|
28/04/2008
ÇELINÇ
Köy
kahvesinde oraya ait olmayan iki kişi muhabbet etmektedir.
-- Her öğlen buraya geliyorsun yani?
-- Evet
-- Ne yapıyorsun?
-- Gazete, kitap, adam gibi çay
-- Ne adamsın yaa... Hala yazı yazıyor musun?
-- Yazmam mı?
-- Defter sayfasına gazeten vardı
-- Artık elektronik ortama geçtik. O dediğin ara sıra çıkıyor hala. Yarı
düzenli olarak başka bir yerde yazıyorum.
-- Nerde?
-- Özgürce. Veveve ozgurce nokta net
-- Ne yazıyorsun orda? Komik mi gene?
-- Bana göre komik. Başkalarını bilmem.
-- Ben söylerim sana şimdi. Hemen blekberiden siteye bakalım şöyle ...
Sen hangisisin?
-- GvZ
-- ... Nası yaa, Arap entarisi... Entari mi giydin?
-- Hayır
-- Kim giydi?
-- Papa. Amerika ziyaretinden kunduralarının rengine baktın mı?
-- Turuncuydu galiba. Papadan mı esinlendin yani?
-- Hayır, benim yazı daha önce çıktı. O benden esinlenmiş olabilir.
-- Deli Bülent mi? Kim Deli Bülent?
-- Yazının kahramanı
-- Gerçekte kim?
-- Gerçek mi olması gerekiyor?
-- Uydurdun mu yani?
-- Olabilir, olmayabilir.
-- Kimden ilham aldın?
-- Birinden ilham mı almak gerekiyor?
-- Camiye dalmış, şaka gibi ya... Hep böyle mi yazılar?
-- Hep böyle, sürekli birileri camiye dalıyor.
-- Çok iyi yaa, ... bir ara bakarım. Kapatayım şarj azalmış... Ben de
kitap yazmayı düşünüyorum aslında.
-- Ne üstüne?
-- Kafamda bir çok hikaye var. Çok karlı iş. Şöyle otobüs seyahati
esnasında okunacak kadar uzun olmalı en fazla. İki üç baskı satsan iyi
para kalıyor.
-- Ne yazacaksın?
-- Başta kadınlar tabi. Yaş artık otuzbeş oldu, birikim çok.
-- Valla senin birikimlerle daha çok sütçü kapıyı iki kere çalar falan
yazılır gibi geliyor. Ama Iglesias kitap yazmadan elini çabuk tutarsan
belki satarsın. Sen nasıl bir şey düşünüyorsun?
-- Mesela bir Reina Kronikıls olabilir.
-- İngilizce mi kitap?
-- Hayır ama tercümesi yok. Kronikıl abi.
-- Eh, haksız da sayılmazsın. Sen yine de günlük falan kullan, millet
gıcık olmasın. Ya da Reina Rehberi de mesela.
-- Bak bu fena değil. Aferin, sende iş var. Şöyle bir de uzaktan ışıl
ışıl fotoğrafını koyarım kapağa.
-- Harika. Artık sadece içini doldurmak kaldı geriye.
-- O kolay. Hocam sırf orası olarak düşünme. Çok ortam gördüm, yazacak
çok şeyim var. Çevre meselesi. Ne kadar çevre o kadar malzeme. Bak, ben
o çevreyle bir sürü otelin egzekütivlerinde kaldım mesela, bedava. Büyük
şirketlerin hedleriyle ya da si-ii-oo larıyla görüşüyorum, bunlar hep
birikim. Reina bu işin keyif kahvesi kısmı.
-- Hiç gitmedim, bilmem abi. Sadece televizyonda kapısında duran ve
“Herkesi içeri almıyoruz” hissi veren siyah tişörtlü kapıcılar gördüm.
-- Ne kapıcısı ya, badigard onlar.
-- Nasıl yürüdüklerini bilemem. Ben gördüğümde kapıda duruyorlardı
oğlum, kapıcı onlar:) Neyse, hocam anlat sen kitap malzemesi. Mesela
anlat Reina raconlarını.
