01/09/2007
MUAMMA HASTANEDE - 3
Yaklaşık 2 ay
herşey yolunda gidiyor. Bir diyetisyenin de desteğiyle yavaş yavaş
toparlanıyorum. “Zaten kelepçen var daha ne diyetisyeni?” demeyin. Bu
tür ameliyatlardan haberi olan bir diyetisyenle birlikte çalışmak en
doğrusu. Yeni doktorum öyle söylüyor. Haklı da çıkıyor, çünkü
diyetisyenin bazı önerileriyle (örneğin Ensure gibi tıbbı beslenme
desteği almak, laktozsuz süt içmek vb.) kendimi toparlamam daha kolay
oluyor. Başlarda biraz zorlanıyorum. Çünkü miktarı belirlemek çok güç.
Gerçi yediğim şeyler çorba, sebze püresi ve pirinç lapası. İlk
doktorumun yumruğu gösterip “bir öğünün bu miktar olacak” demesiyle
aşağı yukarı bir fikir oluşuyor kafamda. Ama tabağıma aldığım ve yediğim
miktar az geliyor gözüme. Daha yiyebilirmişim gibi geliyor. Halbuki
kapasite çoktan dolmuş. İlk başlarda bir çay kaşığı fazla yesem dört
dönüyordum etrafta. Bir an önce delikten insin de rahatlayayım diye.
Yavaş yavaş alışmaya başladım sonra. Tabii ne yiyeceğimi de deneme
yanılma yöntemiyle bulmam gerekiyordu. Çünkü bazılarına iyi gelen
bazılarına iyi gelmiyor. Mesela bir kaşık bulgur yeyip, hanyayı Konya’yı
görüp bir daha ağzıma koymadım kelepeçeli dönemim boyunca. Ekmek ve
benzeri şeyler lök gibi oturup kalıyordu. Şişiyor, şişiyor beni de
şişiriyordu. Yemekle birlikte sıvı almamayı öğrendim. Çiğnemek ne
demekmiş, anladım. Uzun bir süre içmesem bile suyu gözümün önünde
bulundurdum, içemediğim günlerin şerefine. Tartıya her çıktığımda kilo
verdiğimi görüyordum. Benden mutlusu yoktu.
Şubat ayı
ile birlikte kusmalar tekrar başladı. Hemen hemen ne yesem kusuyordum.
Yemek yemek fikri bile midemi bulandırıyordu. Sonra ateşim çıkmaya
başladı. Ayrıca dikiş yerimde ağrılar vardı. Doktorum antibiyotik verdi.
Ve ben doğumgünümü kutlayacağım günü ateş ve ağrılar içinde geçirdim.
Halbuki 35. yaşımdı ve ben o günü çok özel kutlamak istiyordum. Yine
özeldi tabii. Arkadaşlarım bütün gün yanımdaydı. Ablam benim de
yiyebilmem için kestane püresinden oluşan özel bir pasta yaptırmıştı.
Annem benim yiyebileceğim yemeklerden ziyafet sofrası hazırlamıştı
(çorba, patates püresi, tavuk ciğeri ve pilav). Canım çatlak kiremitim
elinde çiçeklerle geldi. Fotoğraflar çekildi, dilekler dilendi ve benim
tek istediğim yatıp, uyumaktı. Hafta sonu bir baktım ki dikiş yerimin
üst kısmında kocaman bir iltahap var. Pazartesi sabahı hastaneye gittik.
Doktoruma dedim ki “... Bey ameliyatı kahvaltı bıçağıyla yaptı sanırım”.
Hemen lokal aneztesi ile uyuşturup, iltahabı akıttılar. Normalde
ameliyat sonrası görülebilecek bir enfeksiyonun neden şimdi görüldüğüne
anlam verilemedi. Ama takip edilmeye başlandı. Bir ay boyunca her hafta
hastaneye gidip bir sürü test yaptırdım. Halkanın devamı olan portun
olduğu yerde enfeksiyon olduğu anlaşıldı. Ağrılar ve endişelerle geçen
1,5 ay sonunda hem ateşim düştü hem de dikiş yerim kapanmaya başladı.
