12/04/2005
Yazı Dizisi :
MOSKOVA
ÖNCESİNDE,
SIRASINDA, SONRASINDA
(Görmemişin yurt
dışına çıkacağı tutmuş!)
SIRASINDA 2
Günaydın arkadaşım, günaydın kuzen, her ne kadar karın
altında kalmış olsanızda günaydın çiçekler, sizi de unutmadım
kuşlar, böcekler, kelebekler, günaydın apartman girişini sigara
dumanına boğan çizgili boxerlı komşu amca. Hepinize, hepinize
günaydın! İiiiğğğ, böyk! Neşenin, sevincin taşkınlığı da bir
yere kadar! Ne o öyle yapış yapış! Kahvaltımızı ediyor, beyaz
lahana kıvamında kat kat giyiniyor ve kuzeni beklemek üzere
kendimizi dışarı atıyoruz. Bu arada bize verilen bilgilere göre
beyaz lahana, patatesten sonra bu ülkede en çok yenilen sebze.
Marketlerde herkesin arabasında üçer beşer tane beyaz lahana
mutlaka bulunuyor. Bugün Kızıl Meydanı gezeceğiz. D.... adında
bayan bir çevirmenimiz var. Kendisi Gagavuz Türklerinden.
Kuzenin çalıştığı firmada Rusça-Türkçe çevirmenlik yapıyor.
Zaman zaman karşılıklı olarak boş boş bakışsakta çoğunlukla
anlaşılır bir Türkçesi var. Gerçi biz kendi başımızın çaresine
bakabileceğimizi iddia etmiştik(ki mümkün değilmiş, onu da
gördük!) ama kuzen ileri görüşlü biri olup, anneme “Muamma’yı
şeytan aldı götürdü, geri gelmediğine göre uygun bir fiyata
satmış olacak” dememek için D’nin yanından ayrılmamamızı
tembihliyor. Her şeyi düşünen bir kuzen her eve lazım.
Moskova’ya gitmek üzere ben diyeyim 20 siz deyin 30 yıllık bir
otobüse binip 2 saatlik yolculuğumuza başlıyoruz. Moskova’ya
gelince metro’ya biniyoruz. Moskova metro’su için ayrıca bir gün
ayırmak gerek. Tıpkı müze gezer gibi gezilecek muhteşem bir yer.
Heykeller, avizeler, duvar süslemeleri, resimler derken nereye
bakacağımızı şaşırıyoruz.
(http://www.beeflowers.com/Metro/-Startfiles-/index.htm adresine
mutlaka girip M’lerin üzerine tıklayın ki ne demek istediğimi
daha rahat anlayın). Bu arada D’yi kaybetmemeye çalışıyoruz
çünkü; bir: o kalabalıkta bir kaybedersek bir daha bulamayız,
iki: herşey ama herşey kiril alfabesi ile yazılmış ve biz rusça
bilmiyoruz yani bilinçli bir tercih yapıp, şurdan şuraya
gidemeyiz. Bu arada değinmeden geçemeyeceğim; o kalabalıkta bir
çok omuz, dirsek darbesi yedim ve ayaklarımızın üzerinden geçip
giden çok oldu ama bir tanesi dönüp “pardon” vb demedi. En
azından ben neye çarptım diye kafasını çevirip bakan bile
olmadı. Genelleme yaparak “hepsi çok kaba” demek istemiyorum ama
arada D yol sorduğu bazı kişilerden “bana ne?” tarzı yanıtlar
aldığını söylediği için bu fikre çok da uzak değilim. Neyse, tüm
şehrin altı metro. Muazzam büyüklükte bir yer. Bence çok
etkileyici. Tek olumsuz yanı -ki bunu genel olarak Moskova için
de söyleyebilirim- her yerine bir eskilik sinmiş olması. Eski
kokusu var. Ne kadar silersen sil temiz görünmeyen bir yer gibi
sanki.
Metro’nun güzelliği dışında bizi etkileyen bir başka şey de
seyahat edenlerin büyük bir çoğunluğunun kitap, dergi, gazete
okuyor olması. Yürüyen merdivenlerden inip çıkarken bile kitap
okuyan birilerini görebiliyorsunuz. Neyse Kızıl Meydan’a
geliyoruz. Hansel ve Gratel masalında gibiyiz. Nereye baksak
şekerlemelerden yapılmış binalar var! Tabii aslında haninin
koskoca Kızıl Meydanını şekerlemeden yapılmış binaları olan bir
yer olarak tanımlamak ayıp bir şey. Bu ayıbı örtelim şu halde.
