|
29/07/2007
BEYAZ KOYUN
Oyun başladı başlayalı, oyunu izlemek yerine, bana kötü kötü bakan
kadın, birden ayağa kalktı, yanındakinden geçmek için müsade istedi :
--
Afedersiniz geçebilir miyim?
--
Kardeşim, arada git nereye gideceksen, oyunu böleceksin!
Kötü kötü bakan kadın, homurdanan adam için çantasını açıp koca bir
ekmek bıçağı çıkardı
--
Valla o bacaklarını çekmezsen bölme işine senden başlamak zorunda
kalacağım.
Bıçağın büyüklüğüyle orantılı olan çığlıklar başladı. Kadın, bir yandan
bacaklarını çekerken bir yandan da yüzlerini korumaya çalışan insanların
yanından yavaş yavaş geçiyordu. Esasında boşuna bağrışıyorlardı, onlar
güvendeydiler, o kadın bana saldıracaktı. Nereden mi biliyorum?
Rüyalarımdaki bıçaklı kadınlar hep bana saldırırlar da oradan.
Norman Bates ve akrabaları rüyalarıma ne zaman girmeye başladılar pek
hatırlamıyorum. Benim tahminim ben beş yaşındayken oturduğumuz
Acıbadem’deki giriş katının arka bahçeye bakan odasında başladıkları.
Odam maşallah gölgeler odasıydı. Gece yatarken, sokak lambasının beyaz
ışığı ile cama vuran ve hareket eden ağaç dallarının gölgelerinin
arasından, ara sıra geçen insan gölgelerini görüp tırsardım. Yoksa onlar
sadece ağaç gölgesiydi de ben mi insan gölgesi gördüğümü zannediyordum?
Tabi bir de bornoz var. Giriş katında oturduğumuz için balkondaki
çamaşırları, balkon demirlerinin arasından ellerini sokan kimi
hırsızların çalma riski vardı. Dolayısıyla çamaşır kurutmak için,
annemlerin yatak odasının camı ve mutfağın kapısı açıldığında püfür
püfür esen koridor çok iyi bir alternatifti. İşte o koridorda, tam da
benim odamın buzlu camının karşısına denk gelen eski bir tablo çivisine,
annem ara sıra bornoz asardı. Ben de uyku sersemi tuvalete kalktığımda
odanın buzlu camında o silüeti görünce donakalırdım. Onun bornoz mu,
yoksa kara şovalye mi olduğunu anlamak için, dakikalar boyu bekler ve
kıpırdayıp, kıpırdamadığına bakardım. Sonra beni kandırmak için
kıpırdamadan durabileceği gelirdi aklıma. Peki neden odaya kendisi
girmiyordu da benim çıkmamı bekliyordu? Neyse neydi, koridora
çıkamazdım. Çaresiz camı açarak arka bahçeden geçen yola işerdim ben de.
Sabah emekli apartman yöneticisi kapıcıya oraları sulattırır ve anneme :
--
Yine bir ayyaş bahçeye girmiş ve buraya ... çok afedersiniz işemiş.
--
Ay iyi ki bornozu koridora astım. Yoksa onu da çalardı.
Koca bıçaklı kadın müsade isteyerek ilerlerken benim elim de armut
toplamıyordu tabi. Ben de müsade isteyerek diğer tarafa doğru
ilerliyordum. Pek bir heyecanım da yoktu zaten. Bu hep böyle olurdu.
Bıçaklı kovalar ve ben kaçardım. Çocukluğumda gördüğüm rüyalarda da
hemen bir yerlere sıvışmaya gayret ederdim, ama nedense bıçaklı her
zaman benden daha hızlı koşardı. Ben bunu büyük bir talihsizlik olarak
görür ve “Ulan, bir bıçak da benim elimde olsa, kimbilir nasıl
koşacağım. Keramet bıçakta demek ki” derdim kendi kendime. Koşturmanın
bir yerinde bıçaklı nihayet bana yetişir ve hamle yapardı. Ben o anda
hoplayarak uyanırdım.
Ancak bir gece, yine böyle rüyamda koşarken, ve yine bıçaksız olduğum
için yavaş koşmaktan dolayı homurdanırken, “Oğlum” dedim kendi kendime,
“Bu zamana kadar koştun da ne oldu?” . Birden durdum. Arkamı döndüm.
Bıçaklı da durdu. Gayet kararlı haykırdım “Koşarak kaçmaktan bıktım!”
Bıçaklı bir an için “Eyvah çocuk dellendi sonunda. Bu beni boğar şimdi”
diye düşünürken ben devam ettim : “Artık uçarak kaçacağım! İstikbal
göklerdedir!”. Derhal havalandım, bıçaklı aşağıda bakakaldı. Bıçaklı
sorununu çözmüştüm, ancak kendime yeni bir sorun edinmekte gecikmedim.
Malesef öyle kuş gibi uçamıyordum. Daha çok bir paraşütlü gibi yavaş
manevralar yapabiliyordum ve güzel bir zıplamanın ardından, önce
yükselişim durdu, sonra daha bir lale devri bile yaşayamadan düşüş
dönemine girdim. İrtifa kaybediyordum, durum vahimdi. Bir yerlere
konmak ya da tutunmak zorundaydım. Birden aşağıdaki küçücük evlerin
çatıları büyümeye başladı. Ben çatısı yuvarlak bir yere düşmekteyim. Can
havliyle minareye yöneldim ve tutundum. Yere çakılmamıştım, bir oh
çektim ve aşağı baktım. Bıçaklı aşağıda bekliyordu. “Ne çabuk gelmiş
kardeşim?” dedim. King Kong minarede şeklinde biraz bekledikten sonra
yine homurdanmaya başladım. “Çok iyi!” dedim kendi kendime “Uçtun da ne
oldu! Armut piş, bıçağa düş! Başlarım ulan böyle rüyaya! Ben uyanıyorum
arkadaş!”. Ardından kararlı bir biçimde uyandım.
