yukarıdaki kişilerin fotoları


 

annesahife



 

01/10/2006
 

Amsterdam 3

 

Amsterdam tarihi ve kültürel mekan bakımından oldukça zengin bir şehir. Her ne kadar gitmeden önce internetten bir sürü “gezilecek yer” işaretlemiş olsam da daha önce söylediğim gibi pek azını görebildim. Başlıca sebebi benim tembelliğim açıkçası. Bir de müze gezme beceri ve ilgimin gelişmemiş olması.

Allahtan arkadaşım beni Dam meydanına götürdü de II. Dünya Savaşı'nda ölenlerin anısına dikilen anıtı, kraliçe Beatrix'in taç giyme töreninin yapıldığı bugün kültür merkezi olan eski sarayı, Nieuwe Kerk’i görebildim. Sarayın önünde Azrail kostümü giymiş, elinde orak tutan biri para karşılığı fotoğraf çektiriyordu. İsterseniz gülebilirsiniz fakat ben Azrail’le mümkün olduğu kadar geç yan yana gelmek istiyorum. Şimdi durup dururken böyle bir resim çektirirsem, kendiyle tanışmaya pek meraklıymışım düşüncesine kapılıp, heveslenir, harekete geçmeye kalkar filan diye hemen uzaklaştım oradan. Oradan Nane Kulesine, arkasından çiçek pazarına geçtik. Yaşasın çiçekler, çiçekler ve çiçekler. Büyük bir hevesle makinamı çıkardım ama dükkanların çoğu kapanmıştı. Bu kadar turistik ve hareketli bir şehirde, üstelik de hava bu kadar geç kararırken nasıl olur da erkenden kilit vururlar dükkanlara inanılır gibi değil. Dönüşten bir gün önce 17:30 sıralarında girdiğimiz bir giyim mağazasından kibarca kovulmuşluğumuz bile oldu. Denediğim gömleğin başka bedenini sorunca satıcı bayan “yarın gelebilir misiniz?” diye sordu. Ben de açıkçası hani yarın yeni şeyler, diğer bedenler de gelecek o yüzden soruyor filan diye düşündüm. Yarın döneceğimi ve vaktimin olmadığını söylediğimde kadın “kusura bakmayın benim işim var, mağazayı kapatacağım” dedi. Peki, deyip alelacele kabinde dönüp üstümü değiştirdim ve çıktığımda kadıncağız kepenkleri indirmeye başlamıştı bile!

Seks müzesini gezemedim! Bana eşlik eden arkadaşım halihazırda daha önce gelen misafirleriyle birlikte iki defa gezmişti ve üçüncüsünü kaldıramayacağını söyledi. Açıkçası yanımda göreceklerimle ilgili dalga geçeceğim biri olmadan tek başıma seks müzesine gitmek istemediğinden anlatılanlarla yetindim. Şimdi gitmediğime biraz pişmanım. Ne de olsa enteresan bir – iki yazı çıkarırdım oradan. Örneğin arkadaşımın anlatırken “bi dakka be, zenci kolu mu?” diye sormam bile beni harekete geçirmeliydi. Fakat diğer taraftan tek başıma dolaşsam kendimi sapık gibi de hissederdim açıkçası. Gerçi bana sapık diyen biri olsa, bir daha beni nerede görüp de “işte bu sapık” derdi? Ama ya şeytan doldurursa? Ya tanıdık birileri beni tek başıma seks müzesini gezerken görürse? Ya günün birinde orada beni tek başıma gezerken gören biri benim mesela patronum ya da kayınbiraderim olursa? Yok, yok ben korkağım, ayrıca rahatsızım. Bırak seks müzesini tek başına gezmeyi, suluboya Amsterdam resimlerine bakarken arkadaşımın gösterdiği pembe tüylü kelepçeler bile dükkandan uzaklaşmama yetti. Arkadaşım “ha ha ha çok şirinmiş” derken ben Rahibe Teresa kimliğiyle “ayy kimse görmeden kaçalım buradan”  modundaydım. Hayır yani nedir?

