mesaj kaygısı arsenik gibidir, öldürür..


                                                                                            

Huysuz Orta Yaşlı
sıyrık balata
deli kızın türküsü
pe®sona g®ata
Adam Legal
Muamma Hanim
de-ga-je
Hakkı Devrim
Huysuz Velet
Sabah Rüzgarı
GvZ
Arzu'nun Seyir Defteri

Anasayfa

site haritası | fasıl | slayt | depo
ŞİİR KÖŞESİ
"BU SATIRLARIN YAZARI" arşivi

Copyright © 2005 özgürce.net
Tüm yazıların yayın hakkı yazarlarına aittir.
IE 5.0 +, Mozilla Firefox 1.0 +, 1024X768 çözünürlük..
Yoksa karışmayız..

 

 



01/09/2007

 


MUAMMA HASTANEDE - 3

 

Yaklaşık 2 ay herşey yolunda gidiyor. Bir diyetisyenin de desteğiyle yavaş yavaş toparlanıyorum. “Zaten kelepçen var daha ne diyetisyeni?” demeyin. Bu tür ameliyatlardan haberi olan bir diyetisyenle birlikte çalışmak en doğrusu. Yeni doktorum öyle söylüyor. Haklı da çıkıyor, çünkü diyetisyenin bazı önerileriyle (örneğin Ensure gibi tıbbı beslenme desteği almak, laktozsuz süt içmek vb.) kendimi toparlamam daha kolay oluyor. Başlarda biraz zorlanıyorum. Çünkü miktarı belirlemek çok güç. Gerçi yediğim şeyler çorba, sebze püresi ve pirinç lapası. İlk doktorumun yumruğu gösterip “bir öğünün bu miktar olacak” demesiyle aşağı yukarı bir fikir oluşuyor kafamda. Ama tabağıma aldığım ve yediğim miktar az geliyor gözüme. Daha yiyebilirmişim gibi geliyor. Halbuki kapasite çoktan dolmuş. İlk başlarda bir çay kaşığı fazla yesem dört dönüyordum etrafta. Bir an önce delikten insin de rahatlayayım diye. Yavaş yavaş alışmaya başladım sonra. Tabii ne yiyeceğimi de deneme yanılma yöntemiyle bulmam gerekiyordu. Çünkü bazılarına iyi gelen bazılarına iyi gelmiyor. Mesela bir kaşık bulgur yeyip, hanyayı Konya’yı görüp bir daha ağzıma koymadım kelepeçeli dönemim boyunca. Ekmek ve benzeri şeyler lök gibi oturup kalıyordu. Şişiyor, şişiyor beni de şişiriyordu. Yemekle birlikte sıvı almamayı öğrendim. Çiğnemek ne demekmiş, anladım. Uzun bir süre içmesem bile suyu gözümün önünde bulundurdum, içemediğim günlerin şerefine. Tartıya her çıktığımda kilo verdiğimi görüyordum. Benden mutlusu yoktu.

Şubat ayı ile birlikte kusmalar tekrar başladı. Hemen hemen ne yesem kusuyordum. Yemek yemek fikri bile midemi bulandırıyordu. Sonra ateşim çıkmaya başladı. Ayrıca dikiş yerimde ağrılar vardı. Doktorum antibiyotik verdi. Ve ben doğumgünümü kutlayacağım günü ateş ve ağrılar içinde geçirdim. Halbuki 35. yaşımdı ve ben o günü çok özel kutlamak istiyordum. Yine özeldi tabii. Arkadaşlarım bütün gün yanımdaydı. Ablam benim de yiyebilmem için kestane püresinden oluşan özel bir pasta yaptırmıştı. Annem benim yiyebileceğim yemeklerden ziyafet sofrası hazırlamıştı (çorba, patates püresi, tavuk ciğeri ve pilav). Canım çatlak kiremitim elinde çiçeklerle geldi. Fotoğraflar çekildi, dilekler dilendi ve benim tek istediğim yatıp, uyumaktı. Hafta sonu bir baktım ki dikiş yerimin üst kısmında kocaman bir iltahap var. Pazartesi sabahı hastaneye gittik. Doktoruma dedim ki “... Bey ameliyatı kahvaltı bıçağıyla yaptı sanırım”. Hemen lokal aneztesi ile uyuşturup, iltahabı akıttılar. Normalde ameliyat sonrası görülebilecek bir enfeksiyonun neden şimdi görüldüğüne anlam verilemedi. Ama takip edilmeye başlandı. Bir ay boyunca her hafta hastaneye gidip bir sürü test yaptırdım. Halkanın devamı olan portun olduğu yerde enfeksiyon olduğu anlaşıldı. Ağrılar ve endişelerle geçen 1,5 ay sonunda hem ateşim düştü hem de dikiş yerim kapanmaya başladı. Sonra bir gün işyerindeki sağlık servisinde pansumanımı değiştiren hemşire “ben bu yaranın durumunu beğenmedim, kapanacağı yerde daha çok açılmış, doktoruna göster bunu” dedi. “Aman kim uğraşacak şimdi bununla” diye düşündüm. Hafta sonu kardeşimin düğünü vardı. Orada hopladım zıpladım, “herhalde o yüzden açılmıştır” diye düşündüm. Sonra patronum “bu gün yoğun değiliz, randevu al git doktora” diye üsteledi. Söylene söylene gittim hastaneye. Doktorla şakalaştık “kesin bir şey yoktur ama her bir şey yoktur dediğimde bir şey çıkıyor” dedim. O da güldü “Murphy iyi adamdır merak etme” dedi. “Murphy beni tanımazdan geliyor ama” dedim. Sonra pansumanı çıkarıp baktı. “Hımm” dedi. O anlamlı “Hımm” bana gerekli mesajı verdi. “Bakalım darbe nereden gelecek” diye düşündüm. “Yarın bir endoskopi’yle bakalım”dedi. Saçımı okşayıp “sakin ol, kötü bir şey var demiyorum, sadece emin olmak için yapalım” dedi. Tabii ki sakin olmam mümkün değildi. Ağlaya ağlaya eve gittim.

