mesaj kaygısı arsenik gibidir, öldürür..


                                                                                            

Huysuz Orta Yaşlı
sıyrık balata
deli kızın türküsü
pe®sona g®ata
Adam Legal
Muamma Hanim
de-ga-je
Hakkı Devrim
Huysuz Velet
Sabah Rüzgarı
GvZ
Arzu'nun Seyir Defteri

Anasayfa

site haritası | fasıl | slayt | depo
ŞİİR KÖŞESİ
"BU SATIRLARIN YAZARI" arşivi

Copyright © 2005 özgürce.net
Tüm yazıların yayın hakkı yazarlarına aittir.
IE 5.0 +, Mozilla Firefox 1.0 +, 1024X768 çözünürlük..
Yoksa karışmayız..

 

 

 



28/01/2008

 

KEMER

 

Bilmemne marketi görür görmez sola dönülecek. Bütün marketler var, o market yok. Elbette yol tarifi en görülmeyecek markete göre yapılmış olmalı. Yol tarifi yapan insanlar,  yapmayanlardan daha tehlikeli. Tesadüfen bir yeri bulmanızı da engelliyorlar. Keriman’ın yol tarifi bizi Kemer’in öbür tarafına kadar getirdi. Allahtan Kemer’in iki ucu bele takılan kemerden sadece biraz daha uzunlukta. Geriye dön, marketi sor, falanca teknik servis tabelasından sağa sapılacak. O teknik servis yok tabi. Ama ilerde birden marketi görüyoruz. Bir dahakine Toroslara göre tarif isteyeceğim. İşte Keriman’ın evi ilerde.

Hoşgeldik, nerde kaldık, nasılsınız çocuklar muhabbetinden sonra Keriman odamızın yukarıda olduğunu söylüyor. Bavulları merdivenden tıslayarak çıkarıyorum. Yukarıda balkon kapatılmış, bir oda oluşturulmuş. İki yatak konulmuş, örtüleri muntazam serilmiş, üzerlerine pikeler muntazam katlanıp konulmuş. Köşede bir komodin, üzerinde bir ayna. Yanda plastik gardroplardan var, üzerine örtü serilmiş tabi muntazam bir şekilde. Beri tarafta bir ayaklı vantilatör var. Üzerine muntazam bir şekilde bir poşet geçirilmiş. Onun da üzerine muntazam bir şekilde daha büyük bir poşet geçirilmiş. Yanda banyo var. Lavabonun altında bulanık suyla dolu bir leğen. Köşede çamaşır makinesi. Denk gelinmiş ve alınmış banyo eşyaları sağda solda. Ayna, klozet kapağı, fırça, fayans ve badana hepsi ayrı telden çalıyor.

Eski nesil evleri hep böyle olur zaten. Her şey ayrı telden çalar. Etrafta bol bol örtü ve poşet kullanılır. Her örtü kullanımının para kazandırmaya yönelik bir fonksiyonu vardır. Ya tozlanmayı ya solmayı ya da yıpranmayı engelliyordur. Bu nesil arabalarına bile örtü örten sapık bir nesildir. Bir zamanlar bu sapık tedbirleri alanlar arasında babam da vardı. Ancak üşendiği için örtü işi benim başıma kalırdı. Arabayı parkettikten sonra bagajdan eşşek ölüsü bir araba kılıfı çıkarır ve türlü gayretlerle örterdim. Ertesi gün bir yere mi gidilecek, yine gayretlerle bezi kaldır ve kaltalayarak bagaja koyardım. En sefil durum ise arabayla 500 metre ötedeki Migros’a gitmekti. Yürüyerek gidilemeyecek kadar uzak, ama araba ile çok kısa bir yoldu. Bezi katla bagaja koy. Migrosa git. Poşetleri arabaya koy. Eve dön. Poşetleri aşağıya indir. Bagajdan bezi çıkar. Tekrar ser. Poşetleri al yukarıya çık. Annem, “Ben bu pirinçten istemedim, git değiştir” desin.

