mesaj kaygısı arsenik gibidir, öldürür..


                                                                                            

Huysuz Orta Yaşlı
sıyrık balata
deli kızın türküsü
pe®sona g®ata
Adam Legal
Muamma Hanim
de-ga-je
Hakkı Devrim
Huysuz Velet
Sabah Rüzgarı
GvZ
Arzu'nun Seyir Defteri

Anasayfa

site haritası | fasıl | slayt | depo
ŞİİR KÖŞESİ
"BU SATIRLARIN YAZARI" arşivi

Copyright © 2005 özgürce.net
Tüm yazıların yayın hakkı yazarlarına aittir.
IE 5.0 +, Mozilla Firefox 1.0 +, 1024X768 çözünürlük..
Yoksa karışmayız..

 

 



05/08/2007

 


MUAMMA HASTANEDE - 2

 

Eve geliyoruz. Annemin hazırladığı çorbayı içiyorum. Sonra kusuyorum. Su içiyorum, kusuyorum. Narkozun etkisi olabileceğini düşünüyoruz. Ablam da ameliyat olduktan sonra hep kusmuştu. Banu A. arayıp benzer tahminlerde bulunuyor. Ayran içmemi tavsiye ediyor. Ona iyi gelmiş narkozdan sonra. Ayran içiyorum. Sanki iyi gibi geliyor. Banu’ya dua edip uyuyorum. Uyanıp biraz bir şeyler daha içiyorum ve kusuyorum. 2. günün akşamı doktoru arayıp sürekli kustuğumu, bunun normal olup olmadığını soruyorum. “Normal tabii ki” diyor.  “Miden alışmaya çalışıyor. Meyve suyu dene, olmazsa süt iç, olmasa komposto iç ama mutlaka bir şeyler iç”

Peki, içelim o zaman. İçiyorum ve kusuyorum. Salı sabahı uyandığımda gözüm ellerime takılıyor. Ellerimin üstü kırış kırış olmuş. Bir keresinde bir TV programında izlemiştim. Böyle elinin üzerini çimdikler gibi çekiyorsun, pıt diye eski haline geliyor. Eğer gelmiyorsa, ölü tavuk derisi gibi kalıyor, yavaş yavaş düzeliyorsa bil ki feci halde ihtiyarlamışsın demek oluyormuş. İşte ellerim öyle. Çimdikliyorum, çektiğim yükseklikte kalıyor. “Allahım, o kadar da el kremi kullanmıştım ama işe yaramıyor demek ki. İnkara gerek yok yaşlanmışım işte” diye düşünüyorum. Aklıma vücudumun susuz kalmış olabileceği  gelmiyor! Cuma ameliyata girdiğimdeki kilomla Salı sabahı olan kilom arasında 7 fark var. 5 günde 7 kilo, vay be! Doktoru arayıp hala kustuğumu anlatıyoruz. Ameliyat olduğum hastaneye çağırıyor. Ablamla beraber yola çıkıyoruz. Arabada bir taraftan ağlayıp bir taraftan ablama yalvarıyorum “Ne olur çıkartalım şu kelepçeyi? Çok kötüyüm. Ne isterseniz yaparım...”

Hastanede doktoru bekliyoruz. Bu arada elimdeki torbaya sabah içtiğim vişne suyunu kusuyorum. Karşımda oturan kadın kan kustuğumu zannedip panikliyor. Doktor geliyor, muayene ediyor ve “ödem yapmış” diyor. “İç organların çok hassasmış, ameliyat yerinde ödem olmuş, o yüzden kusuyorsun”. Serum takıp bir gece hastanede yatırıyor beni. İki ara bir derede bir de diazem yapıyorlar. Ağlamayı bırakıp, uykuya dalıyorum. Sonra Şehnaz’ı arayıp elma kompostosu istiyorum. Sağolsun yapıp, getiriyor. Geceyi yine içip, kusarak geçiriyorum. Serumlar beni biraz kendime getiriyor. En azından ellerim yaşlı eli değil artık. Sabah kendimi iyi hissettiğim için taburcu ediyorlar. “Düzelecek herşey, merak etme” diyor doktor.

