|
HASSAS VE DUYARLI BİR YAZI
Hani geçenlerde yazmıştım ya boy, kilo ve yaş
konusunda insanların yalan söylemeye ne kadar
meyilli olduğunu, işte şimdi işin başka bir yönüne
geliyorum; insanlarlar yaş konusunda çok hassaslar
çooook. Tabii hassaslık söz konusu olduğunda 25 yaş
altını işin içine katmıyorum. Hadi çıtayı biraz daha
yükseltelim ve 30 yaş altını kapsam dışı bırakalım.
Bakın ben açık bir şekilde söylüyorum: Otuzumu
geçtikten sonra yaşımı söylerken sesim titremeye
başladı. Ancak yaşı benden büyük olan kişilerin
yanındayken hiç umurumda değilmiş gibi “otuz
ikiiiii” diyebiliyorum. Geçen Cumartesi taksiye
bindim. Taksi şöförü ton ton bir ihtiyarcık. En
iyimser tahminle 65 dersiniz. Neyse yola çıkınca “Ne
o dersaneden mi?” dedi. Önce bir yanıma baktım. Hani
farkında olmadan taksiyi bir öğrenciyle mi
paylaşıyorum diye. Önüm, arkam, sağım ve de solum
boş. Yani adamcık bu soruyu bana sordu. Bir taraftan
yok artık daha neler diye aklımdan düşünürken “ben
dersanelik yaşı çoktan geçtim” dedim. Amca “aman ne
kadar yaşlı olabilirsin ki en fazla 28” dedi. 28,
yani tam dört sene önceki yaşımdan bahsediyor. “ha
ha ha... amca gece tarifesi aç, tutan rakamın dört
katını ödeyeceğim” demedim, dememek için kendimle
epey mücadele verdim. Aptalca bir sırıtış sol
kulağımdan sağ kulağıma kadar uzandı. O dakika tüm
neşemle “ben otuziki yaşındayım” dedim. Daha önce de
belirttiğim gibi yanındaki kişinin yaşı senden ne
kadar büyükse o kadar rahatsın. Tabii senin yaşın
yanındakilerden daha büyük olduğu durumlarda
başkalarının rahatı batıyor o da ayrı. Ama ben zaten
kendimden yaşça büyüklerle daha iyi anlaşmışımdır.
Yukarıdaki olayı yaşadığım günün hemen ertesindeki
gün başka bir olay daha yaşadım ki yaş ilerledikçe
hassasiyetin ne kadar arttığı bir kez daha gözümüze
sokuldu. Biz dört bayan, havanın güzelliğini fırsat
bilip kendimizi dışarı attık. Sahilde gezip,
tozduktan sonra “şuradaki merdivenler nereye
çıkıyor?” acaba diyerek başladığımız yolculuk bizi
bir cafenin terasına getirdi. Terasta masalar,
masaların etrafında insanlar, insanların elinde
kağıtlar ya da taşlar... Tabii bu insanları böyle
görünce içimizde okey oynama isteği kabardı (daha
doğrusu kabarmış, ben o sırada hiç bir şeyi
kavrayacak ve ne istediğimi anlatacak durumda
değilim sadece kafa sallıyorum). Hemen kendimizi boş
bir masaya attık. Tabii bu arada ben etrafıma tam
olarak bakamadım. Daha doğrusu baktım ama
gördüklerimi anlayamadım. Çünkü dünyanın merdivenini
çıkmışım, kan ter içinde kalp atışlarımın düzene
girmesini bekleyip, vermem gereken kilolara ve
içmemem gereken sigaralara küfür ediyorum. Şimdi
olayı aktarmadan önce bazı bilgiler vermek gerekirse
bizim yaşlarımız 27, 31, 32 ve 33. Orada
bulunanların en genci biziz. Yaş ortalaması biz
gelmeden önce 65, bizi hesaba katarsanız 60 civarı
filan olmalı. Neyse aramızdan yazması oyalı
dudakları kırmızı boyalı olanı “Burası da emekliler
klubü gibi” deyiverdi. Hiiiii sen yanımızdaki masada
oturan yedi-sekiz kadın birden bir alevlen, bir
alın, bir sinirlen... Hemen sesler yükseldi,
itirazlar filan derken biri “emekli olduğumuz nerden
belli oluyormuş nüfus kağıdımızı mı gördün?” deyince
yazmalı arkadaş olanca rahatlığı ve sevimliliğiyle
dönüp “nüfus kağıdını görmeme gerek yok
kırışıklıklardan belli” diye cevap verdi. Ring ring
ring ve rang! (Tehlike çanları çalıyor!) Hepsi
sandalyelerinde bir hopladı, az kaldı ellerindeki
kağıtları düşürüp, oyunu bozacaklardı. Masa
birbirine girdi. Hayır genciz, kuvvetliyiz (ve
güzeliz) ama kendilerine yaşları hatırlatılmış 8
kadın karşısında sanırım hiç bir şansımız olamaz.