Ertesi sabah endoskopi yapıldı. Sonra batın tomografisi çekildi. Sonra doktorum anlatmaya başladı. “Kelepçe aşağıya kaymış ve mideyi kesmiş. Midenin içinde enfeksiyon var. Dikiş yerinde oluşan ve geçmeyen enfeksiyonun sebebi de bu. Allahtan dışarı vurmuş ki zamanında farkedebildik. Kelepçenin çıkartılması gerekiyor”.

Tam herşeyin yoluna girdiğini düşünürken kaldırabileceğim bir haber değil bu. O kadar acı çektikten sonra sonuç böyle olmamalıydı. O kadar zaman herşeye katlandım çünkü bir bedel ödemem gerekiyor diye düşündüm. Zayıflamanın bedeli. Hiç bir şey kolay değil. Bunları yaşamam gerek demek ki diye düşünüp katlandım. Bu sürede, hiç bir zaman şunu ya da bunu yiyemiyorum diye ağlamadım, üzülmedim. Kimsenin tabağına yan gözle bakmadım. Ben ki bir oturuşta bir büyük pizzayı bana mısın demeden yerdim, pizzacının önünden geçtiğimi bile farketmedim. Hazırlamıştım çünkü kendimi. Tamamen başka bir hayat için, farklı bir beslenme sistemi için hazırdım. Ama fiziksel olarak da çok acı çektim. Her nefes aldığımda ağrımın olduğu günler oldu ve ben sadece 5 saniye olsun acı çekmemek için nefesimi tutuyordum. Yere neredeyse pararel yürüyordum çünkü dik durduğum zaman canım acıyordu. Hepsine katlandım çünkü hep daha iyi olacağıma inandım. Hepsine katlandım çünkü zayıflıyordum. Herşey daha güzel olacaktı o yüzden ben de dayandım. Son çarem bu diye düşündüm, o yüzden katlandım. Ve bütün bunların sonunda, tüm hayallerimi elimden aldılar. Şimdi bunları yazarken de ağlıyorum. Çünkü çok kırgınım. Kime ya da neye bilmiyorum ama sadece kırgınım ve hala daha büyük bir hayal kırıklığı yaşıyorum. Yaşadığıma şükrediyorum. Çünkü hiç bir şeyin farkında olmasaydık, o enfeksiyon dikiş yerimin üzerinde çıkmasaydı,  muhtemelen şimdi ölmüş olacaktım. Şans eseri kurtuldum. Aslında çok şanslıyım. Biliyorum.. Canımdan daha önemli değil o yüzden şükrediyorum ama...

3 Nisan’da ameliyat oldum. Ameliyata girmeden önce doktoruma kelepçemi atmamasını söyledim. “Ne yapacaksın?” diye sordu. Görmek istediğimi söyledim. Bana önce umut veren sonra da hayatımı karartan şey neymiş dokunmak istiyorum.