Cuma’ya kadar kusmalarım devam ediyor. “Su içmek istiyorum” diye ağlıyorum. Su getiriyorlar ama kusuyorum. Artık ameliyatımın laparoskopik değil açık yapılmış olduğunun da farkındayım. Yatıp kalkarken çok canım acıyor. O yüzden sandalyeyi lavabonun önüne taşıyıp, bir elimde su bardağı, bir elimde yastık 2 geceyi bu şekilde geçiriyorum. İçiyorum ve kusuyorum. Susuz kalmak insanı gerçekten şuursuz yapıyor. Mantıklı düşünemiyorsunuz. Bir taraftan sürekli ağlıyorum bir taraftan “beni göz göre göre öldürüyorsunuz” diye annemlere bağırıyorum. “Sizin yüzünüzden oldu bunlar. Beni biraz sevseydiniz, şişmanlığımı kabul etseydiniz bunlar gelmeyecekti başıma” diyorum. Annem bir taraftan dualar okuyup bir taraftan bana sarılmaya alışıyor. “Git” diyorum. “Sakın yanıma gelme, sizin yüzünüzden ölüyorum”

Cuma günü ablamı arayıp doktorla konuşmasını ve kelepçeyi çıkartmasını söylüyorum. Sadece bir şeyler yiyememek ve içememek değil sorun. Sürekli kustuğum için dikiş yerleri de çok acıyor. Dayanacak gücüm kalmadı. Bu sefer Çapa’ya gelmemizi söylüyor doktor. Gidiyoruz. Doktor bey henüz gelmemiş. O gelene kadar serum takıyorlar. Dikiş yerimden dolayı sırt üstü yatamıyorum. Yan dönüp, kusmamaya çalışıyorum. Oda kalabalık. Galiba 4-5 yatak daha dolu. Gözlerimi kapatıp herşeyin geçmesini beklerken biri omuzumdan dürtüyor ve “dön böyle, sırtüstü yat” diye emir veriyor. Ne oluyor yahu? Gençten bir doktor, yanında 5-6 tane çömezle yatağın etrafını çevirmişler. “Ne oldu sana?” diye soruyor ukala dümbeleği. Eşek depti ve eğer halim olsaydı ben de seni deperdim ve beni dürten elini alır bir tarafına sokardım ama parmağımı kıpırdatacak gücüm bile yok maalesef. “Kelepçe ameliyatı...” diye cümleye başlıyorum, caaart diye bluzumu boğazıma kadar kaldırıyor. Beeen bunu öl-dü-rü-rüm, kimse de beni haksız filan bulamaz. Yani inanılmaz bir davranış biçimi var bu devlet/üniversite/SSK hastanelerinde. Sanırım öğrencilikleri sırasında “Ne kadar kaba davranırsanız o kadar iyi doktor olursunuz” başlıklı bir ders filan alıyorlar. Sen kimsin ki bir hastayı dürtüklüyorsun? Sen kimsin ki bana “sen” diye hitab ediyorsun? Sen kimsin benden izin almadan bir dolu insanın içinde benim bluzumu kaldırıyorsun ve benimle ve ailemle azarlar tonda konuşuyorsun? Senin doktor benimse hasta olmam sana ekstra ne hak veriyor? Bu nasıl bir cürretkarlık böyle? Zaten acı çekiyorum. Adı üzerinde hastayım. Belli ki bir problemim var. Bir de üstüne kaba saba davranışlara katlanmak durumundayım.

Çapa’da kaldığımız 3 gün boyunca gördük ve yaşadık ki doktorlar, hemşireler, stajyerler, hastabakıcılar, kapıdaki görevliler, hepsi ama hepsi birbirinden aksi. Serum bitiyor, damarım tıkanıyor, hemşire arıyoruz, kimse yok. Ablam bütün hastaneyi dolaşıp hemşire bulmaya çalışıyor. Stajyerlere soruyor, cevap vermiyorlar bile. Sonra hemşire odasını keşfediyor ablam. Hemşirelerin hepsi orada oturuyor. Stajyere dönüp “hemşireleri sorduğumda hemşire odasının yerini niye göstermediniz?” diye soruyor ve “mecbur muyum söylemeye” gibi bir cevap alıyor. Son derece terbiyesizler. Karşılarında ezilmesi gereken bir böcek var gibi davranıyorlar. Eh karşılığını da alıyorlar, yani en azından bizden aldılar. Altta kalmadık, dişlerimizi ve tırnaklarımızı gösterdik(şahsen ben ayağa kalkabildiğim bir ara, kapıyı duvara çarpıp “senin neyin var?” diye odaya giren çömezi, en nefret dolu, öldürücü bakışımı üstüne ekleyerek “neyim mi var? be-nim ne-yim-mi vaaaar?” diye bağırarak üzerine yürümek suretiyle odadan kaçırdım). Başka türlü ölüp kalsanız umurlarında değil.