Eski neslin evlerinde bazı objeler çok bulunur. Plastik yoğurt kabı, cam kavanoz, paket lastiği, pastane kurdelesi, market poşeti çok popülerdir. Onların evlerinde atılamayan eşyalar bulunur. Yılbaşına yakın mobilyacının verdigi takvimi bir tek onlar atmazlar. Eski nesil ara sıra yeni neslin evlerini ziyaret edince başka bir dünya ile karşılaşır. Estetik kaygılı bir yaşantı ile tanışır. Ancak hiç bir zaman özenmez. Renklerin ve eşyaların uyumu ya da uyumsuzluğunun pek bir önemi yoktur onlar için. Duvarda geyikli kilim olması ile yağlı boya  bir tablo olması arasında bir fark olmadığı gibi, el işi bir guguklu saat ya da Çin malı elektronik bir saat arasında da fark yoktur. Koltukların yüzleri mutlaka değişmiştir, yenileri alınmaz. Koltuklarla aralarında katolik bir ilişki vardır, onlar sadece bir kere koltuk takımı alırlar. Ancak koltuk yüzlerini değiştirirken döşemeci, eski takımın iskeletinin bilmemne ağacından olduğunu, acayip sağlam olduğunu söylemiş ve eklemiştir “Artık böyleleri bulunmuyor”. Büfe, vitrin gibi eşyalar gacırdamaktadır. Bazı yerleri tam oturmaz. Onları ittirmek, kaktırmak, oturtmak gerekir. Aynaları gümüş lekelerle kaplanmaya başlamıştır ve mutfak dolaplarında artık çıkmayan lekeler vardır. Avize eskidir ve içinde mutlaka enerji ampülü takılıdır, elbette daha ucuz olan beyaz renk tercih edilmiştir. Artık çelik tencereye terfi etmişlerdir ama evde birkaç alüminyum tencere ve kararmış cezve bulabilirsiniz; hatta garip görünüşlü çatal ve çay kaşıkları da bulunabilir. Ocak ve buzdolabı otuz yıllık ise şaşırmamalıdır.

Keriman’ın evinde bunların ne kadarı vardı tam olarak hatırlamıyorum ama gecenin sonunda bizlere gösterdiği Gandi Tencere ve Gandi Demlik o evde daha bulunabilecek çok garip obje olduğunun kanıtı idi. Tencere bir adet patates sığabilecek büyüklükte, genelde yumurta kaynatmak için kullanılan tencerelerden, ancak Keriman onunla yemek pişiriyormuş. Herhalde barlarda insanların içkiyi bir seferde midelerine yollamaları için kullanılan “shot” burada Keriman’ın bu tencere ile pişirdiği yemekler için de kullanılmalı. Bir tarafta makarnası bir tarafta bir bardak suyu. Keriman masaya oturuyor. Tak makarnayı atıyor. Ardından tak suyu atıyor. Biraz bekliyor, hafif bir geğiriyor ve “Oh yarabbi şükür, bugün de doydum” diyerek kalkıyor masadan.

Biz neyi nereye koymamız ve nereye koymamamız gerektiğini bilmediğimiz için tedirginlik içindeyiz, zira Keriman prensipli kurallı ve disiplinli bir kadın. Anadan doğma başöğretmen. İleride boş duran sandalyenin üzerine bavul koymanın bir sakıncası olmadığına karar vererek küçük bavulu oraya koyuyoruz. Diğerini mecburen benim yatağın üzerine atıyoruz. Eh artık aşağı inip soğuk birşeyler içsek fena olmaz, yoldan geldik yorgunuz.

