07/04/2005
Yazı Dizisi :
MOSKOVA
ÖNCESİNDE,
SIRASINDA, SONRASINDA
(Görmemişin yurt
dışına çıkacağı tutmuş!)
SIRASINDA 1
Ha ha ha ve de ho ho ho!
Uçak düşmedi ve biz artık Moskova’dayız. İlk defa ülkem dışı bir
topraktayım. Üstelik Evgeny’i göreceğim. THY’nin güleryüzlü
personeli tekrar görüşmek dileğiyle bizi kışkışlıyor. “A
görüşücez tabii, altı gün sonra döncez biz zaten” diyorum
içimden. İğrencim biliyorum ama aynı zamanda kabıma sığamıyorum.
Ve benim kabım Ramazan çadırlarındaki 1000 kişilik kazan
büyüklüğünde olduğu için sevincimin büyüklüğünü varın siz
anlayın. Taşıyor, taşıyor, taşıyorum sevinçten! Beni afacan
beni!
Amaaaa bu durum çok sürmedi ve pasaport kuyruğunda sıra bana
gelince taşan sevinçlerimi sıkıştırıp sütlaç kasesi
büyüklüğündeki bir kaba uygun hale getirdim. Çünkü pasaport
kontrolünü yapan görevli bayan bana kenarda beklememi söyledi.
Sert adımlarla yaklaşan bir görevli benim ve arkadaşımın
pasaportlarını ve dönüş biletlerini alıp ortadan kayboldu. Niye?
Ne oldu şimdi? Açıklama yok. Arkamızdan gelenler geçip gittiler,
biz hala bekliyoruz. Bu arada karizmayı çizdirmemek için sürekli
“biz her gün pasaport kuyruğuna gireriz ve hep kenarda
bekletiliriz” ifadesiyle etrafa gülücükler dağıtıyoruz. Şunu da
ekleyeyim; görevlilerin hiç birinde en ufak bir gülümseme,
nezaket ifadesi vs yok. Çatık kaşlar, sert bakışlar, sert
ifadeler de gerilmemize (en azından benim gerilmeme) neden
oluyor.
Nihayet pasaportlarımız geliyor ve bizi Moskova’ya kabul
ediyorlar. Sonradan öğreniyoruz ki ilk defa Rusya’ya geldiğimiz
için böyle bir muameleye maruz kalmışız. Neyse kuzen bizi
karşılayıp bir arabaya bindiriyor. Yaklaşık 2 saatlik bir
yolumuz var çünkü kuzenin evi Moskova’ya 99km uzaklıktaki
Serpukhov’da. Ama önce yiyecek alışverişi yapalım diye kocaman
bir alışveriş merkezine giriyoruz. Devasa boyutta kurutulmuş
balıklar, paketlenmiş tavuk gırtlakları, horoz etinden sosisler
ve 45cm’lik salatalıklar bize “bu ne be?” dedirtiyor. Kuzen
kolum (dirseğime kadar olan bölüm diyelim!) kadar salatalıkları
gösterip “bekar adamım, yanlış anlaşılmasın diye bir değil iki
salatalık aldım” deyince ben de ipler kopuyor. Sonra “aradığınız
her şeyi bulabilirsiniz hatta horoz ibiği bile satılıyor” diyor.
“Niye ki?”diyoruz. “Yemek için” diyor. Açıklama karşısında
kusamadan taş oluyoruz. Kuzenin dediği gibi yok yok. Ve çeşit
çeşit. Ancak herşey kiril alfabesiyle yazıldığı için neyin
içinde ne var, kaç paradır, orada n’oluyo, hiç bir şey
anlamıyorsun.
Sonuç olarak kuzenin çevirileri doğrultusunda içinde horoz
ibiği olmadığına inandığımız erzaklarımızı aldıktan sonra yola
devam ediyoruz. Bu arada yolda pusetle çocuklarını gezdiren
anneler görüyoruz. Yüreğimiz sıkışıyor. “Donacak o minicik
bebekler” diye ağlamaya başlamadan kuzen “saçmalamayın yahu,
alışık onlar” diyor. Biz yine de üzülüyoruz. Derken
apartmanların birinden çıkan, sonradan arkadaşımın “tutuşmuş o”
diye nitelendireceği delikanlıyı görüyoruz. Arabasından bir
şeyler alıp tekrar içeri giriyor. Allahım! Oğlanın üzerinde
sadece jean pantolon ve ayakkabı var. Belden yukarısı çıplak! Ve
hava sıcaklığı (daha doğrusu soğukluğu) sıfırın altında 5 filan!
