|
28/01/2008
KEMER
Bilmemne marketi görür görmez sola dönülecek. Bütün marketler var, o
market yok. Elbette yol tarifi en görülmeyecek markete göre yapılmış
olmalı. Yol tarifi yapan insanlar, yapmayanlardan daha tehlikeli.
Tesadüfen bir yeri bulmanızı da engelliyorlar. Keriman’ın yol tarifi
bizi Kemer’in öbür tarafına kadar getirdi. Allahtan Kemer’in iki ucu
bele takılan kemerden sadece biraz daha uzunlukta. Geriye dön, marketi
sor, falanca teknik servis tabelasından sağa sapılacak. O teknik servis
yok tabi. Ama ilerde birden marketi görüyoruz. Bir dahakine Toroslara
göre tarif isteyeceğim. İşte Keriman’ın evi ilerde.
Hoşgeldik, nerde kaldık, nasılsınız çocuklar muhabbetinden sonra Keriman
odamızın yukarıda olduğunu söylüyor. Bavulları merdivenden tıslayarak
çıkarıyorum. Yukarıda balkon kapatılmış, bir oda oluşturulmuş. İki yatak
konulmuş, örtüleri muntazam serilmiş, üzerlerine pikeler muntazam
katlanıp konulmuş. Köşede bir komodin, üzerinde bir ayna. Yanda plastik
gardroplardan var, üzerine örtü serilmiş tabi muntazam bir şekilde. Beri
tarafta bir ayaklı vantilatör var. Üzerine muntazam bir şekilde bir
poşet geçirilmiş. Onun da üzerine muntazam bir şekilde daha büyük bir
poşet geçirilmiş. Yanda banyo var. Lavabonun altında bulanık suyla dolu
bir leğen. Köşede çamaşır makinesi. Denk gelinmiş ve alınmış banyo
eşyaları sağda solda. Ayna, klozet kapağı, fırça, fayans ve badana hepsi
ayrı telden çalıyor.
Eski nesil evleri hep böyle olur zaten. Her şey ayrı telden çalar.
Etrafta bol bol örtü ve poşet kullanılır. Her örtü kullanımının para
kazandırmaya yönelik bir fonksiyonu vardır. Ya tozlanmayı ya solmayı ya
da yıpranmayı engelliyordur. Bu nesil arabalarına bile örtü örten sapık
bir nesildir. Bir zamanlar bu sapık tedbirleri alanlar arasında babam da
vardı. Ancak üşendiği için örtü işi benim başıma kalırdı. Arabayı
parkettikten sonra bagajdan eşşek ölüsü bir araba kılıfı çıkarır ve
türlü gayretlerle örterdim. Ertesi gün bir yere mi gidilecek, yine
gayretlerle bezi kaldır ve kaltalayarak bagaja koyardım. En sefil durum
ise arabayla 500 metre ötedeki Migros’a gitmekti. Yürüyerek
gidilemeyecek kadar uzak, ama araba ile çok kısa bir yoldu. Bezi katla
bagaja koy. Migrosa git. Poşetleri arabaya koy. Eve dön. Poşetleri
aşağıya indir. Bagajdan bezi çıkar. Tekrar ser. Poşetleri al yukarıya
çık. Annem, “Ben bu pirinçten istemedim, git değiştir” desin.
Eski neslin evlerinde bazı objeler çok bulunur. Plastik yoğurt kabı, cam
kavanoz, paket lastiği, pastane kurdelesi, market poşeti çok popülerdir.
Onların evlerinde atılamayan eşyalar bulunur. Yılbaşına yakın
mobilyacının verdigi takvimi bir tek onlar atmazlar. Eski nesil ara sıra
yeni neslin evlerini ziyaret edince başka bir dünya ile karşılaşır.
Estetik kaygılı bir yaşantı ile tanışır. Ancak hiç bir zaman özenmez.
Renklerin ve eşyaların uyumu ya da uyumsuzluğunun pek bir önemi yoktur
onlar için. Duvarda geyikli kilim olması ile yağlı boya bir tablo
olması arasında bir fark olmadığı gibi, el işi bir guguklu saat ya da
Çin malı elektronik bir saat arasında da fark yoktur. Koltukların
yüzleri mutlaka değişmiştir, yenileri alınmaz. Koltuklarla aralarında
katolik bir ilişki vardır, onlar sadece bir kere koltuk takımı alırlar.