Aşağı iniyoruz. Keriman akşam yemeği pişiriyor. Kaç zamandır pişirdiği, pişirme hazırlıklarına ne zaman başladığı meçhul tabi. Zira sterilizasyon, hijyen, tertip, düzen derken işler uzuyor. Örneğin Keriman salata yapacaksa, önce domatesler bir kaba konuyor. Domates süngerinin üzerine bir parça beyaz sabun sürülüyor, köpürtülüyor. Sonra domatesler teker teker sabunla yıkanıyor. Ardından domatesler durulanıyor ve kurulanıyor. Elbette bu işler çıplak elle yapılmıyor. Yok artık, hijyen güme mi gitsin? Her iş için ameliyat eldiveni kullanılıyor. Peki domateslerin yıkandığı o sabunlu sular ne oluyor? Ziyan mı oluyor? Asla!  Banyoyu anlatırken lavabonun altındakli bulanık su dolu leğen vardı ya? İşte o sular bu sular. Peki ne yapılacak o sular? Eğer çişinizi yaptıysanız sifon olarak kullanılacak.  

Bu yazdıklarımdan Keriman’ın hafif sapık olduğu kanaatine varabilirsiniz. Varın, ben de öyle olduğunu düşünüyorum.

Akşam yemeği için nihayet sofraya oturuyoruz. Keriman sofraya su koymuş. Suyla yemek yemek bana göre değil, kola ihtiyacı başgösteriyor. Durumu Keriman’a aktarıyorum, ancak Keriman’ın sıkı bir kola düşmanı olduğu ortaya çıkıyor. Aslında içeceğe karşı değil tabi ama her kola üreticisinin bir kabahati var. Coca ve Pepsi Amerikalıların cebine para akıtırken Cola Turka’da dincilerin cebine para akıtıyor diye karşı. Keriman Çarşı’dan beter. Biz Kemer’de Malazgirt Cola ya da Kola-yi Milliye satılıp satılmadığını soruyoruz. Satılmıyormuş. Keriman ilk defa ziyarete geldiğimiz için ateş suyu içmemizde bir sakınca görmüyor. Gelirken yoldan görülmeyen markete gidip kola getiriyorum kendime. Katibime kolalı yemek ne güzel yaraşır.

Keriman’ın Hijyen Salatası ise epeyi yumuşak olmuş. Sebzelerin uzakdoğu masajından çıkmış gibi mayışık olduklarını söylüyorum. Masaj yapılırken, zevkten yarı bilinç kaybına uğrayan insanlardan sözetmeye başlıyoruz. Ben, bana masaj yapmaya yeltenen ve boyunumun tutulmasına sebep olan insanlardan ve masajdan her nedense hiç hazzetmediğimden, ve masaj masasında gevşeyip hamur olanları hiç anlayamadığımdan, ayrıca masajdan hoşlanmak gerektiğinin yavaş yavaş bir tabu olmaya başladığından bahsediyorum. Ancak görüyorum ki, benim dışımda dünyanın geri kalanı masaja bayılıyor. Ben şahsen sırtımı kaşıtmayı tercih ettiğimi belirtiyorum. Bakıyorum o konuda dünyanın geri kalanıyla aynı görüşteyim.   

Çay içilip ellerimizle ayak bileklerimize şaplak vurarak sivrisinekler kovduktan sonra yatmaya gideceğiz. Zira Kemer pek gezilesi bir yer değil. “Tak Rus karıyı koluna haydi herkes yoluna” sloganıyla dolaşmakta Kemerliler. Kemerliler dedimse, pek kemer, fermuar sevmiyorlar aslında. Belki de Natalya için fetiş amaçlı kemer takan da vardır. Ama bizde bu tür fetişler zayıf haliyle. Örneğin bir Amerikan filminde içip içip eve gelen baba çocuğu neyle döver? Kemerle tabiki. Bizde ne olur? Tekme tokat. E böyle olunca fetiş ilerlemiyor tabi, güdük kalıyor. Mesela ayak fetişinde de o kadar ilerleyemedik. Neden? Çünkü yer sofrasında yemek yeme genetiğimiz var. Ayaklı masa altında ayakla karşıda oturanın baldırını okşama kültürümüz yok. Afrika’da da böyle olmalı. Bu fetişsizlikle Avrupa Topluluğuna nasıl gireceğiz bilemiyorum. Bu konuda fetiş elçileri olmalarını beklediğim Rus karılar Kemer’de istemediğiniz kadar var. Öpmeyeni dövüyorlar vallahi :) Tatillerini fıkradaki “Kere” para birimiyle ödemek cazip geliyor olmalı. Onlar buraya dolunca, sahile sevimsizlik ve görmemişlik hakim olmuş. Mekanlar ve arabalar gürültü saçmakta birbirleriyle yarışmaktalar. Sanırım en çok parayı Yataş bayii kazanıyor buralarda.

