|
14/03/2007
Taş Koleksiyonu - 1
Baktım, 4 ağustos’tan beri kalem oynatmamışım. Sitede hakkımda
yazılanlara da zaman zaman göz atıyorum; yok ölmüş müyüm…yok yaşlanmışım
gibi, hakkımda atılıp tutulduğunu müşahede ediyorum. Oysa ki bilmiyorlar
ki ben ömrümün son demlerinde, küçüklüğümden beri içimde ukde olan bir
uğraşı içindeyim.
Anlatayım: Geçtiğimiz aylarda yolum bir müzeye düştü; takıldım bir
kalabalığın peşine onlar nereye, ben oraya. Rehber veni-vidi anlatıp
duruyor. Dinliyorum ama bir şey anlamıyorum. Gruba baktım, gözleri çekik
çekik. Herhalde bunlar Çinli dedim (zaten bu çekik gözlülerin büyük
çoğunluğu istatistiksel olarak Çinlidir). Rehber bir taşın önünde durdu,
hararetli hararetli anlatıyor. Bizim kısık gözlüler de can kulağı ile
dinliyor. Hayır; tek kelimesini anlasam konuyu kavrayacağım ama, nafile.
Adamlar zaten pigme gibi yerden bitme; uzattım kafamı, taşın bulunduğu
camekanın üzerindeki yazılara baktım. Meğer bu hararetli söylevin konusu
taş, taş devri zamanında silah olarak kullanılırmış. Taşı şöyle bir
süzdüm; vakti zamanında bizim evin bahçesindeki toprağı eşeleyince
bulduğumuz, ele oturan, hatta zaman zaman ceviz kırmakta kullandığım
taşlara ne kadar da benziyor. Çeşit çeşit taşların üzerinde ‘çakmak
taşı’, ‘biley taşı’ filan yazıyordu. İnanır mısınız, adamlar toplamışlar
envai çeşit taşı; doldurmuşlar bir müzeye. Para verip bu taşları
seyrediyor, fotoğraflarını çekiyor insanlar. Verdiğim paraya acıdım,
kendimi müzeden dışarı zor attım.
Neyse efendim; sonra memlekete döndüm. Apartmana girip çıkarken hep
gözlerim onu arıyor ama göremiyorum. Bir gün kapıcıya rastladım, sordum;
“Ya Özgür efendi, şu benim komşu de-ga-je hanım taşındı mı; hiç
rastlamıyorum kendisine?”. Yılışık yılışık cevapladı beni; “Hakkı amca,
şu fingirdek garıyı diyon sen, değ mi? O garı datile getti be amca.
Yıllık izinleri mi birikmiş ney. Ama bu hafta sonu döneceğdi.” Bu kapıcı
dümbeleğinin ağzına çarpacağım iki tane; sevgili de-ga-je’ye ‘garı’
diyor diye ama, yanlış anlaşılacak. Milletin ağzına sakız olacağım. Hiç
istifimi bozmadım; “Ya! Öyle mi? Ben de dairesinden hiç ses çıkmayınca,
taşındı sanmıştım da…” diyiverdim. Artık yedi mi, yemedi mi orasını
bilmem.
O hafta sonuna kadar zamanın göreceliliğini daha iyi anladım. Özgür
efendi için jet hızıyla geçen zaman, benim için geçmek bilmiyordu bir
türlü. İkide birde pencerenin yanına gidiyor, perdeyi hafifçe aralayıp,
sanki şimdi apartmanın önünde bir taksi duracak da, içinden de-ga-je
inecekmiş gibi, 20’lik bir delikanlı heyecanıyla kıpır kıpır dolanıp
duruyordum.
Bitmek bilmeyen günler, boğazda kılavuzsuz seyreden gemiler gibi ağır
ağır geçmiş ve Cuma gecesi gelip çatmıştı. Ertesi günü gelirdi herhalde.
O gece erkenden yattım ki, sabah erkenden kalkabileyim.
-devamı sonra-
*Bihakkın Hakkı*
|