Neyse, doktor geldiği zaman ameliyat yerime baktı. Yanındaki çömeze ameliyat izinin yanında, 1 YTL büyüklüğündeki morluğu gösterip“Erkan bak, buradaki morluk kas kanaması olduğunu gösterir, sen bana bir kaç tane boş şırınga getir” dedi. Sonra iğneyi caart diye böğrüme soktu ve 3 şırınga kan çekti. Nasıl bir can acısı olduğunu anlatamam ve benim bağırmaya bile gücüm yok. Sadece doktorun kolunu tutup “Ne olur yapmayın?” diye ağlıyorum. “Dur kız, hepsini temizleyelim ki, rahatla” diyor. 3. şırıngadan sonra “kas kanaması olmuş, o yüzden kusuyor” açıklamasını yapıyor. Ablam kelepçeyi gevşetmesini öneriyor. “Daha sıkmadık ki gevşetelim” deyip, gidiyor. Bu doktoru son görüşümüz.

3. günün akşamı istersek eve gidebileceğimiz söyleniyor. Aslında kusmaya devam ediyorum ama yine de onlar herşeyin yolunda olduğuna inanıyorlar. Genç bir doktor hastanede iyi bakıldığımızı ima ediyor. Ben de “hepiniz son derece kaba davrandınız” diyorum. Pişkin pişkin gülerek odadan çıkıyor. Bir ara kapı açılıyor. Önce bir fotoğraf makinesi görüyoruz kapı aralığından, sonra bir adam içeri doğru eğilip “Foğtooğğ” diye sesleniyor. Ablamla birbirimize bakıp gözlerimizi kırpıştırıyoruz. Hatıra resmi için düşünebileceğimiz en son yer burası. “Almayalım biz, teşekkürler” diyoruz. Adam bizi selamlayıp çıkıyor. Sinirlerimiz bozuluyor, gülmeye başlıyoruz.

Benim çıkışım yapılırken kelepçe ameliyatı için Adana’dan gelen bir kızcağız odaya yerleşiyor. Ameliyattan korkuyor. Herşeyin yolunda gideceğine dair onu rahatlatmaya çalışıyoruz. Dışarıdaki hemşireye takılıyoruz “Yanlış kişinin yanına getirdiniz, bizim yaşadıklarımızdan korkacak” diye. “İyi ya işte vazgeçer de ameliyat olmaz belki” diyor. “Nasıl yani?” diyoruz. Hırsla söyleniyor “bir sürü insan var bu ameliyat yüzünden ölen. Zayıflayıp güzel olacağım diye yapılır mı bu canım?” ilk cümle için bir şey diyemem ama ikinci cümle için kızı tokatlayabilirim. O kadar basit mi bu? Sadece zayıflayıp, güzel olmak için mi katlanıyoruz/katlandık bunca acıya? O sadece buzdağının görünen yüzü canım. İnsanların önyargılı davranışları için, dalga geçtikleri için, kıyafet bulamadığımız için, mesela çocuğumuzla dalga geçerler diye okuluna gitmeye utandığımız için, kocamızın/karımızın ya da sevgilimizin ilgisini kaybetmemek için. Daha çok sevilmek için, yürürken bacaklarımız birbirine sürttüğünden bacaklarımızın arasının yara olmaması için, “havuzu taşırdın”lafını bir daha duymamak için, daha iyi bir iş için... Daha çok şey sayabilirim. Ama herşeyden önce sağlık için zayıflamak istiyoruz. Çok denediğimiz halde zayıflama konusunda başarılı olamadığımız ve artık işler çığrından çıktığı için bu ameliyatı göze alıyoruz. Tansiyon, kalp, şeker ilaçları almamak için.

Ablam kendi evine götürüyor beni. 5 gün daha her içtiğimi kusmaya devam ediyorum. Arada doktoru arıyoruz ama ya da ulaşamıyoruz ya da ulaştığımızda “midenin anatomik yapısı değişti, alışmaya çalışıyor, her şey yolunda, merak etmeyin” diyor. 5. günün sonunda ablam 15 günden beri sürekli kustuğumu ve artık tahammülümüzün kalmadığını söylüyor. Doktor “Tamam artık, inat etmeye gerek yok, vücut kelepçeyi kabul etmiyor. Yarın getirin, çıkartalım” diyor. Hani kelepçe silikondu ve vücuda uyum sağlamaması gibi bir durum söz konusu değildi? Ablam “İnat etmiyoruz ama acaba endoskopi filan yapılarak bir bakılsa, ne olduğunu anlasak...” diyor. Doktor cevap veriyor “Aaa, iyi fikir, yarın getirin endoskopi de yapalım!!!”