Meydanın ortasında durup gözlerimizi rengarenk soğan
kubbeleriyle ünlü St Basil Katedraline dikiyoruz. Sağımızda
meydana ismini veren Kremlin’in kırmızı duvarları ve önünde
Lenin’in mozalesi var. Tam arkamızda iki kulesinin üzerinde
ikibaşlı kartallarıyla Ulusal Tarih Müzesi duruyor. Solda
Resurrection (Diriliş) Gate ve Kazan Katedrali (bu isimde bir
katedral St Petersburg’da da var), onların yanında muhteşem
kemerleriyle tarihi bir bina olan GUM (alışveriş merkezi) var.
Bunların içinden sadece St Basil Katedrali ve GUM’ı geziyoruz.
Zira 2012 yılı Olimpiyatlarına adaylıkları nedeniyle şehrin
yarısı tadilat halinde. Bu arada “olimpiyatlar için şu siteye
girip İstanbul’a oy verin” diye gelen internet mesajlarına şöyle
karşılık veriyorum: “onlar gerçekten hazırlanıyorlar, peki biz
ne yapıyoruz?” Moskova’nın hemen her yerinde, açık alanlarda,
metro girişlerinde vs olimpiyat adaylığı ile ilgili afişler,
panolar asılı. Binalar restore ediliyor. Her yerde
olimpiyatlarla ilgili bir şeyler yapılıyor! Neyse şekerlemelere,
pardon Kızıl Meydan’a geri dönelim. İlk durağımız olan St Basil
Katedrali Korkunç Ivan döneminde, kuşatma altındaki Kazan şehri
için kazandığı başarı anısına yapılmış. Söylenenlere göre Çar,
bir daha bunun gibi güzel bir bina daha yapmasın diye katedralin
mimarının kör edilmesini emretmiş. Yapsan bir dert, yapmasan bir
dert! Katedrale girip bir üst kata tırmanıyoruz. Gerçekten
tırmanıyoruz ama. Sanırım Çar katedral bitmeden mimarın gözünü
kör etti ve adam basamakları bu durumda yaptı. Basamakların
araları neredeyse bizim salatalıklar kadar yani 45cm! Acaba bu
uzunluğun bu ülke için bir ayrıcalığı mı var? Allahtan arka
taraftaki merdivenler normal de inerken bir sorun yaşamıyoruz.
Yani hop hop Muamma top Muamma olarak düşme ve yuvarlanma
maceralarıma bir yenisi eklenmiyor. Bu iyi mi bilmiyorum. Zira
farklı bir yazı konusu çıkabilirdi.
O katedral senin bu müze benim fotoğraflar çektiriyoruz. Ha bu
arada ilk defa kullandığım digital makineyi çözmek için
debelenirken caanım binaların hakkını verememiş olabilirim.
Tabii bazı resimlerde “aaa bu kim?” diye soru sorduran kel alaka
kişiler de var. Cevap tek kelimeyle “bilmiyorum”. Olay hem benim
fotoğraf çekme konudaki kabiliyetsizliğimden hem de resim
çektiren ve siz orada resim çekiyormuşsunuz hiiiiç umrunda
olmayıp olayın içine dalan bir sürü insanın olmasından
kaynaklanıyor. (Bu arada resimlerde beni göremezsiniz zira niçün
bilmiyorum web-fm benim yer aldıklarımı siteye koymamış. Ya
korkup kaçmanızı istemiyor ya da bilmiyorum işte...)Biz de bir
süre sonra ortama uyum sağlıyoruz. Dolayısıyla, muhtemelen,
tanımadığımız başka başka evlerde, tanımadığımız başka başka
insanlar baktıkları resimlerdeki bizi gösterip “bunlar kim?”
diye soruyorlar ve “bilmem, kadının biri işte” cevabını
alıyorlardır.. Neyse donan burunlarımız düşmeden çay içmek üzere
kendimizi GUM’a atıyoruz. Çok güzel bir yer. Çok da etkileyici.
Ayrıca hediyelik matruşkalarımı da buradan alıyorum. Doğal
olarak kendime aldığım matruşka aldıklarımın en güzeli oluyor.
Tam on tane içiçe geçmiş, en küçüğü yarım santim büyüklüğünde
mavili bir matruşkam var artık...

Neyse oradan çıkıp yine metroya atıyoruz kendimizi. Bir
sonraki durağımız kuzen’le buluşacağımız Arbat. Kelime olarak
arapçadan gelen ve her ne kadar anlam olarak kenarmahalle demek
olsa da alakası olmayan Arbat’a gidip, alışverişe orada devam
ediyoruz.