Etrafta çoğunlukla 15-20 katlı ve yanyana 6-7 bina
uzunluğunda apartmanlar var. Arı kovanı gibi. Bazı binalar çok
yeni ve güzel gözüküyor. “Öyle gözüktüğüne bakmayın, içleri çok
kötü” diyor kuzen. Ne demek istediğini kendi evine gelince
anlıyoruz. Öncelikle apartmana girdiğimizde sigara kokusunu
duyuyoruz. Büyük bir çoğunluk evinde sigara içmiyormuş. Bu
sigara düşmanı olduklarını göstermiyor tabii. Sadece evin içinde
içmiyorlar. Kapının önüne çıkıp, apartman boşluğunda içiyorlar
sigarayı. Herkesin kapısı çelik. Neyi çalacaklarsa? Evin içi
dökülüyor. Ben 13, arkadaşım 15 yıllık değer biçmiş ama sadece 1
yıllık bir binaymış! “Yok artık!” diyoruz ama duvar kağıtları
kalkmış, sıvalar dökülmüş, perişan bir halde. Mutfakta tezgah
filan yok doğru düzgün. Bir de insan evinin holünü niye
kahverengiye boyar? Tuvalet ve banyo ayrı ayrı. Banyoya girip
elimi yüzümü yıkamak istiyorum. Ancak lavabonun üzerinde musluk
yok! Nereye koymuş olabilirler musluğu? Acaba tasla filan mı su
dökeceğiz? Küvetin hemen üstündeki musluğa yöneliyorum. Mecburen
ellerimi küvette yıkayacağım. Musluk da salatalıklar gibi 45 cm.
Bu musluk niye bu kadar uzun olabilir derken çilinkkk anlıyorum
ki ortada tek bir musluk var ve ellerini yıkayacağın zaman hop
musluğu lavaboya çeviriyorsun, banyo yapacağın zaman hop küvete
çeviriyorsun. Musluktan tasarruf! Bir ara acaba mutfağa da
uzuyor mudur bu? diye düşündüm ama orada ayrıca musluk vardı.
Bu arada arkadaşım “şu mercimekten güzel bir çorba yapayım,
içimiz ısınsın” diyor. Kuzen de “ne iyi olur” deyip fabrikaya
dönüyor. Önceden bilgilendirildiğimiz için musluk suyu
kullanmıyoruz. Evde 5lt’lik şişede su var ama azıcık kalmış
içinde. 2-3 tane de ufak şişe su var. İçme suyumuzun azalmasına
bağrımıza taş basarak razı oluyoruz çünkü o sırada bizim için
sıcak çorba daha öncelikli. Küçük şişelerdekileri de
kullanıyoruz. Akşam kuzen eve geliyor. Çorbalarımızı içip, tatlı
turşularımızı yerken (turşuları tatlı!) kuzen “hay allah su
kalmamış, unuttum almayı” diyor. Arkadaşım “çorba için kullandım
suyu ama ufak şişelerden 1 tane var” diyor. Kuzen “ufak
şişedekiler soda, burada normal suyu istediğinizde ayrıca
belirtmeniz gerekiyor yoksa soda veriyorlar” diyor. Arkadaşımla
gözgöze gelmemeye çalışarak “aa ne enteresan” diyor ve maden
suyuna yaptığımız çorbaya ekmek banmaya devam ediyoruz. Kuzen ve
arkadaşım çorbaya limon da sıkıyorlar!
Sonra yatarken arkadaşıma dedim ki “hiç farketmedin mi, ne
bileyim tısslamadı mı?”. O da dedi ki “koyarken bir tısslama
oldu ama tencere çok sıcaktı onun tısslaması sandım”. Buradan
sabaha kadar güleceğimiz malzeme çıktı tabii. Yok “iyi ki
köpürmemişmiş”, yok “tadında bir şey yokmuşmuş”, yok “sodalı
yaptık, bir dahakine colalı yaparmışmışız”, yok “çorba çok
sağlıklı olmuş, hem vitamin hem mineral doluymuşmuş” filan.
Sonra aklıma başka bir hikaye geldi. Eğitimci bir arkadaşım, çok
yoğun geçen bir eğitimden sonra dinlemek üzere odasına gelmiş.
Yorgunluktan perişan bir halde “ben şu lüks odanın keyfini
çıkarayım, şu jakuziye gireyim, bir kadeh de bir şey içip,
arkasından bir güzel uyuyayım” demiş. Hayatında ilk defa
kullanacağı jakuziye önce bir şişe banyo köpüğünü boşaltmış!
Sonra jakuziyi çalıştırmış ve sonra da sabahın ikisine kadar
elinde havlular, jakuziden taşan köpükleri temizlemeye çalışmış.
Ona da ayrıca güldük. Sonra uyuduk.
Ertesi akşam Erkekler Serbest programı var ve ben nihayet
Plushenko’yu seyredeceğim.
Ha ha ha ve de ho ho ho....
|