Yol yorgunu odamıza çekiliyoruz. Amanın o da ne? Camda sinek teli yok. Belki Keriman buna da karşı, belki sivrisinek haklarını savunuyor, ya da sinek telini Amerikalıların ürettiğini düşünüyor, belki de Kemer’in sivrisineği yerli halka dokunmuyordur. Odadaki birkaç sivrisineği tavana kondukları bir anda, gaflet ve dale don delaletlerinden yararlanarak, üzerlerine top yapılmış tişört fırlatma marifetiyle sersemletip yere düşürüyor ve ardından buçuk yaprak ile tutup sıkma marifetiyle kulağımızın üzerinde Bülent Ersoy’dan hallice sesini çıkarmasını engelliyorum. Ardından sivrisinek tabletini koyuyor ve pencereyi aralayıp yatıyoruz. Ama o aralıktan içeri derhal gürültüler dolmaya başlıyor. Belki sivrisinekler de bu gürültüden kaçıp evlere sığınıyorlardır. Pencereyi kapatıyoruz. Bir süre sonra daralarak pencereyi aralıyoruz, Özcan Deniz bangırtılı bir arabayı Sezen Aksu bangırtılı bir araba izliyor. Pencereyi kapatıyoruz. Bir süre sonra daralarak pencereyi aralıyoruz. Uzaktan bir davul zurna sesi geliyor, birazdan cıstak bangırtılı bir araba geçiyor, onu Batı Berlin’den Fuat bangırtılı başka bir araba egzosundan da ayrı bir gürültü çıkartarak izliyor. Ben pompalı tüfek ile cinnet geçirme fantezisi kuruyorum. Kemer delirmek için ideal bir yer. Keriman boşuna beyaz sabunla domates yıkamıyor. Pencereyi kapatıyor ve daralmalı uykumuza devam ediyoruz. Bir ara gözümüzü açıyoruz ki tişört ıslanmış ve saat dörde yaklaşıyor. Tişörtü çıkartıyor ve pencereyi aralıyorum, cırcır böceği, uğuldayan çekirge gibi tatil yöresi mahlukatları ötmekteler. Nedense tatil yörelerinde bir kere de kuş ötmez, hep öten böceklerdir. Camı açık bırakıp bir keyif yatıyorum. Dışarıdan hafif bir serinlik geliyor, sinek de yok. Uykuya dalıyorum.

