05/08/2007
MUAMMA HASTANEDE - 2
Eve geliyoruz.
Annemin hazırladığı çorbayı içiyorum. Sonra kusuyorum. Su içiyorum,
kusuyorum. Narkozun etkisi olabileceğini düşünüyoruz. Ablam da ameliyat
olduktan sonra hep kusmuştu. Banu A. arayıp benzer tahminlerde
bulunuyor. Ayran içmemi tavsiye ediyor. Ona iyi gelmiş narkozdan sonra.
Ayran içiyorum. Sanki iyi gibi geliyor. Banu’ya dua edip uyuyorum.
Uyanıp biraz bir şeyler daha içiyorum ve kusuyorum. 2. günün akşamı
doktoru arayıp sürekli kustuğumu, bunun normal olup olmadığını
soruyorum. “Normal tabii ki” diyor. “Miden alışmaya çalışıyor. Meyve
suyu dene, olmazsa süt iç, olmasa komposto iç ama mutlaka bir şeyler iç”
Peki, içelim o zaman. İçiyorum ve kusuyorum. Salı sabahı uyandığımda
gözüm ellerime takılıyor. Ellerimin üstü kırış kırış olmuş. Bir
keresinde bir TV programında izlemiştim. Böyle elinin üzerini çimdikler
gibi çekiyorsun, pıt diye eski haline geliyor. Eğer gelmiyorsa, ölü
tavuk derisi gibi kalıyor, yavaş yavaş düzeliyorsa bil ki feci halde
ihtiyarlamışsın demek oluyormuş. İşte ellerim öyle. Çimdikliyorum,
çektiğim yükseklikte kalıyor. “Allahım, o kadar da el kremi kullanmıştım
ama işe yaramıyor demek ki. İnkara gerek yok yaşlanmışım işte” diye
düşünüyorum. Aklıma vücudumun susuz kalmış olabileceği gelmiyor! Cuma
ameliyata girdiğimdeki kilomla Salı sabahı olan kilom arasında 7 fark
var. 5 günde 7 kilo, vay be! Doktoru arayıp hala kustuğumu anlatıyoruz.
Ameliyat olduğum hastaneye çağırıyor. Ablamla beraber yola çıkıyoruz.
Arabada bir taraftan ağlayıp bir taraftan ablama yalvarıyorum “Ne olur
çıkartalım şu kelepçeyi? Çok kötüyüm. Ne isterseniz yaparım...”
Hastanede doktoru
bekliyoruz. Bu arada elimdeki torbaya sabah içtiğim vişne suyunu
kusuyorum. Karşımda oturan kadın kan kustuğumu zannedip panikliyor.
Doktor geliyor, muayene ediyor ve “ödem yapmış” diyor. “İç organların
çok hassasmış, ameliyat yerinde ödem olmuş, o yüzden kusuyorsun”. Serum
takıp bir gece hastanede yatırıyor beni. İki ara bir derede bir de
diazem yapıyorlar. Ağlamayı bırakıp, uykuya dalıyorum. Sonra Şehnaz’ı
arayıp elma kompostosu istiyorum. Sağolsun yapıp, getiriyor. Geceyi yine
içip, kusarak geçiriyorum. Serumlar beni biraz kendime getiriyor. En
azından ellerim yaşlı eli değil artık. Sabah kendimi iyi hissettiğim
için taburcu ediyorlar. “Düzelecek herşey, merak etme” diyor doktor.
Cuma’ya kadar
kusmalarım devam ediyor. “Su içmek istiyorum” diye ağlıyorum. Su
getiriyorlar ama kusuyorum. Artık ameliyatımın laparoskopik değil açık
yapılmış olduğunun da farkındayım. Yatıp kalkarken çok canım acıyor. O
yüzden sandalyeyi lavabonun önüne taşıyıp, bir elimde su bardağı, bir
elimde yastık 2 geceyi bu şekilde geçiriyorum. İçiyorum ve kusuyorum.
