Huysuz Orta Yaşlı
  sıyrık BALATA
  aDAMLEGAL
DeLi KıZıN TüRkÜsÜ
pe®sona g®ata
MUAMMA hanım
 
SİTE HARİTASI

DİĞER YAN ÜRÜNLER

 SLAYTLAR
 DEPO
FASIL 
ANKET


ANASAYFA

 


 




   
05.05.2004

 


 

HASSAS VE DUYARLI BİR YAZI

Hani geçenlerde yazmıştım ya boy, kilo ve yaş konusunda insanların yalan söylemeye ne kadar meyilli olduğunu, işte şimdi işin başka bir yönüne geliyorum; insanlarlar yaş konusunda çok hassaslar çooook. Tabii hassaslık söz konusu olduğunda 25 yaş altını işin içine katmıyorum. Hadi çıtayı biraz daha yükseltelim ve 30 yaş altını kapsam dışı bırakalım. Bakın ben açık bir şekilde söylüyorum: Otuzumu geçtikten sonra yaşımı söylerken sesim titremeye başladı. Ancak yaşı benden büyük olan kişilerin yanındayken hiç umurumda değilmiş gibi “otuz ikiiiii” diyebiliyorum. Geçen Cumartesi taksiye bindim. Taksi şöförü ton ton bir ihtiyarcık. En iyimser tahminle 65 dersiniz. Neyse yola çıkınca “Ne o dersaneden mi?” dedi. Önce bir yanıma baktım. Hani farkında olmadan taksiyi bir öğrenciyle mi paylaşıyorum diye. Önüm, arkam, sağım ve de solum boş. Yani adamcık bu soruyu bana sordu. Bir taraftan yok artık daha neler diye aklımdan düşünürken “ben dersanelik yaşı çoktan geçtim” dedim. Amca “aman ne kadar yaşlı olabilirsin ki en fazla 28” dedi. 28, yani tam dört sene önceki yaşımdan bahsediyor. “ha ha ha... amca gece tarifesi aç, tutan rakamın dört katını ödeyeceğim” demedim, dememek için kendimle epey mücadele verdim. Aptalca bir sırıtış sol kulağımdan sağ kulağıma kadar uzandı. O dakika tüm neşemle “ben otuziki yaşındayım” dedim. Daha önce de belirttiğim gibi yanındaki kişinin yaşı senden ne kadar büyükse o kadar rahatsın. Tabii senin yaşın yanındakilerden daha büyük olduğu durumlarda başkalarının rahatı batıyor o da ayrı. Ama ben zaten kendimden yaşça büyüklerle daha iyi anlaşmışımdır.