Arkadaşımın ingilizce dersinin olduğu gün ben de Van Gogh ve Rijksmuseum’u gezmeye karar veriyorum. Tabii bu kararı vermem o kadar kolay olmuyor. Hani ben yol yordam, yabancı dil bilmeyen 8 yaşında bir çocuğum ya, tek başıma beceremem gibi geliyor. Kardeşim gelmeyin üzerime, ben konfor alanımdan dışarı kolay kolay çıkamıyorum işte. Ayrıca benim kafam sürekli senaryo üretiyor. Ben zamanında matematik dersi aldığım öğretmenin evinde ikram ettiği meyve suyu-çay-kolaları bile içmedim içinde ilaç vardır diye. Ne yapayım ben böyleyim. Hem filmlerde de öyle yapıyorlar.

Bu arada gideceğim Museumplein bölgesine ulaşmak için yapmam gereken tek şey ya 15 dakika dümdüz yürümek ya da otobüse binip 3-4 durak sonra inmek. Arkadaşımın bin defa anlatması üzerine utanıp, bir de arkamdan “gerizekalı, embesil” filan demesin diye yola çıkıyorum. Yürüdükçe açılıp yol üzerinde ne kadar market, mağaza varsa hepsine giriyorum. Bilmediğim dillerden konuşan bir sürü ses duyuyorum. Arada “Dayı borcunu ödemedi mi o hıyar?” diye bağıran ya da “annengillere selam söyle” diyenler de var. Kendimi sürekli tebrik ediyorum zira girdiğim her mağazadan bir şey almamayı beceriyorum. Oraya uğra, bu vitrine bak derken 15 dakikalık yol 40 dakikada bitiyor. İlk hedefim Van Gogh müzesi. Ancak önce parkta oturup etrafımı seyrediyorum. “hah hah ha, hoh hoh ho, şu saatlerde bizimkiler iş yerinde çalışıyorlar” diye hain hain sırıtıyorum.

Arkadaşım bana kendi müze kartını veriyor. Böylece ücret ödemeden gezebileceğim. Ancak benim gibi paranoyak insana yapılır mı bu? Her an görevli “durun! bu kadın başka birinin kartını kullanıyor, yakalayın” diyecek diye bekliyorum. Kafamda bir takım senaryolar var yine ve ben de onlara uygun cevaplar bulmuşum, hazırım, bekliyorum. Girişteki adam bana bir şeyler söylüyor.  Hemen savunmaya geçip “pardon, anlamadım” diyorum. Tekrarlıyor. Ay yok, ne demek istediğini anlamıyorum, kartı tuttuğum elim ter içinde. Adam en sonunda bana kullandığı kelimelerin anlamını açıklıyor. Meğersem iltifat ediyormuş. Hani “hoşgeldiniz güzel bayan, sizi gördük içimiz açıldı” cinsinden bir şeyler. Muhtemelen içinden “allah belanı versin kadın, iyi ki bi çift güzel laf söyleyelim dedik, içine ettin” demiştir. Doğrudur ve de haklıdır. Ama suçluluk duygusuyla, kartla ilgili bir şey demek istediğini sanıp kendimi ona göre hazırlamıştım. Sanırsam hiç bir zaman banka soyamayacak, zimmetime para geçiremeyecek ve başım ağrıyor diye yalan söyleyemeyeceğim.

Müzeyle ilgili ne diyebilirim ki? Kitaplarda, dergilerde vb yerlerde gördüğünüz resimlerin orijinalleri ile karşı karşıyasınız. Ama ben resimden anlamam. Hani ressam bu resmi yaparken diye başlayıp ışığın, fırça darbelerinin, renklerin özelliklerinden filan bahsedemem. Bilmem. Haliyle “E güzelmiş” diye geçiyorum önlerinden. Utanç duymam gerek sanırım ama müzenin mağazasında müzeyi gezdiğimden daha çok vakit geçiriyorum. İncik cincik bir sürü abuk sabuk şey alıyorum. Gören bir çocuğum olduğunu ya da kendimin çocuk olduğunu sanır. Küçük defterler, çiçek şeklinde fosforlu kalemler, Monet, Van Gogh yazılı kurşun kalemler, kalemtıraşlar vs. ve Van Gogh’un “bedroom” isimli resminin ufak bir posterini de alıyorum. Posterleri koydukları piramit şeklindeki, lacivert kutu çok şık. Zaten yolda yürürken filan insanların elinde gördüğümden beri gözüm vardı. Müzenin cafe’sinde, parka karşı sandviç yiyip, çay içiyorum.

