19/12/2007
Doris
Lessing’in yaşına saygı gösteririm ama fikirlerine asla...
Nobel
edebiyat ödülünü Doris Lessing kazanmış...88 yaşındaki bu şirin ve
sevimli teyzemiz nereden aklına geldi ise teşekkür konuşmasında internet
toplumuna huysuzlanmış... (“Teşekkür konuşması” lafın gelişi, konuşmayı
kendi yapamayacak kadar yaşlı olduğu için o yazmış, başkası okumuş...)
Uzun
uzun internetin zararlarından bahsetmiş...
Yazının
uzunluğunu 16 defa “sayfa aşağı” tuşuna basmak zorunda kaldığım için
anladım yoksa o kadar uzununu okumaya ne zamanım var, ne sabrım, ne de
sinirlerim müsait...
Dileyen
şu adresten bulabilir.
Özetleyenler sağolsun, kısaca ve temelde diyor ki...
“Benim
çocukluğumun geçtiği Afrika’dayken ne güzeldi..Zimbabwe’de gazellerin
arasında dolaşır, ağaçlardan inmezdik, köyün ninelerinin anlattığı güzel
hikayelerle büyüdük vb...Ancak şimdi o internet yok mu, o
internet..Tanrı onun cezasını versin...Toplumu parçalıyor, değerlerimizi
sorguluyor, insanları okumaktan soğutuyor..Dünya hakkında hiç bir şeyden
haberi olmayan nesiller yetiştiriyor”..ve benzeri..ve benzeri..ve
benzeri....
Hani
“Bu
yaşa geldim, değerimi yeni mi anladınız?”
veya
“88
yaşında 1 milyon EUR ile ne yapmamı bekliyorsunuz?”
türü
bir huysuzlanma yapsam ellerinden öpeceğim ama bu nedir? (Veya geçen
sene Orhan Pamuk’un “Babamın Bavulu” türü, “ne öğrendi isem
ebenveynimden öğrendim” gibi bir konuşma yap be teyzem )
Önce
“ah eller, bizim eller”, “bizim zamanımızda” türü nostaljik gönderimler
:
“Eskiler
öyle güzeldi, böyle güzeldi” diye nostalji muhabbetleri
yapanlar var. Eskiden bunlara “sevimli
keratalar” gözü ile bakardım. Ancak artık "gene
cıvık cıvık irrasyonel
nostalji muhabbeti ile parsa toplamaya çalışıyorlar"
demekten kendimi alamıyorum.
Niye böyle diyorum, çünkü insanın en ilginç (önemli?, yararlı? güzel?)
özelliklerinden biri kötüyü unutmak iyiyi hatırlamak. Bu da bizi
geçmişteki sahte cennetleri özlemimize yol açıyor. Kötüleri unutup
(unutturulup) sadece iyi şeyler hatırlatılarak “keşke
o günler geri gelse” gibi bir mistisizm artık iyice can
sıkmaya başlıyor.
Kimse çocukluğunda sıkıntıdan patladığı saatleri, yoklukları, büyüme
özlemlerini, yediği dayakları, arkadaşları arasında kendisini korumasız
hissetmesini, küçük çetelerin acımasızlığını, yaktığı kamu binalarını
(ne yani bir tek ben mi yaktım?) hatırlamıyor da bir sephia fotoğraf
gördüğünde en güzel anıları kolajlanmış bir vaziyette gözünün önüne
geliyor. (Eski bir Nilüfer şarkısı duyulduğunda Büyükada’ya yapılan
vapur gezileri akla gelir ancak “adaya
kadar teybin pili yetecek mi?” endişesi, "hızlı
sarma yapma oğlum çok pil yiyor, çıkart kalemle sar"
taktikleri unutulur...Sanki o gün sadece yarin yanağından bir katre
karanfil alınmakla geçirilmiş gibi hatırlanır. Halbuki yok öyle
birşey...
Üstelik
bu bakış açısı ile bugünkü mp3/mp4-oynatıcı güzellikleri de gözardı
edilir...Artık ne izbandut gibi teyplerde hışırtılı kasetler dinleme, “kaset
sarıyor aman koşalım yetişelim" endişeleri, çabuk pil bitme
telaşları yok. Üstelik istediğin şarkıya “pıt” diye geçiyorsun. Üstelik
çok daha temiz kayıt ve güçlü ses dinleme özellikleri ile. Az güzellik
mi bu?
Geçenlerde yolda yürürken bir genç takıldı gözüme, üzerinde kırmızı bir
tişört üzerinde sarı harflerle CCCP yazıyor üstelik bir de orak/çekiç
resimleri işlenmiş sağ üst tarafına yazının.
