03/08/2004
Daha
başlıktan sansüre uğrayacağımı tahmin ediyorum ama dur bakalım
belki de yırtarız! Yine daha önce başıma gelenlerden yola
çıkarak yazının ilerleyen satırlarından dolayı da bir sansürle
karılaşabileceğimi düşünüyorum, yani en azından bir ikaz
gelebilir ama dediğim gibi du bakalım belki olur...
ARA BENİ BOYA BENİ!
Derler ki “arkadaş için çiğ tavuk yenir”. Yenebilir, niçin
yenmesin. Çiğ balık yeniyorsa çiğ tavuk da yenir. Ben yemem
ikisini de. Balığın hiç bir halini sevmem zaten. Çiğ, pişmiş,
akvaryumda hiç farketmez, kedi bir balık iki hazetmem. Tavuk
severim, hele KFC’de yiyorsak, mmmmm bayılırım. Ama bir yere
kadar, herkesin yapabileceklerinin bir sınırı var, benim
arkadaşlık sınırım çiğ tavukların yendiği yerde biter. Fakat bu
sınıra gelene kadar, arkadaşlarım için katlandığım, girdiğim
zahmetin haddi hesabı yok. Sokak ortasına kusan olur, saçlarını
tutarım bulaşmasın diye. Erkek arkadaşıyla kalır, annesi telefon
ettiğinde uyuyor derim. Göğsüne silikon taktırır, burnuna
estetik yaptırır refakatçi kalırım. Omzu-boynu tutulur masaj
yaparım. Sigara içerken yakalanmak üzedir, hoop kendim içiyor
gibi yapıp kurtarırım (o günden beri de sigara içiyorum!). Staj
ayarlar, çöplerini çatar, sevgilileriyle ya da aileleriyle olan
sorunlarını dinlerim, replik vermez alırım. Veee evlerini
boyarım!
Başlığı da bakarsanız son yaptığım eylemin yazı konusu olacağını
tahmin edersiniz herhalde. Benim pek sevdiğim İzmir’li iki
arkadaşım var(aslında bir tanesi arkadaşım da, öbürü onun
kardeşi. Fakat aile enterasan bir aile, bir tanesiyle tanışınca
hepsiyle samimi oluyorsun. Bir nevi elini ver kolunu alama
durumu. Haa şikayetçi miyiz, tabii ki değiliz, ne de olsa her
biri ayrı ayrı yazı konusu oluyorlar, bknz “nüfus kağıdını
görmeme gerek yok kırışıklıklardan belli” konulu yazıma!!).
Şimdi bu arkadaşlarıma İzmir’in güneşi, trafik sıkışıklığı nedir
bilmez yolları, kuş olmayan kumrusu, ne giyersen giy salyaları
akmayan insanları, iki adım ötedeki Çeşme’si, Foça’sı,
Çandarlı’sı kısacası rahatı battı, tutup İstanbul’a yerleştiler.
Tabii her taşınma gibi onların taşınması da sancılı oldu. Biz de
yani ben de bu sancının ilacı olmaya karar verdim. Aslında tabii
insanın verdiği kararları uygulamadan önce en azından 3-5 kez
gözden geçirmesi, şöyle bir tartması, gerekiyorsa yeni kararlara
yönelmesi, en azından ihtiyaç halinde kaçabileceği bir çıkış
kapısı bırakması gerekiyor. Böylece balkonda, duman sarmış
mangalın üzerindeki köfteleri kör dövüşü yapmadan kömür olmaktan
kurtabilirsiniz değil mi?
Benim en büyük zaaflarımdan ikisi olan bu sevimli pıtırcık
arkadaşlarımı yalnız bırakamazdım elbette. İhtiyaçları olduğunda
yanlarında olmalı, gurbet ellerde sahipsiz koymamalıydım.
Arkadaşlık bunu gerektirir değil mi? (Şu sıralar bu gereklilik
üzerinde bir takım değişiklikler yapmayı düşünüyorum!)