Sonra bir gün işyerindeki sağlık servisinde pansumanımı değiştiren
hemşire “ben bu yaranın durumunu beğenmedim, kapanacağı yerde daha çok
açılmış, doktoruna göster bunu” dedi. “Aman kim uğraşacak şimdi bununla”
diye düşündüm. Hafta sonu kardeşimin düğünü vardı. Orada hopladım
zıpladım, “herhalde o yüzden açılmıştır” diye düşündüm. Sonra patronum
“bu gün yoğun değiliz, randevu al git doktora” diye üsteledi. Söylene
söylene gittim hastaneye. Doktorla şakalaştık “kesin bir şey yoktur ama
her bir şey yoktur dediğimde bir şey çıkıyor” dedim. O da güldü “Murphy
iyi adamdır merak etme” dedi. “Murphy beni tanımazdan geliyor ama”
dedim. Sonra pansumanı çıkarıp baktı. “Hımm” dedi. O anlamlı “Hımm” bana
gerekli mesajı verdi. “Bakalım darbe nereden gelecek” diye düşündüm.
“Yarın bir endoskopi’yle bakalım”dedi. Saçımı okşayıp “sakin ol, kötü
bir şey var demiyorum, sadece emin olmak için yapalım” dedi. Tabii ki
sakin olmam mümkün değildi. Ağlaya ağlaya eve gittim.
Ertesi sabah
endoskopi yapıldı. Sonra batın tomografisi çekildi. Sonra doktorum
anlatmaya başladı. “Kelepçe aşağıya kaymış ve mideyi kesmiş. Midenin
içinde enfeksiyon var. Dikiş yerinde oluşan ve geçmeyen enfeksiyonun
sebebi de bu. Allahtan dışarı vurmuş ki zamanında farkedebildik.
Kelepçenin çıkartılması gerekiyor”.
Tam herşeyin
yoluna girdiğini düşünürken kaldırabileceğim bir haber değil bu. O kadar
acı çektikten sonra sonuç böyle olmamalıydı. O kadar zaman herşeye
katlandım çünkü bir bedel ödemem gerekiyor diye düşündüm. Zayıflamanın
bedeli. Hiç bir şey kolay değil. Bunları yaşamam gerek demek ki diye
düşünüp katlandım. Bu sürede, hiç bir zaman şunu ya da bunu yiyemiyorum
diye ağlamadım, üzülmedim. Kimsenin tabağına yan gözle bakmadım. Ben ki
bir oturuşta bir büyük pizzayı bana mısın demeden yerdim, pizzacının
önünden geçtiğimi bile farketmedim. Hazırlamıştım çünkü kendimi. Tamamen
başka bir hayat için, farklı bir beslenme sistemi için hazırdım. Ama
fiziksel olarak da çok acı çektim. Her nefes aldığımda ağrımın olduğu
günler oldu ve ben sadece 5 saniye olsun acı çekmemek için nefesimi
tutuyordum. Yere neredeyse pararel yürüyordum çünkü dik durduğum zaman
canım acıyordu. Hepsine katlandım çünkü hep daha iyi olacağıma inandım.
Hepsine katlandım çünkü zayıflıyordum. Herşey daha güzel olacaktı o
yüzden ben de dayandım. Son çarem bu diye düşündüm, o yüzden katlandım.
Ve bütün bunların sonunda, tüm hayallerimi elimden aldılar. Şimdi
bunları yazarken de ağlıyorum. Çünkü çok kırgınım. Kime ya da neye
bilmiyorum ama sadece kırgınım ve hala daha büyük bir hayal kırıklığı
yaşıyorum. Yaşadığıma şükrediyorum. Çünkü hiç bir şeyin farkında
olmasaydık, o enfeksiyon dikiş yerimin üzerinde çıkmasaydı, muhtemelen
şimdi ölmüş olacaktım. Şans eseri kurtuldum. Aslında çok şanslıyım.
Biliyorum.. Canımdan daha önemli değil o yüzden şükrediyorum ama...
3 Nisan’da
ameliyat oldum. Ameliyata girmeden önce doktoruma kelepçemi atmamasını
söyledim. “Ne yapacaksın?” diye sordu. Görmek istediğimi söyledim. Bana
önce umut veren sonra da hayatımı karartan şey neymiş dokunmak
istiyorum.
Bu sefer de geriye
doğru saydırmıyorlar. Uyandığımda doktorum elindeki plastik kabı
uzatıyor “işte kelepçen burada, atmadım” diyor. Hayal meyal annemle
konuşmalarını duyuyorum “midede o kadar çok enfeksiyon vardı ki, mideyi
karaciğere yapıştırmıştı. Sakın kelepçe çıktı diye üzülmesin, şans eseri
yaşıyor. Bir yerlerde düşüp ölmesine az kalmış”. Uyuyorum. Ebru’yu,
Deniz’i ve Aylin’i görüyorum arada uyandığımda. Kendimi çok kötü
hissediyorum. Akşama doğru iyice kendime gelince burnumdan mideme inen
hortumu farkediyorum. Midemdeki iltabın çıkması için takılmış. Hortumun
burnumdan çıkan ucunda bir torba var. Karnımdan iki ayrı diren çıkıyor.