Açıklamaya ne kadar gerek var bilmiyorum ( o çocuk da biliyor mu emin
değilim) ingilizcesi USSR Türkçesi SSCB olan ve yeni kuşağın
çoğunluğunun "gene
kimbilir ne zırtapoz bir kavramın baş harfleridir?" diyeceği
o...ne olduğunu da anlatamayacağım devlet mi, görüş mü neyse ne?)
Belki
ESPN Classic’te eski olimpiyatları gösterirken görmüşlerdir.
Bundan 30 sene önce değil böyle bir tişört not defterinde eskaza bu
harflerin yanyana gelmesi karakola çekilip sopa yemek için yeterli sebep
olurken, içimizin aktığı kız arkadaşımıza "o
senin bacın" sınırı konduğunda, sert bakışların moda,
gecekonduların yüksek yaşam seviyesi, "halka
inilmez çıkılır" gibi şimdi içimden birşeylerin çekilmesine
sebep olan halk dalkavukluğu yaşanıyordu...
O korku yıllarını yaşamış birisi olarak 1940- 1950’lilerin bundan daha
korku, terör, endişe, kendilerine “devlet” adını veren bir avuç..adını
da koyamayacağım insanın “milli
menfaatler, kamu yararı, ülkenin bekâsı” adı altında
yarattığı tedhiş ortamı, Alfred Hitchcock filmleri gerilimini görmezden
gelerek o günleri (hem de bizzat içinde olmadığı o günleri) sevgi, özlem
ile anmak, imrenerek bakmak ne kadar akılcı olabilir? Ne kadar gerçek
bir mutluluk yaratabilir?
Sadece o çocuğun, gerekçesi ne olursa olsun, artık CCCP yazılı ve orak
çekiçli tişörtünü giyebilmesi bile birşeylerin doğru yolda gittiğinin
belirtisi...
Evet fakirlik var, her zaman vardı ve ne yazık ki her zaman olacak çünkü
bütün insanlar "ben de
üretmeliyim" demediği müddetçe, sahtekarlık, avantacılık,
indiragandicilik bir yaşam biçimi olarak kaldığı müddetçe olacak.
Robin Hood
felsefesi insanların beyninden silinmediği müddetçe devam edecek (sen
kimin malını kime veriyorsun behey gafil? Malllarını dağıttığın
insanların mallarına ne hakla el koyuyorsun, malları verdiğin millet ne
hakla onların yeni sahibi oluyor?)
"İstemek, ihtiyacı
olmak yeter. Sen komşuna ver..Toplum veya yüce rabbim sana istediğini
daha fazlası ile geri verecektir" düşüncesi insanların
zihninden kazınmadıkça devam edecektir.
“İhtiyacı olan
insanlar var (“hakeden”
değil “ihtiyacı
olan”)” kavramı emeğinin karşılığını alan, çalıp
çırpmadan yaşayanların başında bir Damokles kılıcı veya giyotin olarak
sallanmaya devam ettiği müddetçe devam edecektir.
“Herkesin olmadan
senin olmasını vicdanına nasıl sığdırıyorsun? Kendin için istemeye
utanmıyor musun?” sahtekarlığı ortadan kalkmadıkça olacaktır
da.
Kendi irrasyonel çıkarlarını "devlet" adı altında organize ederek
gözetmeye çalışan insanlara "dur" denmediği müddetçe devam edecektir.
Evet savaşlar var, her zaman vardı ve ne yazık ki daha uzun süre olacak
çünkü bakınız yukarıdaki sebepler. Ama en azından topyekun dünya
savaşları yok, dünya tarihi ilk defa bu kadar uzun bir süre, en az 3
ülkenin savaştığı bir toplu hücum/toplu defans olmuyor.
Evet hayat pahalı, her zaman pahalı idi, her zaman da pahalı olacak,
çünkü hayatın zaten ucuz olmaması lazım, çünkü üretmek için gerekli akıl
her zaman değerli olacak. (Sümer tabletlerinde de “hayat pahalı”
şikayetleri var)
Şöyle düşünün bundan 5000 sene önce firavun öldüğü zaman bütün maiyetini
de onunla birlikte canlı canlı gömerlerdi, çünkü Firavun ölünce onların
da yaşamaya hakları yok. Zaten dünyada sırf Firavun’a hizmet etmek için
bulunuyorlardı.
500 sene önce padişah istediği insanın kellesini alır, istediği konaktan
daha önce ihsan ettiği aileyi çıkartır yerine yenisini koyardı.