Anneannem telefon açtığı zamanlarda akşam gördüğüm rüyaları sorar ve
rüyayı bir şekilde kısmete bağlar ve genelde çeyrek Milli Piyango bileti
alınması gerektiği sonucuna varırdı. Bu rüyamı anlattığımda, anneannem
rüyadan bir kısmet çıkarmadı ama, bir kaç gün sonra gittiğimiz
mevlitteki hocaya beni göstererek : “Amcası, torunum rüyasında minareye
uçmuş” deyince, hoca da başımı okşamıştı. Anneannem aşağıda bekleyen
bıçaklıdan hiç bahsetmemişti. Olsun, tarih hep böyle yazılırdı zaten.
Çantası boyunda emek bıçağı ile üzerime gelen kadından da elbette uçarak
kaçacaktım, ama salonun çıkışını bulamıyordum bir türlü. Dışarda bile
zar zor uçarken içeride uçmak istemiyordum elbette, ayrıca içerde sigara
içmek ve uçmak yasaktı. Bıçaklı kadın ise disiplinli bir şekilde arayı
kapatıyordu. Uçmak şart olmuştu, hemen havalandım. Ancak aniden odaya
dalan kocaman bir karasinek gibi oradan oraya savrulmaya başladım.
Bıçaklı kadın yine altta pozisyon almış ve yaklaştığım anlarda bıçağını
sallıyordu. Ben haliyle kontrolden çıkarak, sahnedeki sinema perdesini
deldim ve arkasına düştüm. Çabucak toparlandım ve kulise doğru kaçmaya
başladım. Kuliste her kapının kapalı olduğunu ve çıkmaz koridorun
sonundaki son kapıyı da zorlayıp arkama döndüğümde, koridorun öbür
ucundan sakince gelmekte olan bıçaklı kadını gördüğümü anlatmama gerek
yok sanırım.
Kadın sakin sakin gelirken düşünmeye de fırsatım oldu. Yıllardır bu
rüyaları neden görüyordum? Freud olsa bu rüyayı nasıl yorumlardı
bilemiyorum.
--
Kadının elindeki, size saplaması olası bıçak, kaç santimdi?
--
Otuz santim falan, bilemiyorum.
--
Pasif homoseksüelsiniz
Komserlikten, Amerikan tarzı dedektifliğine bir türlü geçemeyen amcam
ise olaya mutlaka başka türlü yaklaşacaktı :
--
Çantasında kocaman bir ekmek bıçağıyla dolaşan intikamsever kadın.
Tanıyor musun?
--
Hayır
--
Nerede çıkardı bıçağı?
--
Tiyatroda
--
Aynı zamanda sanat düşmanı yani. Hemen profil çıkartalım. Bu şahıs,
kadın peruğu takan, ölmüş annesiyle sorunları olan, ürkünç bir motel
işleten orta yaşlı bir Amerikalı psikopat.
--
Norman yani
--
Tanıyorsan neden söylemiyorsun ulan! Film mi çeviriyoruz burda!
Karıma sormadım, onun yorumu belli
--
Oh eline sağlık. Kesseydi keşke sivri dilini!
--
Aşkolsun. Senin karşına çıksa görürsün
--
Çıktı zaten
--
Nasıl yani?
--
Dün gece rüyamda çıktı. Ben ödemeyi yaptım. Sonra beraberce Bursa’ya
gittik bıçak seçtik.
--
Hain!
--
Oh olsun! Sen geçen gece rüyamda beni hemşireyle aldatırken iyiydi ama!
--
Ne hemşiresi ya?
--
Annenle beraber zeytinyağlı biber dolması dolduruyorlardı bir de
utanmadan!
--
Hiç sevmem zeytinyağlı biber dolması!
--
Aa niye? Çok güzeldir.
--
Valla hep yemeklerde baştan gelen soğuk meze tabağında o zeytinyağlı
biber dolması olur. Hiç de güzel olmaz.
--
Ay evet, hep artar
--
Bir de herkesin gelirken yemek getirdiği partiler olur. Mutlaka birisi
Migros’dan aldığı zeytinyağlı biber dolması ile gelir. Onlar da çok kötü
olur.
--
Güzelim onlar beceremezler. Sen Neriman teyzemin dolmasını ye de hele,
bak gör nasıl oluyor.
--
Güzel mi yapıyor?
--
Elbette, her yemeği güzel yapar. Zeytinyağlı dolması, Çiğ böreği
meşhurdur
--
Ayy, hamurişine ruhumu satarım. Yapsa ya bir gün çiğ börek.
--
Yapar tabi, söylerim
--
Teyzen yemek işinde çok marifetli. Ne iş yapıyordu, emekli olmadan?
--
Hemşireydi... Bak yine sinirlendim şimdi!
Ertesi gün telefonda konuşurken, yine ne rüya gördüğümü soran anneannem
ise rüyamı şöyle yorumladı :
--
Koridorda sapladı mı bıçağı?
--
Hayır
--
Kaçtın mı?
--
Evet, yani uyandım
--
Nasıl uyandın?
--
Basbaya gözümü açtım
--
Evladım o nasıl kaçmak öyle? Beyaz koyuna falan binip kaçsana!
Kısmettir.
--
Pardon annane
Emre 2007
|