Sırada Rijksmuseum var. Bak, orası daha çok ilgimi çekiyor. Daha yaşanmış şeyler var. Senden 600 yıl önce yaşamış biri bebeğinin eşyalarını şu dolaba koymuş diyorum. Benim dokunduğum çekmeceye dokunmuş o da. Prens Orange’ın sırtındaymış bu kostüm. Peki bir asker bu zırh üzerindeyken nasıl hareket eder yahu? Kesinlikle daha hoşuma gitti Rijks. Ancak yorulmuşum. Resimlere bakmadan önce şuraya oturayım ve dinleneyim diye ortadaki kanepeye oturuyorum. A a! O ne ayol? Biri benim resmimi yapmış! Vallahi ben! Aman tanrım, bunun resmini çekmeliyim. Flaş kullanmadığınız sürece fotoğraf çekmenize izin var. Makine ablamın makinesi. Flaşsız nasıl çekileceğini sormak aklıma gelmemiş. Araya çıkıp bir sürü düğmeye sırayla basıp zafere ulaşıyorum. Bir koşu dönüp resmimin resmini çekiyorum. Merak edenler için siteye gönderdim, bakabilirsiniz. Resimle ilgili bilgiler biraz moral bozucu. Zira “Benim resmimi yapmışlar” diyerek kendime benzettiğim kişi aslında yirmili yaşlardaki Gerard Bicker. Ressam Bartholomeus van der Helst, Bicker’lerin baba oğlu resimlerini yapmış. Oğlan da tesadüfen bana benzemesin mi? Kadın bana benziyor dedim ama oğlan çıktı. Şimdiye kadar kemikleri toz 40 defa toz olduğuna göre kadına benzediği için o değil, erkeğe benzediğim için ben üzülüyorum.

Rijks’tan çıktıktan sonra parktaki büfelerden birinden portakal suyu alıp, arkadaşımı arıyorum. “Ben kayboldum” diyorum. “Nasıl kaybolursun be?” diyor. Tahminim içinden cümlenin sonuna geri zekalı ve mankafayı da ekliyor. “Nerde oluğunu tarif et” diye buyuruyor. Bunun sonuna da Allahın cezasını eklemiştir. “hihihi! Şaka yaptım. Şimdik otobüse binip dönücem. Bi şey lazım mı diye aradım” diyorum. “La havle...” diyor. Eve dönüyorum.

Genel olarak Amsterdam’da dolaşmak çok keyifli. Hem çok rahat hem de etraf cıvıl cıvıl. İnsanları seyretmek son derece keyifli.  Ait olmadığını bildiğin bir şehirde, kısa bir süreliğine de olsa oraya ait“miş” gibi yapmak güzel bir şey. Kanalların kenarındaki cafelerde oturmayı da  özleyeceğim sanırım. En çok oralarda “miş” gibi yapılabiliyor bence. Bir de mümkünse kısa bir süre kanal evlerde yaşamak istiyorum. 2 ay filan. Daha fazlasını bünyem kaldırmaz.

İlla ki çeşit çeşit Hollanda takunya’sı (bir arkadaşımın deyimiyle) magnetlerinden, yeldeğirmen uçlu kalemlerden, kupa, mutfak önlüğü, suluboya resimlerden aldım. Gözümün döndüğü bir sırada kolsuz bir tunik de aldım. Hala giyemedim ve baktıkça ben buna bu parayı nasıl ve niye verdim diyorum. Büyük beden kıyafet ve büyük numara ayakkabı çok rahat bulunabiliyor. Fakat genel olarak kıyafet çok pahalı. Ayrıca biraz da zevksizler mi ne? Gerçi Ruslar kadar kötü değiller kılık kıyafet konusunda. Yalnız yiğidi öldür hakkını yeme, Rus kadınları çok güzel ve bakımlılardı. Buradakiler de güzel fakat son derece bakımsızlar. Arkadaşım söylemese bu kadar dikkatimi çeker miydi bilemiyorum (yok yok, dikkat edilmeyecek gibi değil) ama eller ve ayaklar korkunç. Kabus gibi. Dehşete kapılabilirsiniz. Sadece yapısal bir çirkinlikten bahsetmiyorum. Sonuç olarak herkesin el ya da ayak mankeni olmasını beklemiyorum. Sadece biraz bakım. Güzellik salonuna filan gitme. Ama tırnaklarını kısacık kesip ve temiz tutmak çok mu zor? Arada bir krem filan sür. Pedikürü bırak, taş deymemiş topuklara. Topukların kendi taş olmuş. Ve çok kirli. Yani hani yazın terlik, sandalet, açık ayakkabı filan giyersin, tozlanır ayakların... Öyle böyle değil. Yerleşmiş kirler. Bir de çok rahatlar ya, bir bakıyorsun hoop karşı sandalyeye uzatıvermiş ayaklarını. Ama yapmayın böyle, yemek yiyoruz yahu... Arkadaşıma hak veriyorum. Ayak değil, toynak olmuş bunlar. (elbette %100 hepsi böyledir demiyorum).