Zaten tuttukları eve o kadar yakın oturuyorum ki “ay çok uzak
nası geliyiim oralara, yoksa neler neler yapmazdım” deyip,
kaytarmacılık yapma şansım da olmadı. Neyse ev tutuldu (ev
dediğime bakmayın tanımı 2 oda bir salon olsa ve bir banyonun
dışında bir de küçük tuvalet sıkıştırılsa da en iyimser tahminle
5. kişiden sonrası dışarıda kalır, ölçülerimiz bu). Nohut oda
bakla sofa dairemizi (dikkat edin dairelerini demiyorum ben de
sahiplenmiş durumdayım çünkü hem arkadaşlık hem emek hakkı var)
boyatmak için girişimde bulunup, boyacının verdiği fiyat ev
kirasından daha yüksek olunca işin kime kaldığını tahmin etmek
zor değil. 3 tane genç, güçlü kuvvetli, yetenekli, güzel,
alımlı, akıllı, esprili bayan kutu kadar evi mi boyayamaz?
Yetenekliden sonra gelen sıfatların boya yapabilmekle bir
ilgisinin olmadığını söyleyebilirsiniz ama yazan benim fırsatım
varken bunları da araya sıkıştırırım.Doğruyu söylemek gerekirse
daha önce oturan kişi (ki bu ev sahibinin rahmetli annesi
olmakta) evi tertemiz bırakmış. Hani bakıldığında evin aslında
boyaya ihtiyacı pek yoktu ancak tüm ev öyle bir yeşile
boyanmıştı ki küçük, kaygan ve kaypak bir su yılanı bile olsanız
bu renkteki bir nehirde yaşamak istemezsiniz. Netice itibariyle
bir miktar kadar beyaz boya ile salonu ve girişi, bir miktar
güneş sarısı boya ile de nohut odaların boyanmasına karar
verildi. Önce salonun dört duvarını beyaza boyadık. Tabii
yeşilin üzerine beyazı sürdüğümüzde ortaya tomurcukların
iddiasına göre “buz beyazı” bana göre sıfıra sıfır elde var
sıfır diyebileceğim bir renge büründü duvarlar. Sonra bir beyin
fırtınası koparıp (fırtınayı ben başlattım zira iki akşamda bir
uğrama ihtimalimin olduğu bu evde duvarlar gözümü almasın değil
mi?) boyacıdan bir koşu mor menekşe renginde boya alınmasına ve
süratle salonun duvarlarının içinde bulunduğu zor durumdan
kurtarılmasına karar verdik. Şimdi salonun rengi bakış açısına
göre mavi, eflatun, uçuk morumsu diyebileceğimiz bir renkte.
Elbetteki gittik, aldık, boyadık bitti diye bir durum söz konusu
değil. Öyle olsaydı niçin bir hafta her tarafım tutulmuş bir
vaziyette dolaşayım ki? Ve niye bu yazıyı yazayım?
Önce eski kıyafetlerimizi giydik, saçımı bir eşarbın içine
tıktım, elime yüzüme krem sürdüm ki, sıçrayan küçük şakacı boya
tanecikleri bedenden kolay çıksın (bakın ne kadar profesyonel
yaklaşıyorum olaya) (ha bir de bu son ikisi bir tek ben yaptım,
onun’çün çoğul yazmıyorum), ellerimize kullan at cerrah
eldivenlerini geçirdik, boya kovamız (boyayı sulandırdık
tabiyki), rulomuz ve fırçamızla işe koyulmadan önce,
süpürgeliklere kolay çıkan kağıt bantlar yapıştırdık, soonacıma
hemen ayak uçlarımızda ıslak bezler, yere dökülme cürretini
gösteren her bir boya damlacığını silmeye hazır, işe başladık.
Uzatma sopalarına ihtiyacımız yoktu zira pıtırcık, tomurcuk
dediğime bakmayın arkadaşlardan biri zamanın milli yüzücüsü,
diğeri basketbolcusu ve ayrıca İzmir’li olarak hani parmak
ucunda rahat olsalar ayakta tavanı bile boyayabilirler (tamam
biraz abarttım ama abartmayınca da zevki çıkmıyor, 1,80 civarı
diyip, konuyu kapayalım).
Bu arada tabii boya filan da yapılacağı için camlarda perde yok.