Valla parçik ve de pinçik yapar, yaşları kadar
tırmıklar (ki bu da yüzlerce kesik demek), o
kırışıklıkları gören gözlerimizi oyar, yine
kırışıklık diyen dillerimizi koparır ve de elimize
(eğer onları da kırmadılarsa) verirler. Korkmadım
desem yalan olur. Neyse ben diyeyim yarım saat siz
deyin kırkbeş dakika terbiyesizlikten satanistliğe
uzanan geniiiiiş bir yakıştırma yelpazesiyle bizi
yellediler. Fakat bu arada neşeli bardak altlıkları
hediye ettiğim arkadaşımla satanist lafını hangimize
yakıştırdıkları konusunda epey bir tartıştık.
Kendisi bu lafın bana söylendiğini düşünüyor. Bakış
açısı farklı olabilir tabii. Bir kere aralarında en
koyu renkte giyinmiş olan bendim. Üzerimde lacivert
bir gömlek vardı. Eh içeri girdiğimizde de dilim bir
karış dışarıda suratım mosmor bir durumdayken pek
şirin görünmediğimi kabul ediyorum. Bir de o arada
sıcaktan saçımı tokayla rasgele toplamıştım, kafamın
her tarafından ayrı yönlere bukleler fışkırmış
filan. Kısacası görüntü feciydi ama satanist, ne
bileyim biraz ağır bir yakıştırma oldu sanki. Neyse
onları da mazur görmek lazım, hani otuz sene sonra
biri kırışıklıklarımı yüzüme vursa kimbilir benim
ağzımdan neler çıkar? İnsan sinirlenince
şaşırabiliyor işte (bir keresinde bir arkadaşımın
babaannesi tahmin ederim ki kafir ya da günahkar
gibi bir kelime kullanacağı yerde Yunanlı diye
bağırmıştı) (Bir kere de halam bana gelen bir hediye
için “kreşten (kermes demek istiyor) alınmış bu
belli” demişti. Gerçi sinirli değildi ama araya
sıkıştırayım dedim). Uzun lafın kısası o masada olup
ruhu genç kalmış ve yaşını sindirmiş bir bayanın
yanımızdan geçerken arkadaşımıza dediği gibi
“ortalığı karıştırdık”.
Bu arada bütün yazdığım yazılar dikkat ederseniz
başımdan geçmiş olaylardan oluşuyor. Ben de aynı gün
aynı gruba bu anılar tükenince ne yapıcam ben?” diye
endişemi dile getirmiştim. Küçükken kendisine aşık
olan çocuk tarafından dişi kırılan arkadaşım dedi
ki “Sen hiç merak etme, bizim gibi arkadaşların
olduğu sürece anıların tükenmez”. Ne diyeyim haklı
valla.
Not:
Olay sadece bir durum tespitiydi. “Bu arabanın rengi
siyah” ya da “Bu kitap 456 sayfa” gibi hepimizin,
hepinizin aleni şekilde ortada olan bir şeyi
söylemesiydi. Nitekim olaylar durulduktan sonra bize
katılan 100 gr’lık ton balığı kutusu büyüklüğünde
arabası olan arkadaşın da etrafına göz gezdirip ilk
söylediği “yaş, yaşlı, yaş ortalaması” oldu. Gerçi
biz “Hava da bugün çok nemli - sshhhhtt, ayy bitecem
–aaamman oğlum dikkat et- tek taş bekliyorum,
kahvenin de köpüğü hiç yoktu –n’apıyosun sus, akşam
maçı nerde seyredelim –biri şunu çimdiklesin” gibi
sözleri aynı anda söyleyerek lafı ağızına tıkadık.
Tıkadık ama sor bakalım niye yaptık? Sormayın nasıl
olsa cevabı biliyorsunuz, yukarıda yazdık. Amaaaan
kendimizle ve geleceğimizle ve de bir parça
etrafımızla biraz eğlenmezsek bu hayat nasıl geçer?
Bu gün sen yaşlısın yarın o, öbürsü gün bir
başkası...
|