mesaj kaygısı arsenik gibidir, öldürür..


                                                                                            

Huysuz Orta Yaşlı
sıyrık balata
deli kızın türküsü
pe®sona g®ata
Adam Legal
Muamma Hanim
de-ga-je
Hakkı Devrim
Huysuz Velet
Sabah Rüzgarı
GvZ
Arzu'nun Seyir Defteri

Anasayfa

site haritası | fasıl | slayt | depo
ŞİİR KÖŞESİ
"BU SATIRLARIN YAZARI" arşivi

Copyright © 2005 özgürce.net
Tüm yazıların yayın hakkı yazarlarına aittir.
IE 5.0 +, Mozilla Firefox 1.0 +, 1024X768 çözünürlük..
Yoksa karışmayız..

 

 

 

27/12/2006



YOK SANA AKŞAM SERÇE


Dedem elindeki baltayı koyunun yarı kesilmiş boğazına indiriyor, bir yandan da “Hay mübarek!”diyordu. Esasında bağırası, küfredesi vardı ama kime küfredecekti? Zavallı koyun can derdindeydi, kurban isteyen Tanrı’ya da bir şey diyemezdi. Kasaba para vermemek için koyunu kendi kesmeye kalkmış, doğru yerden kesememiş ve bıçağı bırakmak zorunda kalıp, işi Zagor kurban kesiyor durumuna kadar getirmişti. Ama oğlunun, iki damadının ve dehşet içindeki torununun önünde kendine de küfredemezdi. Onun için her balta hamlesinde “Hay mübarek!” diye bir laf çıkıyordu ağzından. Tarantino filmlerini aratmayacak bu sahnede, üstümüze sıçrayan kan, et ve kıkırdak parçalarına katlanıyor, koyunun çektiği eziyetin bitmesini bekliyorduk.

Yaşadıklarımızı hem büyütecek hem de büyütmeyecek durumdaydık. Hayvan kesmek temelde işte böyle bir şeydi. Dün yediğimiz köfte için de hayvanlar kesiliyordu. Hayvan kesmek bizim için katlanılması zor bir şeydi, ancak buna alışan kasaplar için gündelik bir işti. Yaptıkları iş, bir estetik cerrahın yaptıklarından daha korkunç da değildi üstelik. Öbür yandan insan yine en merhametlisiydi, doğada avcılar eziyet etmekte genelde insana rahmet okutuyor, avlarını yemek için ölmelerini pek de beklemiyorlardı. Ancak bütün bunlar, bir kan birikintisinin içinde yan yatan koyun başının sabit bakışlarını görüp pişman olmamı   engellemiyordu.

Kurban bayramında hep beraber dedemlerin çiftliğinde toplanırdık. Orada beraberce toplanmanın sadece fikri güzel olurdu. Kalanı durağan bir sıkıcılık ve bayram ritüellerinin eziyeti ile geçerdi. Ancak bayramda biraraya gelme fikri nedense her seferinde cazip geliyor ve herkes orada oluyordu.

Bayram ritüel eziyetleri, sabahın köründe bayram namazı için dürtülmekle başlardı.

Camide iyi yer kapmak isteyen dedem, saat altı olmadan kalkar, önce gidip ötmesi için  dürterek horozu uyandırır sonra sıra bizlere gelirdi. Namaz için abdest alınmalıydı elbette.  Bunun için, dağdan gelerek musluktan akan buz gibi suyu, vücudun neresi ürperecekse, illa gidip orasına sıvazlamak gerekiyordu. Altına tutar tutmaz soğukluğundan uyuşan ve hissizleşen ellerimi yıkarken “Ulan daha ayak yıkanacak. Şimdi din değiştirsem ayıp olur, yıkayalım bari” diyerek homurdanırdım. Bence abdestte bir eksik vardı, ayaklar yıkandıktan sonra, en son bir tas su alıp enseden içeri  doğru dökülmeliydi, buzdolabından temin edilecek iki adet buzu koltuk altlarına koyup, eriyene kadar orada tutmak da alternatif olabilirdi.

Ardından topluca camiye yürür ve dedemin uygun gördüğü yerlere çökerdik. Bizden de önce oraya gelen ve ön saflarda oturan nur yüzlü insomnia cemaatini görerek dedeme şükrederdik. Bu esnada imam, her sene yaptığı ve hiç bir şey anlamadığım vaazını verirdi. İkidebir sesini yükseltir, her lafın başında arapça bir şeyler söyler, sonra “demek oluyor kiii...” diye devam ederdi. Ben sadece altıma aldığım için karıncalanan ayağımı sık sık diğeriyle değiştirerek kangren olmamaya çalışır ve namazda ne yapılacağını bilmediğimden, kopya çekmek maksadıyla etrafta namaz bildiği belli olan birisini gözüme kestirirdim. Namaz kopyası çekmek için uyanık olmak gerekiyordu. Bayram namazı adeta insanı tuzağa düşürmek için icat edilmişti. İmam kulağına götürdüğü ellerini indirirken karın hizasında kavuşturacak mıydık yoksa koyverip sallandıracak mıydık? Bunu bilemediğim için önüme bakarmış gibi yapıp namaz bilen amcayı kollardım. Ondan hep yarım saniye geriden kalarak durumu idare ederdim.

Kurban bayramları güzel anılarla kaldı hafızamda, bayram namazı ve kurban kesme kısmını saymazsak. Rahmetli dedem de güzel anılarla kaldı hafızamda, şu baltalı acemi kasaplığı saymazsak, bir de serçe avını tabi.

Sonbahardı sanırım, ayva mevsimi dedemlere gitmiştik yine. Dedem elinde küçük bir tüfekle gelerek “Bugün kuş vuracağız” dedi. Mutlu olmam gerekip gerekmediğine karar veremedim. Kümesin biraz ilerisine bir avuç yem atan dedemle birlkte kümesin içine, tahtaların arkasına saklandık. O mevsimde serçeler yağlanmış oluyordu ve yenebiliyorlardı. Serçeleri yemek bir şehir çocuğu için sapıklık olabilirdi, ama orada normaldi böyle şeyler. Herkes kuş avlıyordu. İstanbul büyüye büyüye oraya kadar ulaşmamıştı ve etrafta avlanacak kuş da vardı. Beş dakika sonra serçeler büyük bir yaygarayla yemlerin olduğu yere geldiler. Dedem leopar gibi bekliyordu. Ben kulaklarımı tıkamış ve gözlerimi kapamıştım. Buna rağmen tüfekten çıkan gürültüyle hopladım. Serçelere baktım. Yerde çırpınan bir düzine serçe vardı. Dedem başkomutan edasıyla bağırdı :

-- Emre! Koş kafalarını kopar!

-- Ne?!!

-- Hadisene be yavrum, koş kafalarını kopar, çırpınmasınlar, mundar olacak hayvanlar. Öğrenin böyle şeyleri biraz. Zaten pıt pıt kopar.. Nereye kaçıyorsun?!... Senden avcı falan olmaz. Şehir çocuğu!!! ... Madem bana yardım etmedin, yemeyeceksin, yok sana akşam serçe!



Emre 2006


 

Eski  G V Z  Sayıları 

09/01/2006 | 26/01/2006 | 07/02/2006 | 22/02/2006


06/04/2006 | 24/04/2006 | 03/05/2006 | 25/05/2006

02/06/2006 | 26/06/2006  | 04/08/2006 | 15/08/2006

21/08/2006 | 12/09/2006 | 19/09/2006 | 02/10/2006

03/11/2006 15/11/200607/12/2006