Çok ama çok rahatsızım. Akşam sürekli “çıkarın bu hortumu burnumdan”
diye ağlıyorum. Ablam hemşireyi çağırıyor. İkisi beraber beni
sakinleştirmeye çalışıyorlar. Sabah doktoruma “ne zaman çıkacak bu?”
diye soruyorum. Sabırlı olmamı söylüyor. Karşıma çıkan ve artık nefret
ettiğim bir kelime bu “sabır”. Yeteri kadar sabretmedim mi zaten? O
sırada bilmiyorum ki daha çok sabretmem gerekecek. Hortumun çıkması ile
herşey bitmeyecek.
3 gün sonra hortum
çıkartılıyor. Bir gün sonra da direnlerim. Aynı gün taburcu ediliyorum.
Kelepçemi de yanımıza alıp eve dönüyoruz. Akşam ateşim çıkıyor ve yine
yeni yeniden kusmaya başlıyorum. Ertesi gün tekrar hastanedeyiz. Ve bu
sefer 20 gün kalıyorum. Ateşimi bir türlü düşüremiyorlar. Bir sürü
testler yapılıyor. Ağızdan beslenme tamamen kesiliyor. 15 gün boyunca
sadece serum, vitamin ve antibiyotik alıyorum damardan. Ateşim çıkınca
titremeler başlıyor. Sürekli “anne beni bırakma” diye ağlıyorum. Annem
“buradayım, yanındayım diyor”. Kulaklarım duyuyor ama beynim
algılamıyor. “Anne beni bırakma” diye sürekli tekrarlıyorum. Annemin
elimi tutuyor olması, “yanındayım, bırakmıyorum” demesini bir türlü
anlayamıyorum. Sadece “anne beni bırakma” diye ağlıyorum. “Seni çok
üzdüm değil mi? Onun için bunlar başıma geliyor”. “Allah allah! Nerden
çıkarıyorsun canım böyle şeyleri? Yok öyle bir şey” diye beni azarlıyor.
“Ölecek miyim?” diye soruyorum. “Ne münasebet canım, saçmalama, ölmek
mölmek filan yok” diye kızıyor bana.
Enfeksiyon uzmanı
sinir oluyor bana çünkü verdiği antibiyotiklerin ateşimi düşürmesi
lazım. “Olacak iş değil” diyor ama oluyor ve ateşim düşmüyor. Doktorla
bir yudum suyun pazarlığını yapıyoruz. Midemde yara olabileceği
düşüncesiyle kesinlikle izin yok. Bu arada sürekli ayağa kalkıp hareket
etmemi istiyor. Hastanenin üst katındaki kafeye çıkmamı öneriyor. “Ne
tür bir psikopatsınız siz?” diye soruyorum. Hem bir şey yeyip içemiyorum
hem de kafeye mi çıkacağım? “Git manzarayı seyret, değişiklik olur sana”
diye inat ediyor. İki hafta sonra buz emmeme izin çıkınca dünyalar benim
oluyor.
Bu arada “mama”
vermeye başlıyorlar. Damardan yine. Ellerim, kollarım şiştikçe şişiyor.
Parmaklarımı bükemiyorum bile. Zaten çok zor bulunan damarlarımı artık
hiç bulamamaya başlıyorlar. Çözüm; boyundan katater takmak. Direkt aorta
girecekler. Çok rahat edeceğimi söylüyorlar. Ama boynuma bir şeyler
takılacak olması beni dehşete düşürüyor. Ağlaya ağlaya yoğun bakıma
iniyorum. Lokal aneztesi yapılacak. Hazırlıklardan anlıyorum ki onların
boyun dediği yer aslında benim köprücük kemiğimin hemen altında bir yer.