Susuz kalmak insanı gerçekten şuursuz yapıyor. Mantıklı
düşünemiyorsunuz. Bir taraftan sürekli ağlıyorum bir taraftan “beni göz
göre göre öldürüyorsunuz” diye annemlere bağırıyorum. “Sizin yüzünüzden
oldu bunlar. Beni biraz sevseydiniz, şişmanlığımı kabul etseydiniz
bunlar gelmeyecekti başıma” diyorum. Annem bir taraftan dualar okuyup
bir taraftan bana sarılmaya alışıyor. “Git” diyorum. “Sakın yanıma
gelme, sizin yüzünüzden ölüyorum”
Cuma günü ablamı
arayıp doktorla konuşmasını ve kelepçeyi çıkartmasını söylüyorum. Sadece
bir şeyler yiyememek ve içememek değil sorun. Sürekli kustuğum için
dikiş yerleri de çok acıyor. Dayanacak gücüm kalmadı. Bu sefer Çapa’ya
gelmemizi söylüyor doktor. Gidiyoruz. Doktor bey henüz gelmemiş. O
gelene kadar serum takıyorlar. Dikiş yerimden dolayı sırt üstü
yatamıyorum. Yan dönüp, kusmamaya çalışıyorum. Oda kalabalık. Galiba 4-5
yatak daha dolu. Gözlerimi kapatıp herşeyin geçmesini beklerken biri
omuzumdan dürtüyor ve “dön böyle, sırtüstü yat” diye emir veriyor. Ne
oluyor yahu? Gençten bir doktor, yanında 5-6 tane çömezle yatağın
etrafını çevirmişler. “Ne oldu sana?” diye soruyor ukala dümbeleği. Eşek
depti ve eğer halim olsaydı ben de seni deperdim ve beni dürten elini
alır bir tarafına sokardım ama parmağımı kıpırdatacak gücüm bile yok
maalesef. “Kelepçe ameliyatı...” diye cümleye başlıyorum, caaart diye
bluzumu boğazıma kadar kaldırıyor. Beeen bunu öl-dü-rü-rüm, kimse de
beni haksız filan bulamaz. Yani inanılmaz bir davranış biçimi var bu
devlet/üniversite/SSK hastanelerinde. Sanırım öğrencilikleri sırasında
“Ne kadar kaba davranırsanız o kadar iyi doktor olursunuz” başlıklı bir
ders filan alıyorlar. Sen kimsin ki bir hastayı dürtüklüyorsun? Sen
kimsin ki bana “sen” diye hitab ediyorsun? Sen kimsin benden izin
almadan bir dolu insanın içinde benim bluzumu kaldırıyorsun ve benimle
ve ailemle azarlar tonda konuşuyorsun? Senin doktor benimse hasta olmam
sana ekstra ne hak veriyor? Bu nasıl bir cürretkarlık böyle? Zaten acı
çekiyorum. Adı üzerinde hastayım. Belli ki bir problemim var. Bir de
üstüne kaba saba davranışlara katlanmak durumundayım.
Çapa’da kaldığımız
3 gün boyunca gördük ve yaşadık ki doktorlar, hemşireler, stajyerler,
hastabakıcılar, kapıdaki görevliler, hepsi ama hepsi birbirinden aksi.
Serum bitiyor, damarım tıkanıyor, hemşire arıyoruz, kimse yok. Ablam
bütün hastaneyi dolaşıp hemşire bulmaya çalışıyor. Stajyerlere soruyor,
cevap vermiyorlar bile. Sonra hemşire odasını keşfediyor ablam.
Hemşirelerin hepsi orada oturuyor. Stajyere dönüp “hemşireleri
sorduğumda hemşire odasının yerini niye göstermediniz?” diye soruyor ve
“mecbur muyum söylemeye” gibi bir cevap alıyor. Son derece
terbiyesizler. Karşılarında ezilmesi gereken bir böcek var gibi
davranıyorlar. Eh karşılığını da alıyorlar, yani en azından bizden
aldılar. Altta kalmadık, dişlerimizi ve tırnaklarımızı gösterdik(şahsen
ben ayağa kalkabildiğim bir ara, kapıyı duvara çarpıp “senin neyin var?”
diye odaya giren çömezi, en nefret dolu, öldürücü bakışımı üstüne
ekleyerek “neyim mi var? be-nim ne-yim-mi vaaaar?” diye bağırarak
üzerine yürümek suretiyle odadan kaçırdım). Başka türlü ölüp kalsanız
umurlarında değil.
