğundan en az 10 yaş
daha genç olduğunu düşünürdü. Karısının ısrarlarına rağmen bir
türlü çalışmaktan vazgeçmiyordu. Kenara köşeye çekilmek ona göre
bir şey değildi. Hem çalışmaktan şikayeti de yoktu.
Bir sürü
insanla mı uğraşması gerekiyor? Uğraşırdı. Mesaiye mi kalması
gerekiyor? Kalırdı. Onlarca mesaj, yazı mı yazılacak, belge mi
hazırlanacak? Hepsini yapardı. Tamam, zaman zaman şikayet ettiği
şeyler de olurdu, olmaz değildi. Ama iş ortamı işte, kim tam
anlamıyla ve her zaman mutlu ki?
Veysel Bey’in
iş arkadaşlarıyla da sorunları yoktu. Ufak tefek fikir
ayrılıkları dışında kimseyle tartışmaz, eğlenceli ve keyifli bir
ortam için çaba gösterirdi. Kısacası işi ve işyeriyle ilgili
öyle aman aman bir sorunu yoktu.
Ama işe
gelirken kullandığı servis Veysel Bey’in kabusuydu. Her sabah
besmele çekip sağ ayağıyla bindiği araçtan, işyerine geldiğinde
“Ya sabır, ya sabır...” diyerek inerdi. Sorun servis aracında ya
şöförde, şoförün araba kullanmasında değildi. Sorun Veysel
Bey’den önce servise binenlerin koltuk sevdasındaydı. Daha
önceki duraklardan binen herkes iki kişilik koltukları tek
başına sahipleniyordu. “Yol uzun, rahat etmek herkesin hakkı ama
bu kadar da rahat olunmaz” diye düşünüyordu Veysel Bey. Servis
kendisinin bindiği durağa gelene kadar, her koltuk sırasında bir
kişi –çoğunlukla cam kenarı koltuğa- oturmuş oluyordu. Eh o
kadar yolu ayakta gidemeyeceğine göre birinden birinin yanına
oturması gerekiyordu. Gelin görün ki rahatını bozmak istemeyen
koltuk sevicileri önlemlerini almış oluyordu. Bayanlar için iş
kolaydı. Çantasını, torbasını boş olan koltuğa koymak “burada
sana yer yok, hadi başka kapıya – pardon koltuğa” demek için
yeterliydi. Torbası olmayan ya da çantası küçük olan ya da
yanındaki boş koltuğa koyacak bir şeyleri olmayanlar ise ya
gözlerini kapatıp, ağızlarını biraz açmak suretiyle uyuyor
numarasına yatıyorlardı (gerçekten uyuyanların günahına
girmeyelim) ya da derin derin düşüncelere dalmış düşünen adam
pozlarında pencereden dışarı bakıyorlardı. “Beni rahatsız etme,
bak uyuyorum” ya da “Beni rahatsız etme, bak dışarıdaki dağ,
taş, ova, bayıra bakarak evrenin sırrını çözmeye çalışıyorum”
demekti bunlar. Tabii çaprazlamasına oturanları, “Hani Türk
milleti okumayı sevmiyordu? Peki ya bunlar ne?” dedirtecek kadar
kendini kitap ya da gazeteye kaptıranları da unutmamak lazım.
İşte bütün
bunlar arasında Veysel Bey neredeyse her sabah çıldırayazıyordu.
Çünkü o servisi kullanan biri olarak hakkı olan herhangi bir
koltuğa oturma özgürlüğü yukarıda yazdığımız sebepler yüzünden
kısıtlanıyordu. Veysel Bey sinirleniyordu çünkü herkes “yanıma
kimse oturmasın” mesajı veriyordu. Sorunun kendisinde olmadığına
karar vermişti. Öyle ya, birini sevmiyorsunuzdur ya da çok
konuşuyordur veyahut kokuyordur, yanınıza oturtmak istemezsiniz.
Ama Veysel Bey çok konuşmadığını, her sabah duş alan biri olarak
kokmadığını biliyordu. Geriye kendisinden önce servise binenler
tarafından sevilmemek kalmıştı. Ama kendisinden sonra binenlerin
de aynı problemle karşılaştığını görünce bunu da listeden
çıkardı. Sorun insanların rahat, bencil ve kaba olmalarıydı.
Evet, Veysel Bey sinirleniyordu çünkü hakkı olan herhangi bir
koltuk için her sabah birilerinden izin almak zorunda kalıyordu.
