03/04/2005
Yazı Dizisi :
MOSKOVA
ÖNCESİNDE,
SIRASINDA, SONRASINDA
(Görmemişin yurt
dışına çıkacağı tutmuş!)
ÖNCESİ
Bir insan bir
yolculuğa ne kadar zaman öncesinden hazırlanmaya başlar? 1 gün,
1 hafta, 1 ay? Sanırım ben bu yolculuğa yirmi-yirmibeş yıldan
beri hazırlanıyordum. O yüzden bu konuda yazacak çok şeyim var.
Sıkılan okumasın valla ama benim içimi dökmem lazım.
Bir
kere daha küçücük bir çocukken televizyona yapışıp izlerdim buz
pateni yarışmalarını. Gecenin bir yarısına doğru başlardı.
Uyumamak için ne yapacağımı şaşırırdım. Atlayışların hangisi
“axel”, hangisi “lutz”, hangisi “salchow” çözücem diye
delirirdim. Eeeeski yıllardan Denise Biellmann’ı hatırlarım,
nasıl kaldırırdı öyle bacağını kafasının üzerine? Sonraları bir
çok kişi yapmaya başladı, hareketin adı Bielmann dönüşü olarak
buz pateni tarihine filan geçti. Ama o hareketin ilk ortaya
çıkışını biliriz icabında. Sonra Jayne Torvill - Christopher
Dean’in o unutulmaz Bolero’su. Olimpiyatlarda bir sürü 6.0 tam
puan almışlardı. Sonra, biz üstünde durmasını bile becerip
beceremeyeciğimizi konuşurken buzun üstünde parendeler atan
Surya Bonaly. Başka bir efsane Katarina Witt, sonra yakın
zamanlara geldikçe Marina Anissina-Gwendal Peizerat ve bana göre
buz pateni tarihinin gelmiş geçmiş en kaliteli, en orjinal, en
başarılı, buzun üzerinde sanat yapan adamı Evgeny Plushenko.
Hepsininin yakın takipçisiyim. Bazılarının yarışmalara ilk
katıldıkları zamanları bilirim. Mesela son dünya şampiyonasında
bayanlarda üçüncü olan Carolina Kostner. İlk katıldığı
zamanlarda bu kızda iş var, iyi bir şeyler yapacak demiştim.
Evgeny de öyle. Böyle deyip, sonradan onları madalya kürsüsünde
gördüğüm zaman gurur duyuyorum; hem kendimle, hem onlarla. Böyle
bir tutku işte.
Neyse işte bu
yarışmaları televizyondan izlerken “Şu yarışmaları bir kere de
yerinden izlesem keşke” derdim hep. Sonra 2004 yılında
Almanya’daki Dünya şampiyonasını takip edip iç geçirdiğim
günlerde şeytan dürttü, internette bir araştırma yaptım. Baktım
ki bir sonraki Dünya Şampiyonası Moskova’da yapılacakmış. Ben bu
bilgiyi bir köşeye yazarken sen benim kuzenlerden biri
Moskova’da çalışmaya başlamasın mı üstüne? Böyle içim bir pırrr
etti. Önce “Olur mu acaba?” dedim. Sonra da “Neden olmasın?”.
Kuzenle görüştük, “ben de kalırsınız, uçak biletini ayarla, ben
yarışmanın biletlerini buradan alırım” deyince bu yazıyı
yazdığım tarihlerden tam bir sene önce, iş yerindeki kahve
odasında, İ....’ye, S....’ye ve G.....’ye sevinçten garipleşen
yüz mimikleriyle müjdeyi verdim. Ortam el verdiği ölçüde
haykırarak “gidiyorum, Evgeny’i seyretmeye gidiyorum” dedim. Sen
bir de üstüne G “ben de gelirim” demesin mi? Ha ha ha ve de ho
ho ho. Daha ne isteyeyim?