Sokaktaki tezgahlarda hediyelik olarak matruşka, şal, resim,
kürklü şapkalar dışında gaz maskesi, asker üniformaları filan
bulmak da mümkün.
Bu arada ismi geçen tüm mekanlarla ilgili detaylı bilgi almak
isterseniz http://www.moscow-taxi.com/sightseeing adresini
önerebilirim. Netekim ben öyle yaptım. Zira D.... bir rehber
olmadığı ve kendisi de “sadece altı senedir!” Moskova’da
bulunduğu için bize bulunduğumuz yerlerin isimlerini söylemek
dışında pek yardımcı olamadı. Mesela St Basil Katedralini
gezdiğimiz sırada Rus bir rehber yine Rus olan turistlere bir
şeyler anlatırken biz de onların yanında durmuştuk. D,
anlatılanların hepsini dinledikten sonra “Ne anlatıyor?” sorumuz
üzerine kenarda duran çanları gösterip “işte bunlar çan” deyip,
yola devam etmişti. Ya Rusçada çan, söylemesi yaklaşık 5 dakika
süren uzuuuun bir kelime ya da arkadaşımla ben gördüğümüzün çan
olduğunu anlayamayacak kadar gerizekalı olduğumuzu düşündüren
bir görüntüye sahibiz. Gerizekalı olmayı veya görünmeyi
kesinlikle reddedesim geliyor ama Kazan Katedralinin önünden
geçerken “burada ayin yapılıyor” şeklinde açıklama yapınca
çantamdan aynamı çıkarıp yüzüme bakma ihtiyacı duyuyorum!
Saat ilerliyor ve tekrar metroya biniyoruz çünküüüü 2005 Dünya
Artistik Patinaj Şampiyonası Erkekler Serbest Program
yarışmasını seyretmeye gidiyoruz. Bu sefer kalabalığın
zorlamasıyla değil bizzat kendi çabamla koşarak ilerliyorum.
Coşkulu adımlarla hedefe odaklanmışken “Evgeny’i buraya, yumruk
havaya” diye bağırasım var. Çok heyecanlıyım.
Bütün gün dolaşmaktan tabanlarımız zonkluyor ve Luzhniki
salonuna gidebilmek için metrodan indiğimiz yerden neredeyse 1
km daha yol yürüyoruz. Olsun. Salonda giriş yapacağımız kapıyı
bulmak için kulağımızı tersten gösterip tüm binanın etrafını
dolaşıyoruz. O da olur, farketmez. Sonunda kontrolden geçip
binanın içine giriyoruz. Ben kendimi standların önüne atıyorum.
Görmemişlerin telaşıyla hemen şampiyonanın bayraklarından ve
kataloglarından (hemen hemen birbirinin aynı iki kataloğa ne
gerek varsa!) alıyorum. Yerimize geçmek üzere ilerliyoruz.
Yaşlının yaşlısı, kara kuru, ağzında altın dolguları olan bir
kadın görevli tarafından üst kapıya yönlendiriyoruz. Üst kapıdan
içeri girip yerimize oturmak için merdivenleri inerken aynı
kadın “niye üst kapıdan geldiniz?” diye bizi azarlıyor. “E siz
gönderdiniz bizi oraya” diyoruz. Yani kuzen ve D diyor, biz mal
mal bakmakla yetiniyoruz. Kadını izlemek çok eğlenceli. Herkesi
ordan kaldırıp oraya oturtuyor, sonra oradan da kaldırıp başka
yere, sonra ilk oturttuğu yere... D, bozuk türkçesiyle “bu
kadının artık tabuta girmesi lazım” diyor. İkinci sırada
oturuyoruz. Hani hop yapsam buz pistine inebilirim hatta
şımarıklığı had safhaya çıkartıp hemen önümüzde oturan hakemlere
“bugün Perşembe enseni kape” diye şaplak şaplatabilirim.
Gerekirse kolumu uzatıp Evgeny’i yakalamam iki büyük adıma
bakar. Iyyy çok heyecan verici... Yarışma başlıyor, hakemler
tanıtılıyor. İlk altı kişilik grup ısınmak için buz pistine
çıkıyor. 6şarlı dört grup var. İkinci gruptan sonra buz
temizleme arası olacak. Sonra 3. veeeeee en son olarak da 4.
grup yani Evgeny’nin yarışacağı grup var. Ortam süper. Mutheşem
bir atmosfer. Bazı sporcuların diğerlerine oranla daha fazla
taraftarı var. Onlar için bayraklar, yazılar hazırlanmış. Ve
kesinlikle televizyonda seyretmekten çok ama çok daha keyifli.