Ancak koltuk yüzlerini değiştirirken döşemeci, eski takımın iskeletinin
bilmemne ağacından olduğunu, acayip sağlam olduğunu söylemiş ve
eklemiştir “Artık böyleleri bulunmuyor”. Büfe, vitrin gibi eşyalar
gacırdamaktadır. Bazı yerleri tam oturmaz. Onları ittirmek, kaktırmak,
oturtmak gerekir. Aynaları gümüş lekelerle kaplanmaya başlamıştır ve
mutfak dolaplarında artık çıkmayan lekeler vardır. Avize eskidir ve
içinde mutlaka enerji ampülü takılıdır, elbette daha ucuz olan beyaz
renk tercih edilmiştir. Artık çelik tencereye terfi etmişlerdir ama evde
birkaç alüminyum tencere ve kararmış cezve bulabilirsiniz; hatta garip
görünüşlü çatal ve çay kaşıkları da bulunabilir. Ocak ve buzdolabı otuz
yıllık ise şaşırmamalıdır.
Keriman’ın evinde bunların ne kadarı vardı tam olarak hatırlamıyorum ama
gecenin sonunda bizlere gösterdiği Gandi Tencere ve Gandi Demlik o evde
daha bulunabilecek çok garip obje olduğunun kanıtı idi. Tencere bir adet
patates sığabilecek büyüklükte, genelde yumurta kaynatmak için
kullanılan tencerelerden, ancak Keriman onunla yemek pişiriyormuş.
Herhalde barlarda insanların içkiyi bir seferde midelerine yollamaları
için kullanılan “shot” burada Keriman’ın bu tencere ile pişirdiği
yemekler için de kullanılmalı. Bir tarafta makarnası bir tarafta bir
bardak suyu. Keriman masaya oturuyor. Tak makarnayı atıyor. Ardından tak
suyu atıyor. Biraz bekliyor, hafif bir geğiriyor ve “Oh yarabbi şükür,
bugün de doydum” diyerek kalkıyor masadan.
Biz neyi nereye koymamız ve nereye koymamamız gerektiğini bilmediğimiz
için tedirginlik içindeyiz, zira Keriman prensipli kurallı ve disiplinli
bir kadın. Anadan doğma başöğretmen. İleride boş duran sandalyenin
üzerine bavul koymanın bir sakıncası olmadığına karar vererek küçük
bavulu oraya koyuyoruz. Diğerini mecburen benim yatağın üzerine
atıyoruz. Eh artık aşağı inip soğuk birşeyler içsek fena olmaz, yoldan
geldik yorgunuz.
Aşağı iniyoruz. Keriman akşam yemeği pişiriyor. Kaç zamandır pişirdiği,
pişirme hazırlıklarına ne zaman başladığı meçhul tabi. Zira
sterilizasyon, hijyen, tertip, düzen derken işler uzuyor. Örneğin
Keriman salata yapacaksa, önce domatesler bir kaba konuyor. Domates
süngerinin üzerine bir parça beyaz sabun sürülüyor, köpürtülüyor. Sonra
domatesler teker teker sabunla yıkanıyor. Ardından domatesler
durulanıyor ve kurulanıyor. Elbette bu işler çıplak elle yapılmıyor. Yok
artık, hijyen güme mi gitsin? Her iş için ameliyat eldiveni
kullanılıyor. Peki domateslerin yıkandığı o sabunlu sular ne oluyor?
Ziyan mı oluyor? Asla! Banyoyu anlatırken lavabonun altındakli bulanık
su dolu leğen vardı ya? İşte o sular bu sular. Peki ne yapılacak o
sular? Eğer çişinizi yaptıysanız sifon olarak kullanılacak.
Bu yazdıklarımdan Keriman’ın hafif sapık olduğu kanaatine
varabilirsiniz. Varın, ben de öyle olduğunu düşünüyorum.
Akşam yemeği için nihayet sofraya oturuyoruz. Keriman sofraya su koymuş.
Suyla yemek yemek bana göre değil, kola ihtiyacı başgösteriyor. Durumu
Keriman’a aktarıyorum, ancak Keriman’ın sıkı bir kola düşmanı olduğu
ortaya çıkıyor. Aslında içeceğe karşı değil tabi ama her kola
üreticisinin bir kabahati var. Coca ve Pepsi Amerikalıların cebine para
akıtırken Cola Turka’da dincilerin cebine para akıtıyor diye karşı.