Bu sefer de geriye doğru saydırmıyorlar. Uyandığımda doktorum elindeki plastik kabı uzatıyor “işte kelepçen burada, atmadım” diyor. Hayal meyal annemle konuşmalarını duyuyorum “midede o kadar çok enfeksiyon vardı ki, mideyi karaciğere yapıştırmıştı. Sakın kelepçe çıktı diye üzülmesin, şans eseri yaşıyor. Bir yerlerde düşüp ölmesine az kalmış”. Uyuyorum. Ebru’yu, Deniz’i ve Aylin’i görüyorum arada uyandığımda. Kendimi çok kötü hissediyorum. Akşama doğru iyice kendime gelince burnumdan mideme inen hortumu farkediyorum. Midemdeki iltabın çıkması için takılmış. Hortumun burnumdan çıkan ucunda bir torba var. Karnımdan iki ayrı diren çıkıyor. Çok ama çok rahatsızım. Akşam sürekli “çıkarın bu hortumu burnumdan” diye ağlıyorum. Ablam hemşireyi çağırıyor. İkisi beraber beni sakinleştirmeye çalışıyorlar. Sabah doktoruma “ne zaman çıkacak bu?” diye soruyorum. Sabırlı olmamı söylüyor. Karşıma çıkan ve artık nefret ettiğim bir kelime bu “sabır”.  Yeteri kadar sabretmedim mi zaten? O sırada bilmiyorum ki daha çok sabretmem gerekecek. Hortumun çıkması ile herşey bitmeyecek.

3 gün sonra hortum çıkartılıyor. Bir gün sonra da direnlerim. Aynı gün taburcu ediliyorum. Kelepçemi de yanımıza alıp eve dönüyoruz. Akşam ateşim çıkıyor ve yine yeni yeniden kusmaya başlıyorum. Ertesi gün tekrar hastanedeyiz. Ve bu sefer 20 gün kalıyorum. Ateşimi bir türlü düşüremiyorlar. Bir sürü testler yapılıyor. Ağızdan beslenme tamamen kesiliyor. 15 gün boyunca sadece serum, vitamin ve antibiyotik alıyorum damardan. Ateşim çıkınca titremeler başlıyor. Sürekli “anne beni bırakma” diye ağlıyorum. Annem “buradayım, yanındayım diyor”. Kulaklarım duyuyor ama beynim algılamıyor. “Anne beni bırakma” diye sürekli tekrarlıyorum. Annemin elimi tutuyor olması, “yanındayım, bırakmıyorum” demesini bir türlü anlayamıyorum. Sadece “anne beni bırakma” diye ağlıyorum. “Seni çok üzdüm değil mi? Onun için bunlar başıma geliyor”. “Allah allah! Nerden çıkarıyorsun canım böyle şeyleri? Yok öyle bir şey” diye beni azarlıyor. “Ölecek miyim?” diye soruyorum. “Ne münasebet canım, saçmalama, ölmek mölmek filan yok” diye kızıyor bana.

Enfeksiyon uzmanı sinir oluyor bana çünkü verdiği antibiyotiklerin ateşimi düşürmesi lazım. “Olacak iş değil” diyor ama oluyor ve ateşim düşmüyor. Doktorla bir yudum suyun pazarlığını yapıyoruz. Midemde yara olabileceği düşüncesiyle kesinlikle izin yok. Bu arada sürekli ayağa kalkıp hareket etmemi istiyor. Hastanenin üst katındaki kafeye çıkmamı öneriyor. “Ne tür bir psikopatsınız siz?” diye soruyorum. Hem bir şey yeyip içemiyorum hem de kafeye mi çıkacağım? “Git manzarayı seyret, değişiklik olur sana” diye inat ediyor. İki hafta sonra buz emmeme izin çıkınca dünyalar benim oluyor.

Bu arada “mama” vermeye başlıyorlar. Damardan yine. Ellerim, kollarım şiştikçe şişiyor. Parmaklarımı bükemiyorum bile. Zaten çok zor bulunan damarlarımı artık hiç bulamamaya başlıyorlar. Çözüm; boyundan katater takmak. Direkt aorta girecekler. Çok rahat edeceğimi söylüyorlar. Ama boynuma bir şeyler takılacak olması beni dehşete düşürüyor. Ağlaya ağlaya yoğun bakıma iniyorum. Lokal aneztesi yapılacak. Hazırlıklardan anlıyorum ki onların boyun dediği yer aslında benim köprücük kemiğimin hemen altında bir yer. Biraz rahatlıyorum. Başımda üç kişi var. Katateri takacak olan anestezi uzmanı sağ omzumdan bastırıyor. Hemşire sağ kolumu tutuyor. Hasta bakıcı da sol tarafımdan üzerime yanlamasına uzanıyor. Kıpırdayamıyorum. İşleme başlıyorlar. Acıdan nefesim kesilmiş durumda. Hasta bakıcı elimi tutup, canım acırsa elini sıkabileceğimi söylüyor. Parmaklarımı bükebilsem, bırak elini sıkmayı, tüm kemiklerini kıracağım haberi yok. “lütfen yapmayın artık” diyorum. “az kaldı” diyorlar. Acıdan bayılmak üzereyken işleri bitiyor. Rontgenle yerine oturup oturmadığını kontrol edip, odama gönderiyorlar.