Bir sene. Dile kolay. Olur, olmaz, şimdi, sonra derken Aralık
ayında pasaportumu çıkarttım. Kuzeni aradım, bize erkekler ve
buz dansı yarışmaları için ikinci, gala programı için birinci
kategoriden bilet almasını rica ettim. O da uğraş didin, aynı
paraya hepsine birinci kategoriden yer bulmuş iyi mi? Hem de en
önlerden filan. Hemen uçak biletlerimizi ayırttım. Bu arada TRT
3’den hem Avrupa Şampiyonasını hem de diğer tekrar yayınları
izleyip, iyice gaza geliyorum. Kim tutar beni haaaa? Patronuma
izin alacağım tarihi söyledim, hangi gün ne giyeceğim (tv de
gösterirler belki değil mi?), filan listesini yapmaya başladım
filan. Kısacası “ha” deseniz gidebilecek durumdaydım. Eyoooo.
Bu arada paranoyak bir kişiliğe sahip olarak sürekli bir problem
çıkacağını ve gidemeyeceğimi düşünmeyi de ihmal etmedim tabii
ki. Sonra tarih yaklaştı ve vize işlemleri için girişimde
bulunduk. 3 hafta öncesi başvurmak uygun değil mi? Hah hah hah!
Ben öyle sanayım. İlk kazığı buradan yedik mi? Yedik. Çünkü ben
hayatımda çok ender yaptığım bir şey yaptım ve yardım istedim!
Çünkü Moskova’daki bir firmadan gelecek davet mektubu olursa
işler çok kolay olur dediler (halbuki alakası yokmuş). Sanki her
zaman herkesi dinlermişim gibi! Yani bu kadar zaman durdun şimdi
mi başkalarını dinliyorsun? Fakat sürekli vize işlemleriyle
ilgilenen kişiler bunlar bir bildikleri vardır değil mi?
işyerimizin Moskova’daki iştirakinden davet mektubu istedik.
Kardeşim bir davet mektubu ne kadar sürede gelir? Yani
sağolsunlar mektuplar hemen yazıldı ama Moskova’nın resmi
makamlarının onaylaması üç hafta sürdü. Altı üstü 5-6 gün orada
kalacağız. Yerleşmeye, çalışmaya filan gitmiyoruz ya! 16 Mart
Çarşamba günü sabah uçağına bineceğiz ama 11 Mart Cuma olmuş biz
daha vizeye başvurmamışız. Cuma günü mektupların onaylandığı
haberini alıyoruz. Cuma akşamı kargoya verecekler, benim
ortalığı ayağa kaldırmamın sonucu Pazar günü mektubu alacağız ve
Pazartesi başvuracağız. Vize işlemlerimizi yapacak olan
görevliler son derece rahat, merak etmeyin bir günde alırız
diyorlar ama nasıl merak etmem? Bir senedir hazırlanıyorum
diyorum nasıl merak etmem? Bu arada bir haber daha geliyor.
Pazar günü Moskova’dan gelecek birine mektupları veriyorlar,
hani kargoda bir aksilik olur filan diye. İyilik yapacaklar ya!
Niye daha fazla iyilik yapmak istiyorsun? Sana ne? Ver kargoya,
ben herkesle konuşmuşum, ayarlamışım değil mi? Mektupları
verdikleri adam Pazartesi öğlene kadar ortada yoktu. Pazartesi
günü oturup hüngür hüngür ağladım. Niye kendi işini kendin
halletmiyorsun? Niye başkalarına güveniyorsun? Niye iki ay
öncesinden vize işlemlerine başlamadın? Altı üstü bir hayalimi
gerçekleştireceğim ya. Yani kime ne zararı var? Neyse öğleden
sonra mektuplar geldi. Salı günü vize başvurusu yapıldı. Ben
evde bavul hazırlasam mı hazırlamasam mı diye düşünüyorum.