Rusya dönüşünde olduğu gibi bavulun ağırlığının 20 kilodan 40 kiloya çıkmasından korktuğum için tutmaya çalışıyorum kendimi ama peynirlere dayanamıyorum. O peynir de olsun, bu peynir de olsun, bu da, bu da ve şu da, bir de oradaki, aaa bu da arkamızdan ağlamasın diyerek küçük çapta peynir ticareti yapmaya yetecek ölçüde peynir alıyorum.

Sabah havaalanına taksi bırakacak beni. Arkadaşlarıma “bak son model bi Mercedes gelmezse gitmem, ona göre” diyorum. Geliyor. Dolayısıyla gitmek zorunda kalıyorum! Son derece şık giyinmiş bir şöför bavulumu bagaja yerleştirdikten sonra binmem için kapımı açıyor. Kendimi Mariah Carey gibi hissedip, omzumun üzerinden geriye, tüm dilimi, damağımı ve dişlerimi gösteren bir gülüş yolluyorum. Tek eksiğim Mariah gibi sesimin olmaması. Olsun onda da bendeki boy yok.

Şehir merkezinden uzaklaştıkça trafik biraz artıyor. Yani araç sayısı artıyor, yoksa öyle duraklama filan yok. Şoför “trafik sıkışıklığı, kusura bakmayın” diyor. “Canım benim, siz hiç İstanbul’da bulundunuz mu?” diyorum (canım benim kısmını şimdi ekledim). “Hayır” diye cevap veriyor. “İyi” diyorum. “Ben İstanbul’da yaşıyorum ve inanın bana buradaki trafik sıkışıklığı filan değil”.

Paranoyak bir insan olarak elbette 2-2,5 saat öncesinden havaalanındayım. Arkadaşımın eşi, havaalanında iyi vakit geçirebileceğimi söylemişti. Orada da bir müze varmış. Hem freeshop filan da gezeceğim. Hah hah hah! THY kontuarının önünde kilometrelerce kuyruk var, nereyi gezeceğim? Çoluk, çocuk, amca, teyze, dede, nine ve onların yüzlerce bavul ve paketini beklemekten zaman mı kaldı? Valla bavulumu verip uçağa binmem arasında sadece tuvalete gidebildim. Gardrop büyüklüğündeki bir sürü bavulun yanında benim zavallı küçük bavulum 22kg tuttu. Keşke biraz daha peynir alsaydım!

Evet, fazla gezip, dolaşmadım. Sonra uçuk aktivitelerde bulunmadım. Muhtemelen bazılarına göre Amsterdam’ı layığıyla yaşamadım. Ancak son derece dinlendiğim ve güzel sohbetler yaptığım bir tatil oldu benim için. Bazen böylesi daha iyi oluyor sanki.

 

 

 

 


Eski Muamma Hanım Yazıları

 

27/06/2003

03/08/2004

17/07/2005

02/07/2003

07/09/2004

04/08/2005

07/07/2003

09/11/2004

09/09/2005

09/07/2003

24/12/2004

19/09/2005

21/07/2003

10/01/2005

30/09/1005

08/08/2003

15/02/2005

12/12/2005

03/09/2003

28/02/2005

09/01/2006

03/11/2003

03/04/2005

22/02/2006

04/12/2003

07/04/2005

04/08/2006

25/12/2003

12/04/2005

24/08/2006

09/02/2004

19/04/2005

12/09/2006

09/03/2004

27/04/2005

 

09/04/2004

02/06/2005

 

05/05/2004

10/06/2005

 

28/06/2004

06/07/2005