Bu arada laparoskopinin yapıldığı yerlerden iki tanesi apse yapıyor. Yine ameliyathaneye iniyorum. Doktorum biraz! uyutacak beni. İlacı verdiğinde hafifçe uçuyorum. “Siz bundan her akşam verseniz olmaz mı?” diye soruyorum. Gülüyor. Kendimden geçmek üzereyken konuşmalarını duyuyorum. Biri “normalde olmaması lazım” diyor. “Ben normal değilim ki” diyorum. Doktorum gülerek “Muamma, Murphy’i pek sevmiyor” diyor. “O Murphy değil, Kutup ayısı” diyorum. Haliyle ben de Bedevi oluyorum. Tam kesmeye başladıklarında avazım çıktığı kadar bağırmaya başlıyorum “Canımı acıtıyorsun, pis Nazi subayı!”

20 gün sonra ateşim hala çıkıyor ama çok yüksek değil. Artık yapabilecekleri bir şey yok. Zaten sürekli “beni çıkarın” diye başlarının etini yiyorum. Sürekli pazarlık halindeyim (bi keresinde “eğer ateşin şu kadar düşerse şu gün çıkarsın”a karşılık ben de “eğer çıkarmazsanız geçen gün olduğu gibi yine krize girerim hastanenin pskiyatrı yine ayağıma kadar gelir” diye karşılık vermiştim ama yemediler!). Nihayet doktorum Levent Bey “bir daha ateşim var, kusuyorum filan diye gelme. 20 kilo daha verdim demeye gel” diyerek beni gönderiyor. 2 hafta daha antibiyotik kullandıktan ve ateşim düşmedikten sonra daha fazla ilaç kullanmamama karar veriliyor. İlçaları bıraktıktan sonra ateşim düşüyor!!!

Şimdi ağustos ayındayız. Hala pansumanlarım devam ediyor. Yaralarım kapanmadı. Arada akıntılar oldukça moralim bozuluyor. Ağır bir travma geçirdiğimi (travma sonrası stres bozukluğuymuş) söyleyen pskiyatra gidiyorum. Hala kendime gelemedim. Yaşarken insan farkında olmuyor. Bittikten sonra nelere katlandığını anlamaya başlıyorsun. Gerçekten ölüme bu kadar yaklaştım mı diye soruyorum kendime. Hala daha sanki başka birinin başından geçmiş bunlar gibi geliyor. Bir yerde bir film seyretmişim de onu anlatıyor gibiyim. Sonra gözümün önüne bazı sahneler geliyor. O zaman “bunları ben yaşadım” diyorum. Ağlıyorum. Doktor yavaş yavaş düzelirsin diyor. Tekrar kilo alacağım diye ödüm kopuyor. Halbuki böyle olmasını istemiyorum. Korktukça başına geliyor çünkü. Her şeyi oluruna bırakmak en iyisi. Bu da böyle bitti işte.

* * *

Son söz: Hastaneden çıktıktan sonra 2-3 hafta kadar titreme nöbetleriyle uğraştım. Çok yorulduğumda ya da yaşadıklarım aklıma geldiğinde hafifçe titremeye başlıyordum. 3-5 saniye filan sürüyordu. Bir gün pansuman için hastaneye giderken, takside yakaladı beni bu titreme. Zangır zangır titriyorum. “tamam Muamma, sakin ol” dedim kendi kendime. Rahatla, şimdi geçecek, hepsini atlacaksın. Sonra şoför farkettiyse diye gözümün ucuyla ona doğru baktım. Amanın, bir de ne göreyim? Şöför de titriyor! “N’oluyo be?” diyerek etrafa bakınıyorum. Yokuş yukarı durmuşuz, perte çıkmasına az kalmış araba can havliyle stop etmeden yoluna devam etmeye çalışıyor ve bir taraftan da titriyor...





 

 


Eski Muamma Hanım Yazıları

 

27/06/2003

03/08/2004

17/07/2005

02/07/2003

07/09/2004

04/08/2005

07/07/2003

09/11/2004

09/09/2005

09/07/2003

24/12/2004

19/09/2005

21/07/2003

10/01/2005

30/09/1005

08/08/2003

15/02/2005

12/12/2005

03/09/2003

28/02/2005

09/01/2006

03/11/2003

03/04/2005

22/02/2006

04/12/2003

07/04/2005

04/08/2006

25/12/2003

12/04/2005

24/08/2006

09/02/2004

19/04/2005

12/09/2006

09/03/2004

27/04/2005

01/10/2006

09/04/2004

02/06/2005

28/12/2006

05/05/2004

10/06/2005

04/02/2007

28/06/2004

06/07/2005

24/07/2007

05/08/2007