Keriman Çarşı’dan beter. Biz Kemer’de Malazgirt Cola ya da Kola-yi
Milliye satılıp satılmadığını soruyoruz. Satılmıyormuş. Keriman ilk defa
ziyarete geldiğimiz için ateş suyu içmemizde bir sakınca görmüyor.
Gelirken yoldan görülmeyen markete gidip kola getiriyorum kendime.
Katibime kolalı yemek ne güzel yaraşır.
Keriman’ın Hijyen Salatası ise epeyi yumuşak olmuş. Sebzelerin uzakdoğu
masajından çıkmış gibi mayışık olduklarını söylüyorum. Masaj yapılırken,
zevkten yarı bilinç kaybına uğrayan insanlardan sözetmeye başlıyoruz.
Ben, bana masaj yapmaya yeltenen ve boyunumun tutulmasına sebep olan
insanlardan ve masajdan her nedense hiç hazzetmediğimden, ve masaj
masasında gevşeyip hamur olanları hiç anlayamadığımdan, ayrıca masajdan
hoşlanmak gerektiğinin yavaş yavaş bir tabu olmaya başladığından
bahsediyorum. Ancak görüyorum ki, benim dışımda dünyanın geri kalanı
masaja bayılıyor. Ben şahsen sırtımı kaşıtmayı tercih ettiğimi
belirtiyorum. Bakıyorum o konuda dünyanın geri kalanıyla aynı
görüşteyim.
Çay içilip ellerimizle ayak bileklerimize şaplak vurarak sivrisinekler
kovduktan sonra yatmaya gideceğiz. Zira Kemer pek gezilesi bir yer
değil. “Tak Rus karıyı koluna haydi herkes yoluna” sloganıyla dolaşmakta
Kemerliler. Kemerliler dedimse, pek kemer, fermuar sevmiyorlar aslında.
Belki de Natalya için fetiş amaçlı kemer takan da vardır. Ama bizde bu
tür fetişler zayıf haliyle. Örneğin bir Amerikan filminde içip içip eve
gelen baba çocuğu neyle döver? Kemerle tabiki. Bizde ne olur? Tekme
tokat. E böyle olunca fetiş ilerlemiyor tabi, güdük kalıyor. Mesela ayak
fetişinde de o kadar ilerleyemedik. Neden? Çünkü yer sofrasında yemek
yeme genetiğimiz var. Ayaklı masa altında ayakla karşıda oturanın
baldırını okşama kültürümüz yok. Afrika’da da böyle olmalı. Bu
fetişsizlikle Avrupa Topluluğuna nasıl gireceğiz bilemiyorum. Bu konuda
fetiş elçileri olmalarını beklediğim Rus karılar Kemer’de istemediğiniz
kadar var. Öpmeyeni dövüyorlar vallahi :) Tatillerini fıkradaki “Kere”
para birimiyle ödemek cazip geliyor olmalı. Onlar buraya dolunca, sahile
sevimsizlik ve görmemişlik hakim olmuş. Mekanlar ve arabalar gürültü
saçmakta birbirleriyle yarışmaktalar. Sanırım en çok parayı Yataş bayii
kazanıyor buralarda.
Yol yorgunu odamıza çekiliyoruz. Amanın o da ne? Camda sinek teli yok.
Belki Keriman buna da karşı, belki sivrisinek haklarını savunuyor, ya da
sinek telini Amerikalıların ürettiğini düşünüyor, belki de Kemer’in
sivrisineği yerli halka dokunmuyordur. Odadaki birkaç sivrisineği tavana
kondukları bir anda, gaflet ve dale don delaletlerinden yararlanarak,
üzerlerine top yapılmış tişört fırlatma marifetiyle sersemletip yere
düşürüyor ve ardından buçuk yaprak ile tutup sıkma marifetiyle
kulağımızın üzerinde Bülent Ersoy’dan hallice sesini çıkarmasını
engelliyorum. Ardından sivrisinek tabletini koyuyor ve pencereyi
aralayıp yatıyoruz. Ama o aralıktan içeri derhal gürültüler dolmaya
başlıyor. Belki sivrisinekler de bu gürültüden kaçıp evlere
sığınıyorlardır. Pencereyi kapatıyoruz. Bir süre sonra daralarak
pencereyi aralıyoruz, Özcan Deniz bangırtılı bir arabayı Sezen Aksu
bangırtılı bir araba izliyor. Pencereyi kapatıyoruz. Bir süre sonra
daralarak pencereyi aralıyoruz. Uzaktan bir davul zurna sesi geliyor,
birazdan cıstak bangırtılı bir araba geçiyor, onu Batı Berlin’den Fuat
bangırtılı başka bir araba egzosundan da ayrı bir gürültü çıkartarak
izliyor. Ben pompalı tüfek ile cinnet geçirme fantezisi kuruyorum. Kemer
delirmek için ideal bir yer. Keriman boşuna beyaz sabunla domates
yıkamıyor. Pencereyi kapatıyor ve daralmalı uykumuza devam ediyoruz. Bir
ara gözümüzü açıyoruz ki tişört ıslanmış ve saat dörde yaklaşıyor.