Neyse, doktor
geldiği zaman ameliyat yerime baktı. Yanındaki çömeze ameliyat izinin
yanında, 1 YTL büyüklüğündeki morluğu gösterip“Erkan bak, buradaki
morluk kas kanaması olduğunu gösterir, sen bana bir kaç tane boş şırınga
getir” dedi. Sonra iğneyi caart diye böğrüme soktu ve 3 şırınga kan
çekti. Nasıl bir can acısı olduğunu anlatamam ve benim bağırmaya bile
gücüm yok. Sadece doktorun kolunu tutup “Ne olur yapmayın?” diye
ağlıyorum. “Dur kız, hepsini temizleyelim ki, rahatla” diyor. 3.
şırıngadan sonra “kas kanaması olmuş, o yüzden kusuyor” açıklamasını
yapıyor. Ablam kelepçeyi gevşetmesini öneriyor. “Daha sıkmadık ki
gevşetelim” deyip, gidiyor. Bu doktoru son görüşümüz.
3. günün akşamı
istersek eve gidebileceğimiz söyleniyor. Aslında kusmaya devam ediyorum
ama yine de onlar herşeyin yolunda olduğuna inanıyorlar. Genç bir doktor
hastanede iyi bakıldığımızı ima ediyor. Ben de “hepiniz son derece kaba
davrandınız” diyorum. Pişkin pişkin gülerek odadan çıkıyor. Bir ara kapı
açılıyor. Önce bir fotoğraf makinesi görüyoruz kapı aralığından, sonra
bir adam içeri doğru eğilip “Foğtooğğ” diye sesleniyor. Ablamla
birbirimize bakıp gözlerimizi kırpıştırıyoruz. Hatıra resmi için
düşünebileceğimiz en son yer burası. “Almayalım biz, teşekkürler”
diyoruz. Adam bizi selamlayıp çıkıyor. Sinirlerimiz bozuluyor, gülmeye
başlıyoruz.
Benim çıkışım
yapılırken kelepçe ameliyatı için Adana’dan gelen bir kızcağız odaya
yerleşiyor. Ameliyattan korkuyor. Herşeyin yolunda gideceğine dair onu
rahatlatmaya çalışıyoruz. Dışarıdaki hemşireye takılıyoruz “Yanlış
kişinin yanına getirdiniz, bizim yaşadıklarımızdan korkacak” diye. “İyi
ya işte vazgeçer de ameliyat olmaz belki” diyor. “Nasıl yani?” diyoruz.
Hırsla söyleniyor “bir sürü insan var bu ameliyat yüzünden ölen.
Zayıflayıp güzel olacağım diye yapılır mı bu canım?” ilk cümle için bir
şey diyemem ama ikinci cümle için kızı tokatlayabilirim. O kadar basit
mi bu? Sadece zayıflayıp, güzel olmak için mi katlanıyoruz/katlandık
bunca acıya? O sadece buzdağının görünen yüzü canım. İnsanların
önyargılı davranışları için, dalga geçtikleri için, kıyafet
bulamadığımız için, mesela çocuğumuzla dalga geçerler diye okuluna
gitmeye utandığımız için, kocamızın/karımızın ya da sevgilimizin
ilgisini kaybetmemek için. Daha çok sevilmek için, yürürken bacaklarımız
birbirine sürttüğünden bacaklarımızın arasının yara olmaması için,
“havuzu taşırdın”lafını bir daha duymamak için, daha iyi bir iş için...
Daha çok şey sayabilirim. Ama herşeyden önce sağlık için zayıflamak
istiyoruz. Çok denediğimiz halde zayıflama konusunda başarılı
olamadığımız ve artık işler çığrından çıktığı için bu ameliyatı göze
alıyoruz. Tansiyon, kalp, şeker ilaçları almamak için.