“Günaydın,
müsade ederseniz oturacağım”
“Günaydınlar,
rahatsız edeceğim ama buraya oturacağım”
“Günaydın,
okumanızı bölüyorum ama burası boş onun için...”
Doğru Veysel
Bey sinirleniyordu çünkü onun bu kibar yaklaşımları bir kaş
çatış, homurdanma ya da ters bakışlarla ödüllendiriliyordu.
“Nereden çıktı şimdi bu, rahatımı kaçırdı” der gibi toparlanıp,
yer açıyorlardı. En çok da oturan kişinin şöyle bir iç çekip göz
ucuyla “başka yer yok mu?” diye bakınması kanını tepesine
çıkarıyordu. Sanki o çok mu bayılıyordu böyle bir terbiyesizin
yanına oturmaya?
Her sabah ama
her sabah oturmak için birilerinden izin almak, bir de üstüne
sanki insanları bilerek ve isteyerek rahatsız ediyormuş konumuna
düşmek gerçekten ama gerçekten çok sinirlendiriyordu Veysel
Bey’i.
Bir sabah
homurdana homurdana çantasını kucağa alıp, yanındaki koltuğa
oturmasına lütfeden! bayan belli ki “Rahatsız olsun da bir daha
benim yanımdaki koltuğa gelmesin” düşüncesiyle bacak bacak
üzerine atıp, ayakkabısını Veysel Bey’in dizine dayayınca ipler
koptu. Veysel Bey önce bir iki defa bacağını silkeleyip, durumu
kibarca yanındaki kadına hissettirmeye çalıştı. Ama baktı ki
kadının ayağını çekeceği yok dayamayıp “Hanımefendi, pantolonum
ayakkabınızı kirletebilir o yüzden arzu ederseniz ayağını çekin”
dedi. Hanımolamayanefendi kenarları aşağıya sarkmış dudaklarının
arasından “Hıh”layarak bir-iki milim yana kaydı ama yol boyunca
Veysel Bey’in pantolonunun ayakkabısını kirletmesi için ara ara
girişimde bulunmaya da devam etti.
İşte o günden
sonra Veysel Bey servise kendisinden önce binip, yer kapanlara
karşı kendince bir savaş açtı. Her sabah servise bindiğinde
yüzüne hain bir gülümseme yerleştirip, ağır ağır oturanları
süzmeye başladı. Önce yavaş yavaş koridorda yürüyor, arka
sıralara doğru ilerledikçe değişen yüz ifadelerini izliyordu Ön
sıralar tehlike geçti diyerek rahatlamış, arka sıralar tehlike
yaklaşıyor diye gerilmişken birden tekrar ön sıralara doğru
ilerliyordu. Kedinin fareyle oynadığı gibi oynuyordu onlarla.
Avını korkutmadan, darbeyi ne zaman indireceğini son ana kadar
belli etmeden, sinsi sinsi yaklaşıyordu. Belli bir sıralaması
yoktu. Bazen iki-üç gün aynı kişinin yanına oturuyordu. Dördüncü
gün kurbanı “Lanet olsun yine benim yanıma geliyor” derken onu
teğet geçip başka bir yere oturuyordu. Bazen beş gün boyunca her
defasında başka birini seçiyordu. İnsanların, kendisi servise
bindiğinde, kapıldığı endişe yüzlerine yansıdıkça Veysel Bey
daha büyük bir keyif alıyordu.
Kısacası Veysel
Bey kendinden önce servise binenlerin kabusuydu artık. Bir süre
sonra kendisinden sonra binip, benzer eziyeti yaşayan dört
kişiyi de örgütledi. Artık o sabahki kurbanının yanındaki
koltuğa kurulmuş, kendisinden sonra binenlerin sergilediği
görüntüyü seyretmek günün en keyif verici anları olmuştu.
Öğrencileriyle gurur duyuyordu. Gerçi arada sırada “Acaba kötü
bir adam mı oldum ben?” diye aklından geçirip huzursuzlanmıyor
değildi ama “Durup dururken olmadı ya, beni de çileden
çıkarmasalardı” düşüncesi vicdanını rahatlatıyordu.
Veysel bey
kendinden sonra binenlerin zaferini seyrettikten sonra savaş
kazanmış kumandan edasıyla yanına oturmak için uyandırdığı adama
gözattı. Hafifçe gelen horlama sesini duyunca “Tüh, bu gerçekten
de uyuyormuş, numara yapmıyormuş yahu” diye içinden geçirdi. “Eh
ne yapalım kurunun yanında yaş da yanar” diye düşünüp, gözlerini
kapadı.
|