Tişörtü çıkartıyor ve pencereyi aralıyorum, cırcır böceği, uğuldayan
çekirge gibi tatil yöresi mahlukatları ötmekteler. Nedense tatil
yörelerinde bir kere de kuş ötmez, hep öten böceklerdir. Camı açık
bırakıp bir keyif yatıyorum. Dışarıdan hafif bir serinlik geliyor, sinek
de yok. Uykuya dalıyorum.
Tabi bu dinginlik, Kemer Merkez Cami’nin bir tuzağı. Saatin kaç olduğunu
unuttuğumuz bir anda sabah ezanı nükleer bir şok ile başlıyor. Çok
düşünceli olan Kemer Merkez Cami, Torosların diğer tarafındakileri de
ihmal etmeyerek sesi onlarında duyacağı şekilde açmış. Nasıl
hopladıysam, Drakula’nın tabuttan doğrulduğu gibi doğrulup, kendimi
ayakta buluyorum. Hazır ayaktayken pencereyi kapatıyorum. Kemer’de açık
pencere sevilmiyor. Artık Keriman’a hak vermekle kalmıyorum, ona
merhamet de etmeye başlıyorum. Kadın yine iyi durumda. Kemer bence Doğal
Ruh ve Sinir Hastası Yetiştirme Yurdu ilan edilmeli. Bu arada müezzinin
kulaklarının keskin olduğunun farkına vardım. Kapalı cam ardından
kendisi hakkında sarfettiğim lafları nasıl duyduysa, o ezan bir türlü
bitmek bilmiyor. Tekrar üzerine tekrar. Sanırım Ruslara ısmarladığı
tekilaların parasınının karşılığını aldıktan sonra, takatten düşen
Kemersizlere ders vermek istiyor müezzin. Fenasi isminden sonra müezzin
için Beyinsi ismini de icat ediyoruz. Müezzinin kaç tekrar yaptığını
hatırlamıyorum, CD mi takıldı acaba? Belki tesbihmatik 99 tekrar
yapmıştır. Bir ara sustuğunu farkediyorum, kalkıp pencereyi aralıyorum.
Tekrar uyumaya başlıyoruz. Ancak çok sürmüyor. Yerli esnafın ve
dükkanlarını manasızca sabah 06.00’da açan esnafın motorsiklet gürültüsü
başlıyor. Belediyenin çöp toplama hizmetini de unutmamak gerek. Herhalde
birazdan da minareden antidepresan macunu dağıtılacak. Biz bir ara
yeniden içimizi geçirdikten sonra evden bizi uyandırmamaya gayret eden
tıkırtıları da duyarak kalkıyoruz.
Nasıl uyuduk, gayet iyi uyuduk. Buyurun kahvaltıya. Kahvaltıda
Keriman’ın domatesi yerken ortasını ayıkladığını görüyoruz. Gazetede
okumuş, domatesin çekirdeklerini tutan etli kısımları kanserojenmiş.
“Bunlar domatesin urları” diyerek onları ince ince kesiyor. Artık hayret
etmiyoruz, Kemer utansın.
Kahvaltı sonrası yola koyulmadan evvel Keriman “Hadi bu yıl böyle olsun.
Ertesi sene daha çok kalırsınız” diyor. Şu Keriman’ın şakaları yok mu,
ilahi Keriman :)
Kemer’den kaçıyoruz gözlerimiz kapalı.
Emre 2008
|