Sallan yuvarlan
“N’aaber, nassı gidiyor?” sorusuna
“N’aapalım yuvarlanıp gidiyoruz işte” cevabını, cümleyi
oluşturan kelimelerin anlamlarına tam karşılık gelecek şekilde
yaşayan benden başka kaç kişi vardır şu alemde? Ben hakikaten de
yuvarlanıp gidiyorum. Yani vakit geçirmek ya da spor olsun filan
diye takla atmıyorum (okuduğum bir dergide, ki sanırım Cosmo
cinsi bir şeydi, kendinizi iyi hissetmek için ne yaparsınız
sorusuna bir bayan, eve gidip takla atarım diye cevap vermişti,
ciddiyim, valla billa). Ben düz yolda bile bir şekilde
tökezleyip düşüyor ve yuvarlanıyorum… 2 yazı önce bahsettiğim
korkularımın sıralamasını değiştirip araya bir yerlere düşmekten
korkmayı da eklemek istiyorum.
Düşene çok gülerim aynı zamanda (kendime de tabii). Yani kırık
çıkık yoksa gerçekten çok eğlenceli bir durum. Şimdi siz yazının
gidişatından sizlere artistik bir iki düşme hikayesi
anlatacağımı düşünmüş olabilirsiniz. Evet yanılmadınız. Aynen
öyle yapıp anılarımın bahçesinde özenle sakladığım renkli düşme
sahnelerinden bahsedeceğim.
Şimdi bir düşünün bir sabah erkenden kalkmış, giyinmiş kuşanmış
ve hatta makyaj yapmış (düşünün ne kadar erken kalkılmış) işe
gitmek üzere evden çıkmışsınız. Tüm silahlarınızı kuşanmış
olduğunuz için (kılık kıyafet, makyaj, saç, ayakkabı dörtgeni
tamamlanmış demektir bu) kendinize güveniniz tamdır. Ve lanet
olsun ki hep böyle havalı havalı salınmak istediğiniz zamanlarda
tökezlersiniz. Daha doğrusu ben tökezlerim, şimdi başkaları
adına konuşup herkese dengesiz muamelesi yapmayayım.
Bir kendimi bilirim böyle, bir de Ally
McBeal’i.
Neyse, yukarıda anlatılan gibi bir sabah başlangıcı yapmış,
sabahın 7:30’unda, Allah’tan cadde’ye henüz çıkmamış, kendi
evimin sakin sessiz sokağında yürürken, nereden çıktığı belli
olmayan bir ufacık, kendini bilmez taş yüzünden tökezledim.
Aslında ufacık tefecik taşın amacı ayaklarımı yerden kesmekti
belki ama hah hah ha karşısında nice düşmeler görmüş geçirmiş
biri varken bu o kadar kolay mı? Hemen bir kuş gibi kolumu
kanadımı açtım ve tutunacak bir dal bulmak için çırpınmaya
başladım. Dalı değil ama ağacı yakaladım. Burada zamanında
incecik fidanları kaldırıma belli aralıklarla diken ve kimseden
yılmadan onları sulayıp, budayıp, besleyip büyüten ve küçük ama
sağlam ağaçcıklar haline gelmelerini sağlayan belediyeye
teşekkür ederim. Tabii ağacı yakaladım ama hızımı kesebildim mi?
Hayır. Peki ne olsa beğenirsiniz? Ben o hızla ağacın etrafında
koştum sayın okuyan. Evet. Tam iki tur koştum ağacın etrafında.
Bir elim ağaca yapışmış, bir elim çırpınmaya devam ederken
kaldırımın yüksek kenar taşlarının üzerinden atlamayı da ihmal
etmeyerek iki tur döndüm. Amaaaa düşmedim. Kamera şakası gibi.
