mesaj kaygısı arsenik gibidir, öldürür..


                                                                                            

Huysuz Orta Yaşlı
sıyrık balata
deli kızın türküsü
pe®sona g®ata
Adam Legal
Muamma Hanim
de-ga-je
Hakkı Devrim
Huysuz Velet
Sabah Rüzgarı
GvZ
Arzu'nun Seyir Defteri

Anasayfa

site haritası | fasıl | slayt | depo
ŞİİR KÖŞESİ
"BU SATIRLARIN YAZARI" arşivi

Copyright © 2005 özgürce.net
Tüm yazıların yayın hakkı yazarlarına aittir.
IE 5.0 +, Mozilla Firefox 1.0 +, 1024X768 çözünürlük..
Yoksa karışmayız..

 

 

14/03/2007


 

Taş Koleksiyonu - 1

 

Baktım, 4 ağustos’tan beri kalem oynatmamışım. Sitede hakkımda yazılanlara da zaman zaman göz atıyorum; yok ölmüş müyüm…yok yaşlanmışım gibi, hakkımda atılıp tutulduğunu müşahede ediyorum. Oysa ki bilmiyorlar ki ben ömrümün son demlerinde, küçüklüğümden beri içimde ukde olan bir uğraşı içindeyim.

Anlatayım: Geçtiğimiz aylarda yolum bir müzeye düştü; takıldım bir kalabalığın peşine onlar nereye, ben oraya. Rehber veni-vidi anlatıp duruyor. Dinliyorum ama bir şey anlamıyorum. Gruba baktım, gözleri çekik çekik. Herhalde bunlar Çinli dedim (zaten bu çekik gözlülerin büyük çoğunluğu istatistiksel olarak Çinlidir). Rehber bir taşın önünde durdu, hararetli hararetli anlatıyor. Bizim kısık gözlüler de can kulağı ile dinliyor. Hayır; tek kelimesini anlasam konuyu kavrayacağım ama, nafile. Adamlar zaten pigme gibi yerden bitme; uzattım kafamı, taşın bulunduğu camekanın üzerindeki yazılara baktım. Meğer bu hararetli söylevin konusu taş, taş devri zamanında silah olarak kullanılırmış. Taşı şöyle bir süzdüm; vakti zamanında bizim evin bahçesindeki toprağı eşeleyince bulduğumuz, ele oturan, hatta zaman zaman ceviz kırmakta kullandığım taşlara ne kadar da benziyor. Çeşit çeşit taşların üzerinde ‘çakmak taşı’, ‘biley taşı’ filan yazıyordu. İnanır mısınız, adamlar toplamışlar envai çeşit taşı; doldurmuşlar bir müzeye. Para verip bu taşları seyrediyor, fotoğraflarını çekiyor insanlar. Verdiğim paraya acıdım, kendimi müzeden dışarı zor attım.

Neyse efendim; sonra memlekete döndüm. Apartmana girip çıkarken hep gözlerim onu arıyor ama göremiyorum. Bir gün kapıcıya rastladım, sordum; “Ya Özgür efendi, şu benim komşu de-ga-je hanım taşındı mı; hiç rastlamıyorum kendisine?”. Yılışık yılışık cevapladı beni; “Hakkı amca, şu fingirdek garıyı diyon sen, değ mi? O garı datile getti be amca. Yıllık izinleri mi birikmiş ney. Ama bu hafta sonu döneceğdi.” Bu kapıcı dümbeleğinin ağzına çarpacağım iki tane; sevgili de-ga-je’ye ‘garı’ diyor diye ama, yanlış anlaşılacak. Milletin ağzına sakız olacağım. Hiç istifimi bozmadım; “Ya! Öyle mi? Ben de dairesinden hiç ses çıkmayınca, taşındı sanmıştım da…” diyiverdim. Artık yedi mi, yemedi mi orasını bilmem.

O hafta sonuna kadar zamanın göreceliliğini daha iyi anladım. Özgür efendi için jet hızıyla geçen zaman, benim için geçmek bilmiyordu bir türlü. İkide birde pencerenin yanına gidiyor, perdeyi hafifçe aralayıp, sanki şimdi apartmanın önünde bir taksi duracak da, içinden de-ga-je inecekmiş gibi, 20’lik bir delikanlı heyecanıyla kıpır kıpır dolanıp duruyordum.

Bitmek bilmeyen günler, boğazda kılavuzsuz seyreden gemiler gibi ağır ağır geçmiş ve Cuma gecesi gelip çatmıştı. Ertesi günü gelirdi herhalde. O gece erkenden yattım ki, sabah erkenden kalkabileyim.

-devamı sonra-

*Bihakkın Hakkı*


 

 

Hakkı Devrim'in diğer yazıları

08/12/2004 | 05/02/2005 | 06/07/2005 | 17/07/2005 | 04/08/2006