09/11/2004
Falcı bildi iyi mi? Hani geçen yazıda anlattığım falcı. Kasım
ayı gibi bir ev değişikliği var demişti.
Falcıyı yalancı mı çıkartacağım, taşınıyoruz işte! Hem de ne
taşınma! Şu an oturduğumuz evin altı üstüne geldi. Biz dört
kardeş anneme baskı üstüne baskı kurduk, eskilere ait ne varsa
hepsinden kurtulacağız dedik. Atmaya hazır ol, kullanılmayan
herşey çöpe ya da ihtiyacı olana gidecek dedik. Şimdiye kadar
kullanılmayan bundan sonra da kullanılmaz dedik. Yeni evimize
hafifleyerek gidelim dedik. O da “Aman canım tamam, ne haliniz
varsa görün” dedi.
Bir temizliğe giriştik, bir ayırdık, bir attık sormayın. Bir
süre sonra kapıcıdan utandık, hani kapının önündeki jumbo boy
çöp torbalarının adedine bakıp evimizi çöp evi sanacak diye.
Neyse nasıl olsa başka bir yere hatta başka bir yakaya
taşınıyoruz, köprüyü geçtikten sonra varsın arkamızdan çöp evi
sahipleri diye konuşsunlar.
Doğal olarak ilk başta çeşitli çekişmeler yaşandı. Atılsın mı
atılmasın mı? Ya bir gün lazım olursa? Şimdiye kadar lazım
olmamış, hatta varlığını bile unutmuşsun daha ne kadar
saklayacaksın? At, at gitsin. 3-5 çekişme sonra (annemin
inadının hakkını verelim 10-12 çekişme sonra) bir baktık ki,
annem eline geçeni çöp poşetine doldurmaya başlamış. Kendinden
geçmiş “bu da gitsin, şunu da atalım” diyerek poşetleri
sıralarken kardeşim “sanırım kafayı yedi” diye tesbitte bulundu.
Tabii giysi patronu çıkarmak için 1970 yılının Burda modellerini
bile atmamış olan bir kadının bu hali insanı oldukça
endişelendiriyor. Dayanamayıp müdahale ettik ve onu bir koltuğa
oturtup dinlendirdik.
Tabii son derece eğlenceli zamanlar da geçirmedik değil. Başlı
başına bir geçmişe yolculuk. Mesela hepimizin (dört kardeşin)
bebekliklerine ait birer giysisini saklamış. O kadar şirinlerdi
ki saklamaya devam edelim dedik (Yaa bak nasıl atılmıyormuş
görün). Sonra anneannemin gelin bohçaları filan çıktı. Eh onlar
da antika sayılır, herhalde saklanacak. Bu arada bu kadının üç
kızı var, onlara çeyiz olsun diye bir sürü abuk subuk şey
verilmiş/yapılmış. Tabii aslında abuk subuk dememek lazım, o
zamanın ihtiyacı onlarmış. Orlondan örülmüş mutfak önlükleri
(herhalde hepimizin 1,50 boyunda ve 34 beden olarak kalacağı
hesaplanmış!), el bezleri, tutacaklar, tavuk şeklinde yumurta
soğutmayıcıları (ne isim vereceğimi bilemedim, pardon) vs.
Yalnız maalesef kimse bir oklava kılıfı örüp koymamış kenara!
(Benim İzmir’li arkadaşlarımın var halbuki, çeyizimin tek
eksiği!). Bir de bol bol seccade işlenmiş. Gören başımız
secdeden kalkmıyor sanacak, tövbe tövbe. Daha havlulara,
dantellere ve geceliklik kumaşlara girmedim. Onlar ayrı yazı
konusu. Ha bir de bu hediye çeyizlikleri getirenler evde kalma
ihtimalimizi hesaplamamışlar anlaşılan. Hem biz, hem de
çeyizlikler ellerinde patladı.
Sonracıma bana ait bir adet hatıra defteri, lisede hazırladığım
anket defteri, yarım kalmış bir adet pul, bir adet peçete kağıdı
kolleksiyonu da çıktı. Hatıra ve anket defteri bir değil iki
yazı konusu olur, başka zaman anlatırım (yaşasın taşınmak, konu
üstüne konu çıkıyor). Veee mektuplar. 12-25 yaş arası çeşitli
arkadaşlarımdan gelen mektuplar. Alın size başka bir yazı konusu
daha. Detaylarını sonra anlatırım fakat bir arkadaşıma kaset
doldurmuşum yahu. Almanya’da olduğu sıralarda ona süpriz yapayım
deyip, sesimi kaydetmişim. Anlatmışım da anlatmışım, neler neler
inanamadım. Fakat bir şekilde göndermemişim. (Arkadaşım! sakın
kasedi isteme çünkü imha ettim. Nedenlerini anlatırım, malum
bazı durumlarda arkada delil bırakmamak lazım).
Son olarak beni bir kitap okuyucusu yapan Milliyet Çocuk
Yayınlarının Çocuk kitapları serisi çıktı bir yerlerden. Onlara
hiç kıyamadım. Ben daha okula gitmiyordum, ablamlara alınmıştı o
kitaplar. Mavi kenarlı, pırıl pırıl kapaklarıyla çok gözümü
alırdı. Öyle özenirdim ki okumak için. Duygusal bağımız var
yani. Görünce burnumun direği sızladı.
Neyse atacağımızı attık ama daha çok işimiz var. Gidip üç beş
eşya daha kolileyeyim. Taşınıp, yerleştikten sonra görüşürüz.
|