|
27/12/2006
YOK SANA AKŞAM SERÇE
Dedem elindeki baltayı koyunun yarı kesilmiş boğazına indiriyor, bir
yandan da “Hay mübarek!”diyordu. Esasında bağırası, küfredesi vardı ama
kime küfredecekti? Zavallı koyun can derdindeydi, kurban isteyen
Tanrı’ya da bir şey diyemezdi. Kasaba para vermemek için koyunu kendi
kesmeye kalkmış, doğru yerden kesememiş ve bıçağı bırakmak zorunda
kalıp, işi Zagor kurban kesiyor durumuna kadar getirmişti. Ama oğlunun,
iki damadının ve dehşet içindeki torununun önünde kendine de
küfredemezdi. Onun için her balta hamlesinde “Hay mübarek!” diye bir laf
çıkıyordu ağzından. Tarantino filmlerini aratmayacak bu sahnede,
üstümüze sıçrayan kan, et ve kıkırdak parçalarına katlanıyor, koyunun
çektiği eziyetin bitmesini bekliyorduk.
Yaşadıklarımızı
hem büyütecek hem de büyütmeyecek durumdaydık. Hayvan kesmek temelde
işte böyle bir şeydi. Dün yediğimiz köfte için de hayvanlar kesiliyordu.
Hayvan kesmek bizim için katlanılması zor bir şeydi, ancak buna alışan
kasaplar için gündelik bir işti. Yaptıkları iş, bir estetik cerrahın
yaptıklarından daha korkunç da değildi üstelik. Öbür yandan insan yine
en merhametlisiydi, doğada avcılar eziyet etmekte genelde insana rahmet
okutuyor, avlarını yemek için ölmelerini pek de beklemiyorlardı. Ancak
bütün bunlar, bir kan birikintisinin içinde yan yatan koyun başının
sabit bakışlarını görüp pişman olmamı engellemiyordu.
Kurban bayramında
hep beraber dedemlerin çiftliğinde toplanırdık. Orada beraberce
toplanmanın sadece fikri güzel olurdu. Kalanı durağan bir sıkıcılık ve
bayram ritüellerinin eziyeti ile geçerdi. Ancak bayramda biraraya gelme
fikri nedense her seferinde cazip geliyor ve herkes orada oluyordu.
Bayram ritüel
eziyetleri, sabahın köründe bayram namazı için dürtülmekle başlardı.
Camide iyi yer
kapmak isteyen dedem, saat altı olmadan kalkar, önce gidip ötmesi için
dürterek horozu uyandırır sonra sıra bizlere gelirdi. Namaz için abdest
alınmalıydı elbette. Bunun için, dağdan gelerek musluktan akan buz gibi
suyu, vücudun neresi ürperecekse, illa gidip orasına sıvazlamak
gerekiyordu. Altına tutar tutmaz soğukluğundan uyuşan ve hissizleşen
ellerimi yıkarken “Ulan daha ayak yıkanacak. Şimdi din değiştirsem ayıp
olur, yıkayalım bari” diyerek homurdanırdım. Bence abdestte bir eksik
vardı, ayaklar yıkandıktan sonra, en son bir tas su alıp enseden içeri
doğru dökülmeliydi, buzdolabından temin edilecek iki adet buzu koltuk
altlarına koyup, eriyene kadar orada tutmak da alternatif olabilirdi.
Ardından topluca
camiye yürür ve dedemin uygun gördüğü yerlere çökerdik. Bizden de önce
oraya gelen ve ön saflarda oturan nur yüzlü insomnia cemaatini görerek
dedeme şükrederdik. Bu esnada imam, her sene yaptığı ve hiç bir şey
anlamadığım vaazını verirdi. İkidebir sesini yükseltir, her lafın
başında arapça bir şeyler söyler, sonra “demek oluyor kiii...” diye
devam ederdi. Ben sadece altıma aldığım için karıncalanan ayağımı sık
sık diğeriyle değiştirerek kangren olmamaya çalışır ve namazda ne
yapılacağını bilmediğimden, kopya çekmek maksadıyla etrafta namaz
bildiği belli olan birisini gözüme kestirirdim. Namaz kopyası çekmek
için uyanık olmak gerekiyordu. Bayram namazı adeta insanı tuzağa
düşürmek için icat edilmişti. İmam kulağına götürdüğü ellerini
indirirken karın hizasında kavuşturacak mıydık yoksa koyverip
sallandıracak mıydık? Bunu bilemediğim için önüme bakarmış gibi yapıp
namaz bilen amcayı kollardım. Ondan hep yarım saniye geriden kalarak
durumu idare ederdim.
Kurban bayramları
güzel anılarla kaldı hafızamda, bayram namazı ve kurban kesme kısmını
saymazsak. Rahmetli dedem de güzel anılarla kaldı hafızamda, şu baltalı
acemi kasaplığı saymazsak, bir de serçe avını tabi.
Sonbahardı
sanırım, ayva mevsimi dedemlere gitmiştik yine. Dedem elinde küçük bir
tüfekle gelerek “Bugün kuş vuracağız” dedi. Mutlu olmam gerekip
gerekmediğine karar veremedim. Kümesin biraz ilerisine bir avuç yem atan
dedemle birlkte kümesin içine, tahtaların arkasına saklandık. O mevsimde
serçeler yağlanmış oluyordu ve yenebiliyorlardı. Serçeleri yemek bir
şehir çocuğu için sapıklık olabilirdi, ama orada normaldi böyle şeyler.
Herkes kuş avlıyordu. İstanbul büyüye büyüye oraya kadar ulaşmamıştı ve
etrafta avlanacak kuş da vardı. Beş dakika sonra serçeler büyük bir
yaygarayla yemlerin olduğu yere geldiler. Dedem leopar gibi bekliyordu.
Ben kulaklarımı tıkamış ve gözlerimi kapamıştım. Buna rağmen tüfekten
çıkan gürültüyle hopladım. Serçelere baktım. Yerde çırpınan bir düzine
serçe vardı. Dedem başkomutan edasıyla bağırdı :
-- Emre! Koş
kafalarını kopar!
-- Ne?!!
-- Hadisene be
yavrum, koş kafalarını kopar, çırpınmasınlar, mundar olacak hayvanlar.
Öğrenin böyle şeyleri biraz. Zaten pıt pıt kopar.. Nereye
kaçıyorsun?!... Senden avcı falan olmaz. Şehir çocuğu!!! ... Madem bana
yardım etmedin, yemeyeceksin, yok sana akşam serçe!
Emre 2006
|