Tabi bu dinginlik, Kemer Merkez Cami’nin bir tuzağı. Saatin kaç olduğunu unuttuğumuz bir anda sabah ezanı nükleer bir şok ile başlıyor. Çok düşünceli olan Kemer Merkez Cami, Torosların diğer tarafındakileri de ihmal etmeyerek sesi onlarında duyacağı şekilde açmış. Nasıl hopladıysam, Drakula’nın tabuttan doğrulduğu gibi doğrulup, kendimi ayakta buluyorum. Hazır ayaktayken pencereyi kapatıyorum. Kemer’de açık pencere sevilmiyor. Artık Keriman’a hak vermekle kalmıyorum, ona merhamet de etmeye başlıyorum. Kadın yine iyi durumda. Kemer bence Doğal Ruh ve Sinir Hastası Yetiştirme Yurdu ilan edilmeli. Bu arada müezzinin kulaklarının keskin olduğunun farkına vardım. Kapalı cam ardından kendisi hakkında sarfettiğim lafları nasıl duyduysa, o ezan bir türlü bitmek bilmiyor. Tekrar üzerine tekrar. Sanırım Ruslara ısmarladığı tekilaların parasınının karşılığını aldıktan sonra, takatten düşen Kemersizlere ders vermek istiyor müezzin. Fenasi isminden sonra müezzin için Beyinsi ismini de icat ediyoruz. Müezzinin kaç tekrar yaptığını hatırlamıyorum, CD mi takıldı acaba? Belki tesbihmatik 99 tekrar yapmıştır. Bir ara sustuğunu farkediyorum, kalkıp pencereyi aralıyorum. Tekrar uyumaya başlıyoruz. Ancak çok sürmüyor. Yerli esnafın ve dükkanlarını manasızca sabah 06.00’da açan esnafın motorsiklet gürültüsü başlıyor. Belediyenin çöp toplama hizmetini de unutmamak gerek. Herhalde birazdan da minareden antidepresan macunu dağıtılacak. Biz bir ara yeniden içimizi geçirdikten sonra evden bizi uyandırmamaya gayret eden tıkırtıları da duyarak kalkıyoruz.

Nasıl uyuduk, gayet iyi uyuduk. Buyurun kahvaltıya. Kahvaltıda Keriman’ın domatesi yerken ortasını ayıkladığını görüyoruz. Gazetede okumuş, domatesin çekirdeklerini tutan etli kısımları kanserojenmiş. “Bunlar domatesin urları” diyerek onları ince ince kesiyor. Artık hayret etmiyoruz, Kemer utansın.

Kahvaltı sonrası yola koyulmadan evvel Keriman “Hadi bu yıl böyle olsun. Ertesi sene daha çok kalırsınız” diyor. Şu Keriman’ın şakaları yok mu, ilahi Keriman :)

Kemer’den kaçıyoruz gözlerimiz kapalı.

 

  
Emre 2008


 


 

17/01/2008 Yazı Olamamış Yazı Notları
08/01/2008 Rahimde Durduğu Gibi Durmaz
26/12/2007 Kasap Clark
14/12/2007 Yaşlı Yazarlarla Nereye Kadar?
06/12/2007 Yavuz Hırsız
23/11/2007 Cv-2
05/11/2007 Gereği Düşünüldü
23/10/2007 Yersen
09/10/2007 Deli Bülent
26/09/2007 Bahşiş
09/09/2007 Sonuncu Mahmut
23/08/2007 Menemen
09/08/2007 Evril De Gel
29/07/2007 Beyaz Koyun
12/07/2007 Surat Tökmek
24/06/2007 Garantili Oscar’ın Sırrı
25/05/2007 Fikri Güzel
09/05/2007 Cv-1 Cihan Elektronik
29/04/2007 Anlayana Lafonten
13/04/2007 Aynı Babası
29/03/2007 Özgürce
12/03/2007 Satılmış
12/02/2007 Benim Rüyam
16/01/2007 Şu Saçıma Bir Düzen Ver
27/12/2006 Yok Sana Akşam Serçe
07/12/2006 Yer Misin, Yemez Misin?
15/11/2006 Hocam
03/11/2006 Uyutulduk Belki Biz Bu Alemde
02/10/2006 Davulcu
19/09/2006 Rıfat Amca
12/09/2006 Karınca İle Cırcır Böceği
21/08/2006 Kurbağa İle Öküz
15/08/2006 Tilki İle Karga
04/08/2006 Elime Silah Almam
26/06/2006 Unforgetable
02/06/2006 Fodulcan
25/05/2006 Rolex De Souza
03/05/2006 Akıbet Böyle Mi Olacaktı ?
24/04/2006 Halıyı Kaydırmak
06/04/2006 Beş Dakika
22/02/2006 Kendini İntihar Eden Yazı
07/02/2006 Argonot Ve Yassı Kurt
26/01/2006 Doğan Görünümlü Şahin’ini Satan Bilge
09/01/2006 Vatan Sağolsun