Biraz rahatlıyorum. Başımda üç kişi var. Katateri takacak olan anestezi
uzmanı sağ omzumdan bastırıyor. Hemşire sağ kolumu tutuyor. Hasta bakıcı
da sol tarafımdan üzerime yanlamasına uzanıyor. Kıpırdayamıyorum. İşleme
başlıyorlar. Acıdan nefesim kesilmiş durumda. Hasta bakıcı elimi tutup,
canım acırsa elini sıkabileceğimi söylüyor. Parmaklarımı bükebilsem,
bırak elini sıkmayı, tüm kemiklerini kıracağım haberi yok. “lütfen
yapmayın artık” diyorum. “az kaldı” diyorlar. Acıdan bayılmak üzereyken
işleri bitiyor. Rontgenle yerine oturup oturmadığını kontrol edip, odama
gönderiyorlar.
Bu arada
laparoskopinin yapıldığı yerlerden iki tanesi apse yapıyor. Yine
ameliyathaneye iniyorum. Doktorum biraz! uyutacak beni. İlacı verdiğinde
hafifçe uçuyorum. “Siz bundan her akşam verseniz olmaz mı?” diye
soruyorum. Gülüyor. Kendimden geçmek üzereyken konuşmalarını duyuyorum.
Biri “normalde olmaması lazım” diyor. “Ben normal değilim ki” diyorum.
Doktorum gülerek “Muamma, Murphy’i pek sevmiyor” diyor. “O Murphy değil,
Kutup ayısı” diyorum. Haliyle ben de Bedevi oluyorum. Tam kesmeye
başladıklarında avazım çıktığı kadar bağırmaya başlıyorum “Canımı
acıtıyorsun, pis Nazi subayı!”
20 gün sonra
ateşim hala çıkıyor ama çok yüksek değil. Artık yapabilecekleri bir şey
yok. Zaten sürekli “beni çıkarın” diye başlarının etini yiyorum. Sürekli
pazarlık halindeyim (bi keresinde “eğer ateşin şu kadar düşerse şu gün
çıkarsın”a karşılık ben de “eğer çıkarmazsanız geçen gün olduğu gibi
yine krize girerim hastanenin pskiyatrı yine ayağıma kadar gelir” diye
karşılık vermiştim ama yemediler!). Nihayet doktorum Levent Bey “bir
daha ateşim var, kusuyorum filan diye gelme. 20 kilo daha verdim demeye
gel” diyerek beni gönderiyor. 2 hafta daha antibiyotik kullandıktan ve
ateşim düşmedikten sonra daha fazla ilaç kullanmamama karar veriliyor.
İlçaları bıraktıktan sonra ateşim düşüyor!!!
Şimdi ağustos
ayındayız. Hala pansumanlarım devam ediyor. Yaralarım kapanmadı. Arada
akıntılar oldukça moralim bozuluyor. Ağır bir travma geçirdiğimi (travma
sonrası stres bozukluğuymuş) söyleyen pskiyatra gidiyorum. Hala kendime
gelemedim. Yaşarken insan farkında olmuyor. Bittikten sonra nelere
katlandığını anlamaya başlıyorsun. Gerçekten ölüme bu kadar yaklaştım mı
diye soruyorum kendime. Hala daha sanki başka birinin başından geçmiş
bunlar gibi geliyor. Bir yerde bir film seyretmişim de onu anlatıyor
gibiyim. Sonra gözümün önüne bazı sahneler geliyor. O zaman “bunları ben
yaşadım” diyorum. Ağlıyorum. Doktor yavaş yavaş düzelirsin diyor. Tekrar
kilo alacağım diye ödüm kopuyor. Halbuki böyle olmasını istemiyorum.
Korktukça başına geliyor çünkü. Her şeyi oluruna bırakmak en iyisi. Bu
da böyle bitti işte.
* * *
Son söz:
Hastaneden çıktıktan sonra 2-3 hafta kadar titreme nöbetleriyle
uğraştım. Çok yorulduğumda ya da yaşadıklarım aklıma geldiğinde hafifçe
titremeye başlıyordum. 3-5 saniye filan sürüyordu. Bir gün pansuman için
hastaneye giderken, takside yakaladı beni bu titreme. Zangır zangır
titriyorum. “tamam Muamma, sakin ol” dedim kendi kendime. Rahatla, şimdi
geçecek, hepsini atlacaksın. Sonra şoför farkettiyse diye gözümün ucuyla
ona doğru baktım. Amanın, bir de ne göreyim? Şöför de titriyor! “N’oluyo
be?” diyerek etrafa bakınıyorum. Yokuş yukarı durmuşuz, perte çıkmasına
az kalmış araba can havliyle stop etmeden yoluna devam etmeye çalışıyor
ve bir taraftan da titriyor...
|