KARŞI ÖYKÜ
Gittiğim kitapçıda eski kitapları karıştırırken, o yığının arasına karışmış
bir el yazması elime geçti. İlk sayfalarına şöyle bir göz atınca bunun bir
anı-öykü olduğunu anladım. Böyle bir şeye para vermeye pek niyetim
olmadığından, kitapçıya sezdirmeden defteri pardesümün cebine tıktım ve yavaşça
oradan sıvıştım.
Anlatacağım öykü, satırına dokunmadan aktaracağım, işte bu defterde
yazılanlardır:
“ Dostum Cuanreva bana bu öyküyü
anlattığında, hayalgücünü biraz fazla çalıştırdığını, olanların kötü bir
tesadüf olduğunu düşünmüştüm; ancak bir bıçakla kalbinden vurulmuş bir şekilde
ölü bulunduğunu duyunca anlattığı öyküyü kaleme almaya karar verdim. Olayları
tamamen onun ağzından anlatarak hiç bir yorumda bulunmuyorum. Doğrusu, dostumun
garip ölümü ve anlattıkları beynimi bulandırdı.
“ Onları birarada
gördüğümüzde, ayırdetmemize imkan yoktu; tedirgin edici bir benzerlekleri
vardı. Bazen bizi diğeri olduklarına inandırırlar, hangisinin Quato, hangisinin
Marok olduğuna karar veremediğimizi gördükçe kasıklarını çatlatırcasına gülerler
ve bundan büyük bir haz alırlardı. Onların yanında garip bir başdönmesine
kapılır, bir ilahi labirentin çıkışsız yollarında kaybolmuş bir şaşkının ürkek
paniğini yaşardık.
Birbirlerinden hiç ayrılmazlardı. Pek
kavgacı da sayılmazlardı ama fazla içtiklerinde biraz huysuz olurlar, bizimle
dalaşırlardı. Sanırım o muazzam benzerlikleriydi sarhoş olduklarında ortaya
çıkan bu huzursuzluğun nedeni; tam olarak kendisi olamıyordu ikisi de.
Birbirlerine baktıkça, insanın bir ayna karşısında duyduğu o soğuk, yapışkan
boşluğu ve aykırılığı hissediyorlardı.
Derken, onların eskisi gibi sürekli
beraber oldukları günlerin azalmasına neden olan o kaçınılmaz şey oldu: Köyün
dilberi Sulera’ya abayı yakmıştı Quato; onun peşinde dolaşıyor, tuttuğu
balıklardan yolluyor, odunlarını yarıyordu. Sulera’nın bu ilgiyi karşılıksız
bırakması beklenemezdi. Quato –ve Marok tabii ki- bir kızın ilgisiz
kalamayacağı kadar yakışıklıydı ve kaynamaya başlayan kanı onu delidolu
yapmıştı.
Günler peşpeşe yuvarlandı ve düğün
günü geldi çattı. Balıklar yenildi, şaraplar içildi herkes küfelik olana dek. O
geceden hayal meyal anımsadığım tek şey, Marok’un hiç içmediğiydi. Sulera
kırmızı elbisesi içinde bir ceylan kadar güzeldi. Konuklar sızmaya
başladığında, onlara hazırlanan odaya
çıktılar.
Birkaç hafta Quato ortalarda
görünmedi. Marok ise her zamanki neşesini yitirmiş gibiydi.
Bu evliliğin bize bir yararı olmuştu;
artık Quato ile Marok’u rahatlıkla ayırdedebiliyorduk. Quato neşeliydi Marok
ise değil.
Quato ile Sulera’nın evliliği de
sıradanlaştığında kış bastırmış, hava karardığında kadınlar evlerine çekilip
balığa çıkan erkeklerinin kazasız belasız geri dönmeleri için dua eder
olmuşlardı. Quato ile Marok herzamanki gibi balığa birlikte çıkıyorlar ve en
fazla balıkla dönüyorlardı.
O soğuk akşamlarda Marok’u başıboş,
ayaza aldırmadan dolaşır görenler ilkin bunu yadırgamışlardı; günler
ilerledikçe de artık pek farketmez
oldular. Ancak çok dikkatli inceleyen biri, ondaki, karmaşık planlar yapan
birinin düşünceli halini sezebilirdi.