Sporcunun milliyeti önemli değil her güzel hareket alkışlanıyor.
Eğer atlama sonrası düşen olursa tüm salon önce bir ağızdan
üzüntüyle “aaahhh”lıyor sonra yine alkışla sporcuya destek
veriliyor. Hatta son derece kötü bir program sunan Japon bir
yarışmacıyı motive etmek için o kadar çok alkışladılar ki kendi
ülkesinde birinci olsa anca bu kadar alkış alırdı. Bir de tabii
kendi ülkelerinin sporcuları çıktığında salon yıkılıyor. Yalnız
Rus sporculardan bir tanesi için verilen bir tepki bizi çok
güldürüyor. Sporcu sıçramasını yaparken salondan “heeeeeyy”
nidalarıyla bir alkış yükseliyor fakat erken gelen bir sevinç
nidası bu çünkü sıçrama yere düşmeyle başarısız bir son buluyor.
Bu seferde hayal kırıklığının “aaaahhh”ı. Tabii bütün bunlar 2-3
saniyelik bir süreçte olduğu için “heeeeyaaaaahh” gibi enteresan
bir tepki sesi duyuyoruz. Anlatmakla olmaz, yaşamak lazım!
Sporcuların büyük bir kısmını daha önceki yarışmalardan
biliyorum. Bazıları için “buna iyi bakın, ilerde adından söz
ettirecek” diyorum. Geçen senelerde alt sıralarda yer almış ama
şimdi daha iyi bir dereceye çıkmış olanları seyredip “afferin”
diyorum. Çok mutluyum ya.
Buz temizleme arasından sonra iyice heyecanlanmaya başlıyorum.
Esas madalya yarışı piste son çıkacak altı sporcu arasında.
Gönlümden geçen Evgeny Plushenko’nun kazanması tabii ki.
http://www.kingonice.de diye hayranları tarafından kurulan bir
internet sitesi var Evgeny’nin. Bana göre gerçekten de King on
ice. Buzun üstünde sanat yapan bir adam. Tekniğinin yanında
muhteşem bir oyunculuk yeteneği var. Özellikle altın madalya
aldığı yarışmaların gala gösterilerinde muhteşem şovlar yapıyor.
Moskova’da yapılan dünya şampiyonası bu, kendi ülkesi. O yüzden
çok orijinal bir program yapacağını söylemiş daha önceki
ropörtajlarında. Bir de altın alırsa tadından yenmez artık. 3.
grubun son sporcusu da programını bitiriyor. Onun puanlarının
açıklanması beklenirken son altı sporcunun ısınmak üzere pistin
kenarına gelmesi gerekiyor. Çok komik. Altı değil beş kişiler.
Boynumu iyice uzatıp kim eksik anlamaya çalışıyorum. Aslında
anlaşılmayacak bir şey yok! Herşey ortada! Gözlerimi pistin
giriş kapısından ayırmadan arkadaşıma “Evgeny yok!” diyorum.
Benimki o sırada durmuş durumda ama onun beyni düşünüp, fikir
üretmeye devam ediyor. “Kendi ülkesinde yarışıyor ya, çok
tezahurat yapılır, diğerlerinin konsantrasyonunu bozar diye
sonra çıkacak belki” diyor. Bunun üzerine beynimin o sırada
çooook uzak kalan bir köşesine arkadaşımın senaryo yazma
yarışmalarında bana rakip olabileceğini yazıyorum. “Saçmalama
olur mu öyle şey?” diyorum. Sporcuların belli bir ısınma süresi
var, o süre içinde çıkıp ısınacaklar. Beş sporcu ısınmak için
piste çıkıyor. O sırada önce Rusça, sonra ingilizce anons
yapılıyor. Hiç bir dilde çeviriye ihtiyacım yok. Anlamak için
başka bir dil bilmeme de gerek yok zaten. Yine de kuzen rusça
anonsun istemediğim çevirisini yapıp Evgeny’nin sakatlığı
nedeniyle yarışmadan çekildiğini anlatıyor. Uzaktan bütün
salonun önce “aaaahhh”ladığını, sonra “Plushenko, Plushenko”
diye bağırarak tempo tuttuğunu duyuyorum. Kafamı çevirip “Evgeny
yarışmıyor” diyorum. Arkadaşım beni tanıdığı için cevap vermeyip
susmayı tercih ediyor. “Evgeny yarışmıyor” diyorum gene. Kuzen
espriler yapıp beni güldürmeye çalışıyor ki buradan beni
arkadaşım kadar iyi tanımadığını anlıyorum. Zira biraz daha
devam ederse kuzen katili olacağım. Yarışma devam ediyor. “Dönüş
biletininin tarihini bu akşama çevirebilir miyim acaba?” diye
düşünüyorum. Artık burada kalmamın bir anlamı yok çünkü. Ne
ertesi günkü Buz Dansı yarışmaları ne de Pazar günkü Gala
gösterisi umurumda. Evime gitmek, yatağıma yatıp yorganı kafama
çekmek istiyorum. Mümkünse kimseyi görmeyeyim, duymayayım
istiyorum. “Evgeny yarışmıyor” diyorum yine. Gözlerim yarışmayı
takip ediyor ama beynim “nasıl olur ya? Bir hata var değil mi?”