En üst kattayız herkes izleyemez ama çapraz binada inşaat var ve
en üst katta da çalışan, çalışkan bir grup genç ikamet ediyor!
Grup diyorum zira önce birdi, sonra iki oldu, en son dörde
çıktı. Yani birinci katta olup yoldan gelip geçenin bizi boya
yaparken (en azından bunun için çabalarken) seyretmesinden daha
fena bir durumdaydık. Zaten hava sıcak, umduğumuzdan daha zor
ve yorucu bir işe kalkmışız, fırçayla rulo farklı boyuyor ve bir
türlü bitince üzeri dalga dalga olmayan bir duvar yapamıyoruz
bir de üstüne izleniyoruz. Bir nevi BBG evi. Tek fark evin
içindekiler canı burnunda 3 bayan, seyredenler de bir kısım
amale. Bir taraf mutlu, ama o taraf biz seğiliz. Bir de şöyle
bir ihtimal var şimdi bu adamlar bakıyorlar ama belki de “bak
boya fırçasını yanlış tutuyor, bu kadar su konulmamalıydı, yere
gazete-naylon sermemişler, çık çık bu iş böyle yapılmaz ki”
diyerek tamamen yaptığımız işin kritiğini yapıyor ve hatta belki
“yazık, yapamıyorlar bir el atsak mı duruma” da diyor
olabilirler. Ve farkındayım “duruma el atmak” burada
kullanılacak doğru bir kelime topluluğu değil ama... Ama işin bu
yönü bize de pek inandırıcı gelmedi. Hal böyle olunca yani
sinirler bozulunca esprili bir bayan grubu olarak bari gülelim
dedik. Bir çiçek olsan, bir kent olsan, bir hayvan olsan ne
olurdun tarzında geyik anket sorularından yola çıkarak bir film
olsak adı ne olurdu diye sorduk kendimize. Seri filmlerde karar
kılıp filmin ana isminin “Amele’nin rüyası” bölüm isimlerininde
“Boyacı fırçan ne güzel”, “Ara beni boya beni”, “Boyamakla
bitmez bu duvarlar” olmasına karar verdik. Fakat akşama doğru
fırça ve rulo tutan parmaklarımız tutuş şekliyle kıvrılmış ve
düzelmeyen bir hale gelince, kikirdemeler “ne salaksın bir
kenarı boyayamadın”, “sen de hep yere damlatmışsın gerizekalı”,
“hiç bir iş yapmadın seni inek” cümlelerine dönüşünce işi
bırakmaya karar verdik. Evden çıkarken ortak fikrimiz “güzel
oldu be, becerdik bu işi” şeklindeydi. Ertesi sabah gün ışığında
odaları gördüğümüzde kendimize olan güvenimiz ve inancımız
sarsıldı biraz ama oraya kanepe gelir, buraya kitaplığı koyarız,
masada şuraya yerleşti mi bir şey görünmez, eh gelende
radyotörün arkasına mı bakıcak deyip kendimizi avuttuk.
Bu işin bir de temizlik kısmı var tabii. Başlarken damlayan en
ufak boya zerresini bile anında silerken sona doğru “eeeeh bi de
onunla mı uğraşcam, sonra temizlenir” dediğimiz için bir
viledayla halledilemedi iş. Valla ben kendi adıma iki saat
boyunca bağdaş kurduğum yerde otururken, sağım solum ve önümdeki
10 adet yer karosunu temizledim. Arkamdakileri bıraktım zira
oturduğum pozisyonu alabilmek için bile 15 dakika debelenmiştim,
bir de yok dön, yok uzan yapamazdım. Ayrıca temizlik, ütü vs ev
işleri benim için çiğ tavuktan az önce gelir.
Kısacası taşınan arkadaşın mı var derdin var kardeşim. Gittim
evi boyadım, temizlik yaptım, kek pişirdim, meyve suyu aldım
daha hiçbiri araba seni nereye bıraksın, masör hangi saatte
gelsin, şampanyanın yanında çilek de ister misin diye
sormadı....
Herşey bir yana hoşgeldiler, sefa getirdiler, yanıbaşımda ömrümü
uzatacaklar, iyi, çok iyi, hatta çok çok iyi yaptılar.
|