Günler takvim yapraklarından bir bir
devrilirken, kış da acımasızlığını arttırmaya başlamıştı. Birer ikişer
eksiliyordu balığa çıkma cesaretini gösterenler. O kahredici gecedeyse hiç
kimsenin buna cesaret edeceğini sanmıyorduk; yanılmışız.
Marok, ne olursa olsun balığa
çıkacağını, gerekirse kudurmuş dalgalarla çılgınca alay edebileceğini ve ölümle
bu muhteşem oyununa katılmak isteyen olursa onu geri çevirmeyeceğini söyledi.
Doğrusu biz evli adamlardık ve
çılgınca bir oyun için hayatımızı tehlikeye atamazdık. Marok gençti, cesurdu ve
eski haline kavuşmuş, bizimle alay ediyordu. Quato’ya baktım, gözleri
gölgelenmişti; kardeşinin sözleriyle sanki bir uykudan sıyrılıp uyanmış,
içindeki coşku ve heyecan pınarı yeniden çağlamıştı. “Haydi” dedi, “vakit
geçirmeden açılsak iyi olur, balıklar beklemez.”
Gitmelerinin üzerinden saatler geçti,
onlar daha dönmemişti. Gök ve deniz, azgınlıkta yarışırcasına kudurmuştu.
Doğrusunu söylemek gerekirse hem endişeleniyor, hem de yürekten alkışlıyorduk
onları, kabuklaşmış yaralarımızın sancısını duyarak.
İlkin gök yoruldu, sabaha karşı da
deniz. Göz alabildiğini uzanan ıssızlığında onları aradı gözlerimiz, boşuna. O
gün ve daha ertesi gün hep onları bekledik. En cesurumuz Sulera’ydı. Soğukkanlı
ve heyecansız.
Günler birer birer geçiyordu. Yedinci
günün gecesi, onları bulamayacığımızı sandığımız bir anda sandalı gördük
denizde...ve bekledik...Biri dönmüştü. Hepimiz heyecan ve merakla kıyıya
üşüştük. Dönen hangisiyse çok kötü durumdaydı.
O gece ve ondan sonraki gecelerde
görünmez dalgalarla boğuşarak sayıkladı durdu.
Merakla bekliyorduk, acaba dönen
hangisiydi? Kendine geldiği zaman olanları anlattı. Dalgalarla boğuşurken Marok
denize düşmüş ve dalgalara kapılıp gözden kaybolmuş. Quato onu çok aramış ama
bulamamış.
Bense onun Marok olduğuna inanıyordum
ancak bunun kimseye söyleyemiyordum, çünkü benimki sadece bir varsayımdı.
Aradan bir süre geçtikten sonra bu
olay tamamen unutulmuştu. Fakat ben bir türlü unutamıyordum. Tanrım...Dönen hangisiydi?”
Cuanreva’nın anlattıkları aşağı yukarı bu kadardı.
Onun öldürülmesinden sonra benim de aklım bu konuya takıldı. Cuanreva’yı kim
öldürdüyse onu susturmak için öldürmüş olabilir mi? Bu konuyu aydınlığa
kavuşturmak için onun köyüne gideceğim en kısa zamanda.
Naure
Quantar
Rolagunum
1825
“
Yazıların bundan sonraki bölümleri biraz acele, ya da ne
bileyim, heyecanla yazılmış olsa gerek; biraz düzensiz ve bozuk. Ama
okuyubildiğim kadarı ile şöyle devam ediyor:
Valegurd’a
bugün vardım. İlk iş olarak kendime kalacak bir yer buldum ve köye yolu düşmüş
bir gezgin olarak tanıttım kendimi. Birkaç gün köyde dolaştım. İnsanlarla
havadan sudan sohbetler yaptım. Bu
günlerin birinde konu Quato ile Marok’un o talihsiz seferine geldi ve can
kulağı ile dinledim bana olayı anlatan köylüyü, şöyle diyordu:
“ O
korkunç fırtınadan günler sonra sandal birini geri getirdi bize. Bitap ve
perişandı. Kendine gelmeye başladıktan sonra gözleri yaşlarla dolu olarak “kardeşi Marok’un ne yiğit bir insan
olduğunu, kendisini böyle çılgınca bir yola çıkardığı için ne kadar pişman
olduğunu söylediğini, birkaç insan boyundaki dalgalarla nasıl boğuştuklarını,
sığınacak emin bir yer bulmaya çabalarken bir dalganın Marok’u nasıl suya düşürdüğünü,
onu kurtarmak için çok çabaladığını, acımasız koşulların buna engel olduğunu”,
anlattı.