Hazırlayayım ama vize çıkmaz da ertesi sabah o uçağa binemezsem
o bavulu da içindekilerle kaldırıp atarım biliyorum ama
kıyafetlerime kıyamıyorum. O vize öğlen çıktı yani uçağa biniş
saatimizden yaklaşık 18 saat önce filan. Bu arada sağolsun
annemler, arkadaşlarım sürekli moral vermeye çalışıyorlar ama o
vize benim ömrümden beş yıl götürdü (genelde on yıl götürmesi
uygun görünür ama kalan süreyi Moskova’da gider diye
saklamıştım, haklı da çıktım). Vizenin çıktığını öğrenmemle
birlikte valizi açtım, bir taraftan yerleştiriyor bir taraftan
da Eurosport’tan erkekler kategorisi kısa programını izliyorum
ve sürekli “ha ha ha Perşembe akşamı orada olacağım ve sonunda
Evgeny Plushenko’yu canlı canlı izleyeceğim” diyorum. Böyle
nasıl mutluyum, nasıl mutluyum anlatamam. Arada, şimdi kesin
uçak düşer gibi düşüncelerimi bile bir kenara itebiliyorum. Hay
allah yeşil kazağımla takacağım küpeleri almayı unutmayayım
değil mi? (keşke unutsaydım, Moskova’da kaybolmazdı!)
Öncesinin son
cümleleri:
1)
İki
fotoğraf makinesi, üçer tane atkı, eldiven, bere, her kıyafete
uygun fularlar, takılar, kitaplar, bulmacalar kısacası 21
kiloluk bir bavulla ve freeshop’tan alınacakların sipariş
listesiyle Çarşamba sabahı 6:30’da kapının önünde G’yi
bekliyordum.
2)
Havaalanında her güvenlik geçisinde öttüm. Sonunda gözlüklerimi,
canım küpelerimi çıkardım ama banamısın demedi. Bu sefer de
güvenlik nedeniyle beni göndermeyecekler diye paranoya yaşadım.
3)
Pasaport kuyruğunda önümdeki adamı vergi borcu nedeniyle geri
çevirdiler. Ben yine paranoya yaşadım.
4)
Uçağa
bindik, yine uçak düşerse diye korktum. Aslında korktuğum uçağın
düşmesi ya da ölmekten ziyade hayallerimi gerçekleştiremeyecek
olmaktı. Bunu da belirtmekte fayda var.
5)
Aslında aksilik vize ile değil izine çıktığım Cuma akşamı eve
dönüşte servisin bozulmasıyla baş gösterdi. Otobüs bozuldu, yarı
yolda kaldık mı? Allah razı olsun şirketin diğer servisleri
durup, yardımcı oldu. Bir yere kadar bıraktılar. İşte o bir
yerden sonra da arkadaşlardan birinin eşi gelip aldı bizi. Ama
eve ulaşmamız o kadar kolay olmadı. Zira arkadaşın eşinin bizi
alacağı buluşma noktasına gittiğimizde şöyle bir olay oldu.
Şimdi bu arkadaş dedi ki “araba gri renkte, bilmem ne model,
yalnız kocam inşaata gidip gelirken kullanıyor o yüzden biraz
kirlidir”. “Ne fark eder canım, bizi eve bıraksın da” dedik.
Sonra servisten indik, arkadaş “aha da orada araba” deyip, gri
renkte, çamurlu arabanın ön kapısına atladı. Bunun üzerine ben
de hem arkamdan gelen üçüncü arkadaş hem de adamcağız beklemesin
diye telaşla arka kapıyı açtım ve ayağımı içeri attım. Son hızla
arka koltuğa yayılmış kabanı itekleyip yer açmaya çalışırken
öndeki arkadaş “bu araba değil, bu araba değil” diyerek kendini
dışarı attı. Arkasından da ben, arabaya binmeye hazırlanan S’yi
bir nevi ezerek kendimi dışarı attım. Arabadaki adam ne yaptı
bilmiyorum. Bu kadar mı benzerlik olur kardeşim? Hem gris, hem
çamurlu hem de kocaya benziyor. (gerçi “kocam niye kasket takmış
ki?” diye sormuş kendine ama...) Hem sen hırsızlığın bu kadar
arttığı bir dönemde niye kapılarını kilitlemiyorsun? Neyse sonra
arabanın ve kocanın doğru olanını bulup, “bak eminsin değil mi?”
diye on defa sorduktan sonra yerleşip, evimize ulaştık. Ya işte
böyle...
Devamı 3-5 gün
sonra...

 
   
|