Ablam kendi evine
götürüyor beni. 5 gün daha her içtiğimi kusmaya devam ediyorum. Arada
doktoru arıyoruz ama ya da ulaşamıyoruz ya da ulaştığımızda “midenin
anatomik yapısı değişti, alışmaya çalışıyor, her şey yolunda, merak
etmeyin” diyor. 5. günün sonunda ablam 15 günden beri sürekli kustuğumu
ve artık tahammülümüzün kalmadığını söylüyor. Doktor “Tamam artık, inat
etmeye gerek yok, vücut kelepçeyi kabul etmiyor. Yarın getirin,
çıkartalım” diyor. Hani kelepçe silikondu ve vücuda uyum sağlamaması
gibi bir durum söz konusu değildi? Ablam “İnat etmiyoruz ama acaba
endoskopi filan yapılarak bir bakılsa, ne olduğunu anlasak...” diyor.
Doktor cevap veriyor “Aaa, iyi fikir, yarın getirin endoskopi de
yapalım!!!”
Çapa’da profesör
ve bu işin en iyisi olduğu iddia edilen kişinin endoskopi yapmak ancak
biz söylediğimizde aklına geliyor. Harika!!!
Ablam sinirlenip
“ben artık bu adama güvenmiyorum” diyor. Doktoru değiştirmekte geç bile
kaldık. Ataşehir Şifa hastanesi gidebileceğimiz en yakın hastane.
Oradaki genel cerrahtan randevu alıyoruz. Kadıköy Şifa’daki genel
cerraha yönlendirip, pasaj testi yaptırmamızı öneriyor.
Ertesi güne
Kadıköy Şifa’ya gidiyoruz. Pasaj testi dedikleri şey bir bardak baryumlu
sıvının içilerek, bilgisayarlı röntgenden akışının takip edilmesi.
Aslında 3 dakikalık bir işlem. Ama benimki 2 saat sürüyor. Çünkü çıkan
sonuçlarda yolunda gitmeyen bir şeyler var. 2. saatin sonunda tekrar
röntgene sokuyorlar ve “sıvının geçiş oranının sıfır” olduğunu
söylüyorlar. Yani halkanın olduğu yer tamamen kapalı. Mideye inen hiç
bir şey yok. Anlaşılıyor ki, ödem, kas kanaması vs yüzünden kapanmış
olan bölümün üst kısmında, doktorumun tavsiyesi ile sürekli bir şeyler
içip arkasından kusmamla oluşan bir poş var. Yani mide fıtığı gibi bir
kese oluşmuş ve o kese aşağı doğru sarkıp, halkanın yönünü değiştirmiş
ve bölge tamamen kapanmış. 15 gün boyunca arada bağlanan serumlar
dışında vücuduma hiç sıvı girmemiş. Yemekten bahsetmiyorum bile.
Bu arada hiç bir
doktor başka bir doktorun hastasını almak istemiyor. Etik kurallara
aykırıymış! Gözümün etik kural görecek hali yok. Yeni doktorum olacak
adam beni tekrar ilk doktoruma yönlendirmek istiyor. “Hayır” diyoruz.
Bir daha asla o adamı görmek istemiyoruz, kesinlikle artık bizim
doktorumuz değil. Ancak ondan sonra. “Peki” diyor. 3 gün ağızdan hiç bir
şey almadan sadece serumla beslenecek ve bekleyeceğiz. Kese
kendiliğinden küçülürse, halka normal konumuna gelecek ve herşey yoluna
girecek, olmazsa çıkartılacak.
O 3 gün 3 ömür
gibi geçti. Sürekli “içecek” bir şeyleri, en çok da “su”yu düşündüm.
Kana kana, lıkır lıkır bir şeyler içtiğimin hayalini kurdum. Bazen
aslında hiç sevmediğim limonata oldu buu, bazen çay, bazen kahve,
çoğunlukla su. Bir taraftan bir şeyler içememenin sıkıntısı var. Diğer
taraftan kelepçe çıkartılırsa “boşuna mı ameliyat olmuş olacağım”
düşüncesi. Damarlarım çok ince, damar yolu açmakta zorlanıyorlar.
Kollarım delik deşik oluyor. En son gün “tamam artık dayanamayacağım”
deyip serum taktırmıyorum.
4. gün tekrar
pasaj testi yaptırıyorum. Sonuç olumlu. Hiç bir tıkanıklık kalmamış.
“Sevindin mi?” diye soruyor ablam. Ağlayarak “bilmiyorum” diye cevap
veriyorum. Tek düşünebildiğim bir şeyler içebilmek. Eve gidip önce su,
sonra çay içiyorum.
Ve kusmuyorum.
|