Yani sabah kalkmışsınız mesela bir taraftan çayınızı yudumlayıp
diğer taraftan okula giden çocuğunuza bakmak için pencerenin
önündesiniz ve kadının biri yolda yürürken birden bire ağaca
tutunup etrafında dönüyor ve sonra hiç bir şey olmamış gibi
yoluna devam ediyor(malum düştükten/tökezledikten ya da ağaç
etrafında döndükten sonra! istifi hiç bozmamak, hiç bir şey
yokmuş gibi yoluna devam edip hali hazırda bozulmuş olan
karizmayı acık ucundan kurtarmak lazım). Kamera nerde, nereye el
salliycaz?
Bu olayı takip eden günlerden bir gün öğle tatilinde samimi
olduğum, olayı bilen ve samimi olmadığım, olaydan haberi olmayan
iki arkadaşımla yemek yiyorduk. Moralimin çok bozuk olduğu, pek
keyifsiz bir günümdeydim. Olayı bilen arkadaşım suratımın neden
asık olduğunu sordu. Moralim bozuk dedim. Belki neşeleniririm
umuduyla sanırım “Ne o bu sabah ağacın etrafında dönmedin mi?”
diye sordu. Ben daha cevap vermeden olaydan haberi olmayan
arkadaş “Aaa ne ilginç, sizin orada morali bozuk olanlara böyle
mi derler” dedi. Bakınız atasözleri ve deyimler nasıl ortaya
çıkıyor…
Bir kere tam iş çıkış saati, bir otobüs durağı dolusu insanın
ayaklarına kapanmıştım. Orda suçlu kaldırımla yol arasına
sıkışan kardı. Bir kere de sabah servisten inerken uçup,
dizlerimin üzerine konmuştum. İşe başlamak için pek fena bir
giriş. Pantolonum yırtılmış, dizim kanamıştı. Buradaki suçlu
basamağın üzerine koyduğu halı parçasını, basamağa yapıştırmayan
şöfördür. Halı parçası öne gitmiş, ne biliim altının boş
olduğunu? Bir kere de çocukken yokuş aşağı bir topu kovalamıştım.
Benden önde giden arkadaş topu yakalayınca duriiim dedim ama
yokuş aşağı koşarken frenler bende tutmuyor. İzlerini hala
zavallı dizlerimde taşırım. Karada gösterdiğim dengesizliğin
aynısı denizde de gösterebilme yeteneğine sahibim aynı zamanda.
Herkesin taklalar atıp atladığı iskeleden denizi isabet
ettiremiyorum mesela. Sonra tüm tatili kaba etlerimde morartı
üstüne ağrılarla filan geçirebiliyorum. Yetenek işte.
Bir de benim başıma gelmese de çok güldüğüm başka bir hikaye
daha var. Ondan da çıkarılacak dersler var tabii. Hikayenin
kahramanı arkadaşımın kardeşi. Olay saati gece yarısı. Olayın
kahramanı çakırkeyif. Arabadan çıkıyor tam apartmandan içeri
girecek bir bakıyor bir kedi. Kedinin bir ayağına torba takılmış.
Kedi yürüdükçe torba hışırdıyor. Bizim çakırkeyifin alkolden
bulanmış aklına kediyi koşturup, torbayı paraşüt gibi açtırma
fikri geliyor. Kedi önde bu arkada, bir taraftan gülüp bir
taraftan koşarken hoooop bir bakıyor havada. Kendisinin bir
paraşütü yok tabii, uçunca direk yere çakılıyor. Eller dizler
kan içinde. Sonuç;
1)Alkol zararlıdır,
2)gülme komşuna gelir başına (benim düşmeme çok gülmüştü),
3)Allah’ın sopası yok adamı böyle yapar işte,
4)hayvanlara eziyet etmeyin.
Önünüze bakın, yerinden çıkmış kaldırım
taşlarından sakının(bir de kışın onların altına pis sular dolar
siz sağlam diye basarsınız da ayakkabınız, çoraplarınız
çamurlanır), çukurlara girmeyin, etrafımız tuzaklarla çevrilmiş
dikkat edin.
Haa bir de düşenin dostu olmaz derler, unutmayın!