Yukarıdaki olayı yaşadığım günün hemen ertesindeki gün başka bir olay daha yaşadım ki yaş ilerledikçe hassasiyetin ne kadar arttığı bir kez daha gözümüze sokuldu. Biz dört bayan, havanın güzelliğini fırsat bilip kendimizi dışarı attık. Sahilde gezip, tozduktan sonra “şuradaki merdivenler nereye çıkıyor?” acaba diyerek başladığımız yolculuk bizi bir cafenin terasına getirdi. Terasta masalar, masaların etrafında insanlar, insanların elinde kağıtlar ya da taşlar... Tabii bu insanları böyle görünce içimizde okey oynama isteği kabardı (daha doğrusu kabarmış, ben o sırada hiç bir şeyi kavrayacak ve ne istediğimi anlatacak durumda değilim sadece kafa sallıyorum). Hemen kendimizi boş bir masaya attık. Tabii bu arada ben etrafıma tam olarak bakamadım. Daha doğrusu baktım ama gördüklerimi anlayamadım. Çünkü dünyanın merdivenini çıkmışım, kan ter içinde kalp atışlarımın düzene girmesini bekleyip, vermem gereken kilolara ve içmemem gereken sigaralara küfür ediyorum. Şimdi olayı aktarmadan önce bazı bilgiler vermek gerekirse bizim yaşlarımız 27, 31, 32 ve 33. Orada bulunanların en genci biziz. Yaş ortalaması biz gelmeden önce 65, bizi hesaba katarsanız 60 civarı filan olmalı. Neyse aramızdan yazması oyalı dudakları kırmızı boyalı olanı “Burası da emekliler klubü gibi” deyiverdi. Hiiiii sen yanımızdaki masada oturan yedi-sekiz kadın birden  bir alevlen, bir alın, bir sinirlen... Hemen sesler yükseldi, itirazlar filan derken biri “emekli olduğumuz nerden belli oluyormuş nüfus kağıdımızı mı gördün?” deyince yazmalı arkadaş olanca rahatlığı ve sevimliliğiyle dönüp “nüfus kağıdını görmeme gerek yok kırışıklıklardan belli” diye cevap verdi. Ring ring ring ve rang! (Tehlike çanları çalıyor!) Hepsi sandalyelerinde bir hopladı, az kaldı ellerindeki kağıtları düşürüp, oyunu bozacaklardı. Masa birbirine girdi. Hayır genciz, kuvvetliyiz (ve güzeliz) ama kendilerine yaşları hatırlatılmış 8 kadın karşısında sanırım hiç bir şansımız olamaz. Valla parçik ve de pinçik yapar, yaşları kadar tırmıklar (ki bu da yüzlerce kesik demek), o kırışıklıkları gören gözlerimizi oyar, yine kırışıklık diyen dillerimizi koparır ve de elimize (eğer onları da kırmadılarsa) verirler. Korkmadım desem yalan olur. Neyse ben diyeyim yarım saat siz deyin kırkbeş dakika terbiyesizlikten satanistliğe uzanan geniiiiiş bir yakıştırma yelpazesiyle bizi yellediler. Fakat bu arada neşeli bardak altlıkları hediye ettiğim arkadaşımla satanist lafını hangimize yakıştırdıkları konusunda epey bir tartıştık. Kendisi bu lafın bana söylendiğini düşünüyor. Bakış açısı farklı olabilir tabii. Bir kere aralarında en koyu renkte giyinmiş olan bendim. Üzerimde lacivert bir gömlek vardı. Eh içeri girdiğimizde de dilim bir karış dışarıda suratım mosmor bir durumdayken pek şirin görünmediğimi kabul ediyorum. Bir de o arada sıcaktan saçımı tokayla rasgele toplamıştım, kafamın her tarafından ayrı yönlere bukleler fışkırmış filan. Kısacası görüntü feciydi ama satanist, ne bileyim biraz ağır bir yakıştırma oldu sanki. Neyse onları da mazur görmek lazım, hani otuz sene sonra biri kırışıklıklarımı yüzüme vursa kimbilir benim ağzımdan neler çıkar? İnsan sinirlenince şaşırabiliyor işte (bir keresinde bir arkadaşımın babaannesi tahmin ederim ki kafir ya da günahkar gibi bir kelime kullanacağı yerde Yunanlı diye bağırmıştı) (Bir kere de halam bana gelen bir hediye için “kreşten (kermes demek istiyor) alınmış bu belli” demişti. Gerçi sinirli değildi ama araya sıkıştırayım dedim). Uzun lafın kısası o masada olup ruhu genç kalmış ve yaşını sindirmiş bir bayanın yanımızdan geçerken arkadaşımıza dediği gibi “ortalığı karıştırdık”.

Bu arada bütün yazdığım yazılar dikkat ederseniz başımdan geçmiş olaylardan oluşuyor. Ben de aynı gün aynı gruba bu anılar tükenince ne yapıcam ben?” diye endişemi dile getirmiştim. Küçükken kendisine aşık olan çocuk tarafından dişi kırılan arkadaşım dedi ki  “Sen hiç merak etme, bizim gibi arkadaşların olduğu sürece anıların tükenmez”. Ne diyeyim haklı valla.

Not: Olay sadece bir durum tespitiydi. “Bu arabanın rengi siyah” ya da “Bu kitap 456 sayfa” gibi hepimizin, hepinizin aleni şekilde ortada olan bir şeyi söylemesiydi. Nitekim olaylar durulduktan sonra bize katılan 100 gr’lık ton balığı kutusu büyüklüğünde arabası olan arkadaşın da etrafına göz gezdirip ilk söylediği “yaş, yaşlı, yaş ortalaması” oldu. Gerçi biz “Hava da bugün çok nemli - sshhhhtt, ayy bitecem –aaamman oğlum dikkat et- tek taş bekliyorum, kahvenin de köpüğü hiç yoktu –n’apıyosun sus, akşam maçı nerde seyredelim –biri şunu çimdiklesin” gibi sözleri aynı anda söyleyerek lafı ağızına tıkadık. Tıkadık ama sor bakalım niye yaptık? Sormayın nasıl olsa cevabı biliyorsunuz, yukarıda yazdık. Amaaaan kendimizle ve geleceğimizle ve de bir parça etrafımızla biraz eğlenmezsek bu hayat nasıl geçer? Bu gün sen yaşlısın yarın o, öbürsü gün bir başkası...

 

 

 
 


Eski Muamma Hanım Yazıları

 

27/06/2003
02/07/2003
07/07/2003
09/07/2003
21/07/2003
08/08/2003

03/09/2003
03/11/2003
04/12/2003
25/12/2003
09/02/2004
09/03/2004
09/04/2004

Anasayfa