Çapa’da profesör ve bu işin en iyisi olduğu iddia edilen kişinin endoskopi yapmak ancak biz söylediğimizde aklına geliyor. Harika!!!

Ablam sinirlenip “ben artık bu adama güvenmiyorum” diyor. Doktoru değiştirmekte geç bile kaldık. Ataşehir Şifa hastanesi gidebileceğimiz en yakın hastane. Oradaki genel cerrahtan randevu alıyoruz. Kadıköy Şifa’daki genel cerraha yönlendirip, pasaj testi yaptırmamızı öneriyor.

Ertesi güne Kadıköy Şifa’ya gidiyoruz. Pasaj testi dedikleri şey bir bardak baryumlu sıvının içilerek, bilgisayarlı röntgenden akışının takip edilmesi. Aslında 3 dakikalık bir işlem. Ama benimki 2 saat sürüyor. Çünkü çıkan sonuçlarda yolunda gitmeyen bir şeyler var. 2. saatin sonunda tekrar röntgene sokuyorlar ve “sıvının geçiş oranının sıfır” olduğunu söylüyorlar. Yani halkanın olduğu yer tamamen kapalı. Mideye inen hiç bir şey yok. Anlaşılıyor ki, ödem, kas kanaması vs yüzünden kapanmış olan bölümün üst kısmında, doktorumun tavsiyesi ile sürekli bir şeyler içip arkasından kusmamla oluşan bir poş var. Yani mide fıtığı gibi bir kese oluşmuş ve o kese aşağı doğru sarkıp, halkanın yönünü değiştirmiş ve bölge tamamen kapanmış. 15 gün boyunca arada bağlanan serumlar dışında vücuduma hiç sıvı girmemiş. Yemekten bahsetmiyorum bile.

Bu arada hiç bir doktor başka bir doktorun hastasını almak istemiyor. Etik kurallara aykırıymış! Gözümün etik kural görecek hali yok. Yeni doktorum olacak adam beni tekrar ilk doktoruma yönlendirmek istiyor. “Hayır” diyoruz. Bir daha asla o adamı görmek istemiyoruz, kesinlikle artık bizim doktorumuz değil. Ancak ondan sonra. “Peki” diyor. 3 gün ağızdan hiç bir şey almadan sadece serumla beslenecek ve bekleyeceğiz. Kese kendiliğinden küçülürse, halka normal konumuna gelecek ve herşey yoluna girecek, olmazsa çıkartılacak.

O 3 gün 3 ömür gibi geçti. Sürekli “içecek” bir şeyleri, en çok da “su”yu düşündüm. Kana kana, lıkır lıkır bir şeyler içtiğimin hayalini kurdum. Bazen aslında hiç sevmediğim limonata oldu buu, bazen çay, bazen kahve, çoğunlukla su. Bir taraftan bir şeyler içememenin sıkıntısı var. Diğer taraftan kelepçe çıkartılırsa “boşuna mı ameliyat olmuş olacağım” düşüncesi. Damarlarım çok ince, damar yolu açmakta zorlanıyorlar. Kollarım delik deşik oluyor. En son gün “tamam artık dayanamayacağım” deyip serum taktırmıyorum.

4. gün tekrar pasaj testi yaptırıyorum. Sonuç olumlu. Hiç bir tıkanıklık kalmamış. “Sevindin mi?” diye soruyor ablam. Ağlayarak “bilmiyorum” diye cevap veriyorum. Tek düşünebildiğim bir şeyler içebilmek. Eve gidip önce su, sonra çay içiyorum.

Ve kusmuyorum.





 

 


Eski Muamma Hanım Yazıları

 

27/06/2003

03/08/2004

17/07/2005

02/07/2003

07/09/2004

04/08/2005

07/07/2003

09/11/2004

09/09/2005

09/07/2003

24/12/2004

19/09/2005

21/07/2003

10/01/2005

30/09/1005

08/08/2003

15/02/2005

12/12/2005

03/09/2003

28/02/2005

09/01/2006

03/11/2003

03/04/2005

22/02/2006

04/12/2003

07/04/2005

04/08/2006

25/12/2003

12/04/2005

24/08/2006

09/02/2004

19/04/2005

12/09/2006

09/03/2004

27/04/2005

01/10/2006

09/04/2004

02/06/2005

28/12/2006

05/05/2004

10/06/2005

04/02/2007

28/06/2004

06/07/2005

24/07/2007