-- Abi içeri tek başına giremezsin, bir arkadaşınla gelmen lazım, bu
bir. İki erkek olur. Her kıyafet olmaz. Düzgün giyineceksin. Yemeğe
zamanında gelmek lazım. 7-8 ideal. Sonra açık alana safari için
geçeceksin. Bir içki alıp turlamaya başlayacaksın. Bakalım kim gelmiş.
İşe yarar hangi hatun var.
-- Vaay, seçiyorsun bir de. O kadar çantada keklik yani.
-- Tabi, benim için çantada keklik ama seni bilmem mesela. Bu işe nasıl
yaklaştığın önemli.
-- Sen nasıl yaklaşıyorsun? Arkadan aniden mi?
-- Bak, bu iş bir çelınç meselesi.
-- Bunun da Türkçe karşılığı yok değil mi?
-- Yes sör, yok. Onun için benim gibi finans pazarlayanlar daha başarılı
oluyorlar bu işlerde. Bu olayı da aynen bir çelınç olarak görüyorum
çünkü.
-- Yani orada gözüne kestirdiğin hatun “veresiye yoktur” dediği halde
sen öyle bir pazarlıyorsun ki kendini, kadının gönlünü çeliyorsun. Gönül
Çelınç Bizinıs.
-- :) Ama unutma ki, tek avcı sen değilsin. Öyle oyalanırsan eve
ceketinle dönersin.
-- Zamana karşı hatun tavlama sanatı
-- Aynen. İş çıkmayacak hatunla muhabbeti onuncu dakikada kesmen lazım.
-- Tıpkı bir kutup tilkisinin tavşanı ilk yüz metrede yakalayamazsa
peşini bırakması gibi.
-- Neden bırakıyor?
-- Tilki uyanık. “Kalorine değmez, Allahından bul” diyor tavşana.
-- Evde bunları mı seyrediyorsun ya?:) Neyse işte böyle üç kere boş
geçsen geçti yarım saat. O zamana kadar herkes kapılmış olur.
-- Yüksek atlama gibi yani. Üç kere çıtayı devirdin mi gittin.
-- Aynen. Buldun mu derhal muhabbeti koyulaştıracaksın, taymırın
düğmesine basacaksın. Bir saat sonra pistte öpüşmüyorsan işler yolunda
gitmiyor demektir.
-- O bir saat başarılı geçerse, diğer olaya kaç saat sonra geçmek lazım?
-- Bir saat daha koyacaksın.
-- Onda da halter gibi üç hakkın mı var?:)
-- :) Yok abi... Nasıl birikimler? Bir de araya bir sorunlu birliktelik
hikayesi katarım.
-- Harika olur, hem roman, hem Amerikan usulü hayat koçu muhabbeti.
-- Çok doğru yaa. Hayat koçu. Bak tuttum bu fikrini.
-- Valla Fatih Terim’den seminer dinlemeye gidenlerin olduğu bir
gezegende, senin böyle bir kitaptan para kazanmaman için bir sebep
görmüyorum. Yaz Reina anılarını gelecek kuşaklara miras kalsın.
-- Doğru söy... abi kim bu başımızda dikilen?
-- Bülent, ... senin anlayacağın şekilde söylersek Kreyzi Bülent... Gel
Bülent çay ısmarlayayım.
-- Gerçek yani? ... Hadi yaa ... Hişt Bülent! ... Bi ezan okusana bize.
Hadi ama, kır... pardon telefon ... efendim?
Bülent masaya otururken o masadan kalkar, bir kaç adım ilerler.
-- ... onlar Buzz’a gidecek... ben belki gelirim... işim var... varya
alt katta çalışan... sen daha muhabbetle uğraş... bırak şimdi...
nerde?... kim çalıyor?... kimler geliyor?... ya o grupta sevmediğim bir
hatun var... kuul yapıyor bana... bakarız... abi ben Gebze’de bir
yerdeyim ama bilmiyorum... hadi bay.
Blekberisinde bir kaç tuşa basar, gelir masaya oturur. Bülent kahveciye
döner :
-- Kahvecii! Bir bardak su ver bana, ... gıcık geldi.
Emre 2008
|