sorularına yanıt vermeye çalışıyor. Yarışma bitene kadar belki
bir hata olmuştur da yarışmaya devam edecektir gibi saçma sapan
şeyler düşünüyorum. Arada “Evgeny yarışmıyor”un yanında
“inanamıyorum” kelimesini de tekrarlıyorum. Bir süre sonra madem
Evgeny yok, Brian Joubert birinci olsun hiç olmazsa diyorum.
Fakat o da ömrünün en berbat programını sergiliyor ve üç defa
düşüyor. “Ulan” diyorum içimden “sen son 3 senedir sürekli
Evgeny’nin ensesindeydin şimdi ne oldu?” Sonra kendime
gülüyorum. Çünkü Evgeny’inin önüne geçmesin diye tüm kalbimle
düşmesini dilediğim bir adama benim istediğim gibi düştüğü için
kızıyorum. Yarışma bitiyor. Erkekler kategorisinde son yılların
en sönük ve en kötü yarışması yapılıyor. Bunu daha sonra
baktığım bir çok internet sitesinde de okuyorum. O kadar sürpriz
isimler kürsüye çıkıyor ki, gümüş ve bronz alanların kendileri
bile inanamadıklarını söylüyor ropörtajlarda. Muhtemelen dünya
şampiyonalarındaki ilk ve son madalyalarını aldılar. Off of,
Evgeny’i seyretmek için tee Moskova’ya gidiyorum ve adam
yarışmadan çekiliyor. Sonraları arkadaşım “hatırlıyor musun
Moskova’ya geldiğimiz ilk gün, bu adam Avrupa Şampiyonası’ndan
sonra sakatlanmıştı, ister misin şimdi de sakatlansın demiştin”
diyor. “Tamam benim dilimi eşek arısı soksun ama sen de yok
canım, herşey yolunda gidecek merak etme demiştin” diyorum.
Salondan çıkıp eve gitmek için bir araç bulmaya çalışıyoruz. Son
bir saattir beynim durduğudan içinde bulunduğumuz durumun
önemini kavrayamıyorum. Canım da bir şey kavramak istemiyor
zaten. “Evgeny yarışmadı” diyorum. Saat 24:00’e geliyor. Bizim
iki saatlik bir yolumuz var ve nasıl gideceğimiz meçhul. O
saatlerde Serpukhov’a giden otobüsler çalışmıyor artık. Bir
oraya gidiyoruz, bir öbür tarafa. Sonra kuzen “endişelenmeyin,
yola çıkalım, bir şey buluruz” diyor. Niye endişeleneyim ki?
Zaten Evgeny yarışmamış diyorum içimden. Yola çıktığımızda
rastgele bir arabaya el kaldırıyor D. Kuzenle birlikte arabadaki
adamla konuşuyorlar. “Binin, bu arabayla gideceğiz” diyorlar.
Arabaya biniyoruz. Yaklaşık 3 dakika kadar beynim eski düzenine
kavuşuyor ve “nasıl ya?” diye soruyorum. Kuzen diyor ki “adamla
konuşup anlaştık 1300 rubleye bizi eve kadar götürecek”. “Eee
taksi mi bu?” diyorum. “Yoo” diyor. “Burada bir çok kişi para
kazanmak için bunu yapıyor. Hatta bir arkadaşım ambulansla bile
okula gitmiş bir keresinde” diyor. “haaa” diyoruz arkadaşımla.
Ikış tıkış sığmaya çalıştığımız eski püskü arabayla ve durmaya
yakın bir hızla eve doğru ilerliyoruz.
Beynim 3 dakikalık normale dönme süresini tamamladığından tekrar
dünyayla ilişkimi kesiyorum.
İnanamıyorum, Evgeny yarışmadı.
|