Bu
hikaye garipti ama ona inanmalıydık; çünkü geriye birtek o dönmüştü. Sulera dul
kalmaktan kurtulmuştu. Ancak o günden sonra Sulera’yı daha az görür olduk sokaklarda;
evinden pek çıkmaz oldu. Gülen yüzü soldu, sözcüklere karşı cimri oldu.”
Bana
Quato’yu da tanıştırdılar. Sevimli ve yakışıklıydı; Marok’u hiç görmediğim için
gerçekten tıpatıp birbirlerine benzeyip benzemediklerini bilmiyordum. Günler günleri kovalıyor ve ben gizlice
Quato’yu kolluyordum. Nereye giderse uzaktan gözlerim onu takibediyordu.
Birgün
sanırım beklediğim an geldi; Quato yeni esvaplarla erkenden evden çıktı,
etrafına bakındı ve hızlıca alacakaranlığın koynuna girdi. Bu ana hazırlıklı idim;
sessizce kaldığım evden süzülerek onun ardına düştüm. Birkaç fersah gerisinden
bir gölge gibi onu izliyordum.
Gün
ağarmış ve güneşin tepeye ulaşmasına daha epey vardı ki uzaktan bir köyün tüten
bacalarının dumanlarını gördüm. Quato yavaşlamıştı. Şimdi adımları ürkek ve
kısaydı.
Derken
köye girdi. Artık onu bu halde izlemem tehlikeli olacaktı; çıkınımdan böyle
durumlar için yanımda taşıdığım keşiş urbalarını çıkardım ve oracıkta giyindim.
Başlığı da kafama geçirdim. Quato’nun beni bu kılıkla tanımayacağını umarak
köyün sokaklarına süzüldüm.
Birkaç
saat geçmedi ki onları gördüm.....Quato ve tıpatıp ona benzyen diğeri: Marok.
Hararetli
bir biçimde tartışıyorlardı bir evin kapısının önünde; ben yanlarından keşiş
kıyafetleri içinde geçerken, seslerini alçalttılar. Evden epey uzaklaştıktan
sonra arka taraflardan dolanarak bu kez evin arkasına geldim. Amacım onları
duyabilmekti. Şöyle diyordu hangisi olduğunu kestiremediğim biri diğerine:
“
Bu sır benimle birlikte mezara gidecek. Bundan emin olabilirsin...”
Sonra
köyden gelen (artık onun Marok olduğundan eminim) diğerine (yani Quato’ya) veda
ederek oradan ayrıldı. Ben de birkaç dakika orada bekledikten sonra evin ön
tarafına dolandım. Amacım Quato’yu (gerçek Quato’yu) görmekti.
Hala
evin önündeydi. Şimdi yanında bir kadın ve bir de bacaklarına sarılmış bir
çocuk vardı.
“ Hadi kızım Sulera, içeri girelim,
dışarısı yeterince soğuk” diyerek kucaığna aldığı küçük kızla içeri girerek
gözden kayboldu.
Herşeyi
anlamıştım; anlamıştım ama bir şey takılmıştı kafama: Mezara gidecek olan sır
hangisiydi acaba, ya da yalnızca birtek sır mı vardı?
Bu el yazması burada son buluyordu. Anlaşılan bay Quantar
öğrendikleriyle yetinmişti. Ama benim de kafama takıldı şimdi:
Mezara gidecek olan sır hangisiydi acaba, ya da yalnızca
birtek sır mı vardı?
Kimbilir belki de bay Quantar bu sorunun da cevabını
bulmuştu...Ama elimdeki elyazmasında bunun cevabı yoktu...
Ne dersiniz; sizce
de birtek sır mı var?