Kimse de sesini çıkartamazdı.Kimse de "kimsin
sen? Ne hakla böyle birşey yapıyorsun? Kimin malını kime veriyorsun?"
demezdi...
Şimdi en tepedeki cumhurbaşkanı, bırakın beğenmediği birinin kellesini
uçurmayı haksız bir tutuklatma dahi yapamaz..Adalet var, mahkemeler
var...Demek ki bireysel haklar zaman içinde epeyce ilerleme
kaydetmiş...Kollektivizm karşısında bireycilik kazanmaya başlamış. “Mal
edinme/sahip olma hakkı olmadan hiç bir hak olmaz” düşüncesi
yerleşmeye başlamış.
Yeterli mi? değil..Çünkü yeteri kadar zaman geçmedi..Çünkü altruist
düşünceyi, kollektivist düşünceyi, devletçi düşünceyi insanların
zihinlerinden silmek için belki de daha yüzyıllar gerekiyor.
Ama bu arada gelişmeleri gözardı etmemek, varolandan keyif duymak,
zevkini yaşamak, hayatın hakkını vermek niye becerilemiyor?
Üstün Dökmen anlatıyordu, zamanında Efes şehri geceleri de aydınlatılan
dünyadaki 3 şehirden biri imiş.
"Acaba hangi Efesli
'yahu ne şanslıyız ya, dünyada geceleri aydınlık bir şehirde yaşıyoruz"
deyip keyfini çıkartmıştır?” diye soruyordu Üstün hoca.
"Sumatra'da insanlar
öldürülürken, Lübnan'da bombalar yağarken, Endonezya'da insanlar çamur
altında iken, Eritre'de çocuklar açlıktan ölürken, yediğim Sezar
salatanın keyfini alamıyorum" şeklinde bir sahtecilik (daha
da endişe verici olanı buna inanıyor olması olurdu) içimin kıyılmasına
sebep oluyor:
Oradaki kötülükler senin yüzünden mi oldu? Hayır...
Sezar salatayı yemezsen düzelecek mi? Hayır...
Keyif almadan yersen onların durumlarında bir iyileşme olacak mı?
Hayır...
O zaman niye keyfini çıkartmıyorsun? Eğer o yemeği almak için hırsızlık
yapmadı isen, bir başkasının hayatı kötüleştirmediysen,
çirkinleştirmediysen, zorlaştırmadıysan emeğinin karşılığı olarak sahip
olduysan keyfini çıkartmamak niye?
- Dünyadaki
kötülüklerin sorumlusu sensin...
- Yok yaa..Niye?
- Öyle işte sen ve
senin bu boşvermiş, ilgisiz, pasif tutumun...
- Dünyadaki kötülükler
kalkmadan mutlu olamayacaksam ne zaman mutlu olacağım?
- Öteki
dünyada..Mezarın ötesinde mutlu bir hayat var...
- E iyi de ben
cennette iken, dünyada olup bitenler için üzülmeyi niye bırakıyorum...
Nostaljiklere sinirlenirken konu nerelere geldi...İrrasyonel nostaljiden
girdik günümüz anti-hayatçılarına geldik...Şimdi bir de ikisi arasında
bağlantı kurmak gerekecek...
Eminim (ve korkarım) bundan 50 sene sonra da bugünlerden özlem ile
bahsedilecek.
Ama 300 yıl sonra bizim yaşantımızla dalga geçilecek..
Biz nasıl Kadeş anlaşmasını güneş tutulmasının sağlaması ile dalga
geçiyor, "haydaaa
tanrıları kızdırdık iyi mi?" korkusu ile dalga geçiyorsak
onlar da bizim gündelik hayattan zevk al(a)mama / almaya çalışana da
mani olma konusundaki akıl almaz direncimizle dalga geçecekler.
Doris Teyze’ye “İnternetle ne alıp veremediğin var ki?” derken konu
nerelere geldi? Yazı uzadı, pehlivan tefrikasına döndü…Bir dahaki sefere
sinirim hala geçmemişse Doris Teyzeye açık mektubuma devam ederim…
Şimdilik bu kadar, son okuyan ışıkları kapatıp kapıyı çeksin, bir de
dışarıdan yüklensin kapıya, bazen tam kapanmıyor. (Son çıkan bir de
Doris Teyzenin yemeğini verirse çok müteşekkir oluruz kendine. Doris
Teyze? Anladın di mi? Müteşekkir...Hani eski dil, o bakımdan)
Toplumsal ahlakın sopası hepimizin üzerinde olsun.
|