|
23/08/2007
MENEMEN
Gözlerini hafif
kısarak, elini sanki ağzını kapatmak istermiş gibi dudaklarına
götürerek, orta ve yüzük parmakları arasına yerleştirdiği sigarasından
derin bir nefes aldı. Soğukkanlı bir avcı edasıyla vecizesini patlattı :
-- Hele bir
menemenin tadını assın, bi daha bırakamass.
Memleketini tam
hatırlamıyorum, Doğu Anadolu’dan bir yerdendi. Orta boylu, kemik diye
özetlenebilecek, yer yer çiçek bozuğu ciltli, küçük gözleri ve küçük
kulaklarıyla, her zaman potansiyel bir suçlu olduğu hissini veren
bakışlarıyla garip bir insandı aşçı Ali Ekber. Ara sıra görünür, her
göründüğünde sigara ister ve sonra kaybolurdu. Nöbetlerde genelde
durması gereken yerde bulunmaz, biz nöbetçi nerede diye bakınırken
karanlık bir yerden aniden ışığa doğu çıkıverirdi. Parola ve işareti
kullanmaz, onun yerine her zaman ürolojik bir kelime seçerdi.
Ali Ekber’in
pişirdiği kıymalı makarna mis gibi burnumuza kokarken, biz de az ötedeki
yemekhanede, kamyonlara gelen dev tencerelerden bahtımıza çıkan, Kara
Şimşek diye anılan, gerçekten de siyah renkli olan, esasında kıymalı
yeşil mercimek olması gereken ancak içinden kıyma yerine sadece küçük
taşlar çıkan yemeği dikkatle yiyor olurduk. Kara Şimşek yemenin karpuz
yemekten pek bir farkı yoktu. Bir kaşık yemek ağıza götürüldükten sonra,
hiç çiğnenmeden, hafif hafif yoklanıyor, taş geldikçe tepsiye ağızdan
püfleme marifetiyle atılıyor, taş kalmadığından emin olunduğunda
yutkunma gerçekleşiyordu. Kara Şimşek yerken yüzlerce tepsiden gelen pıt
pıt taş sesleri adeta dışarda dolu yağıyormuş efekti uyandırıyordu.
-- Abi niye
ayıklanmıyor bunlar?
-- Ayıklanıyor
-- Nası
ayıklanıyor ya? Baksana herkesin tepsisi taş dolu
-- Sen ben
ayıklıyoruz işte. Tek fark, yemekten önce değil yemekten sonra
ayıklanmış oluyor.
. . .
Ali Ekber hakkında
türlü efsaneler vardı. Kimisi olanları gözüyle gördüğünü dahi söylese
de, o hepsini yalanlıyordu. Ali Ekber’e göre kendisinden beleş yiyecek
isteyip de alamayanlar, intikam için hakkında efsaneler uyduruyorlardı.
En büyük efsane süphesiz canlı tavuk efsanesiydi. Ali Ekber’in nefret
ettiği bir subaya hediye olarak canlı tavuk getirilmişti. İzin alıp bir
kaç saatliğine şehre inmeye hazırlanan Ali Ekber’i yanına çağıran subay,
tavuğu ona uzatarak acele tavuklu pilav hazırlamasını istemiş, Ali Ekber
izin aldığını şehre gideceğini, ancak yemeği dönüşte pişirebileceğini
belirtince de, yemeği pişirmeden hiç bir yere gidemeyeceğini söylemişti.
Ali Ekber’in bir sinir tavuğu aldığı, mutfağa gittiği ve ardından şüphe
uyandıran gıdaklamaların duyulduğu söyleniyordu.
-- Hocam iftira
atıyorlar, sapık mıyım ben? Yapmadım diyorum...
Ancak olayın
ikinci kısmının görgü şahitleri çoktu. İçinde sivil memurlarında
çalıştığı binanın koridorunda birden kafası kesik bir tavuk koşmaya
başlamıştı. Başsız tavuğu görünce birinci ciyaklamasını yapan kimi
hatunlar, peşinde elinde bıçakla koşan Ali Ekber’i görünce ikinci
ciyaklamalarını, Ali Ekber’in diğer elindeki kesik tavuk kafasını
görünce ise tombala ciyaklamalarını yapıyordu.
-- Elimden kaçtı
diyorum hocam. Bir elimle tavuğun kafasını tuttum öbür elimdeki bıçakla
kestim, gövdeyi hangi elle tutacaktım ki? .. Hocam bi sigaran var mı?
-- Kertenkele
misali başını bırakıp kaçmış tavuk Ali Ekber. Kaç metre koştu öyle
kafasız? ... Al sigaranı
-- Belki elli
metre koştu
-- Bina komutanı
duymadı mı bağrışmaları?
-- Duymaz olur mu?
-- Eyvah
-- Bana ne hocam!
Anlattım bir bir! Dedim böyle böyle, ben aşçıyım, kasap değilim, tavuk
kesmekten anlamam dedim.
-- Ne oldu?
-- O tavuğu veren
subay fena fırça yedi
-- Sen planlamadın
yani bütün bunları
-- Hocam, ...
elimden kaçtı diyorum ...
. . .
Mutfaktan kaçan
sadece tavuk değildi, bir diğer efsaneye göre Ali Ekber’in menemen
pişirme vaadiyle mutfağa götürdüğü bir asker de pantolonsuz koşarak
kaçmıştı mutfaktan.
-- Mutfaktan asker
kaçmış. Allahtan kafası yerindeymiş bunun.
-- Hocam iftira
atıyorlar. Hanımevladıydı, yemiyordu her şeyi, sağda solda tansiyonu
düşüyor bayılıyordu. Acıdım, menemen yapayım sana dedim, kabul etti.
Önden çorba ikram ettim. İçerken yine tansiyonu düştü, kaseyi devirdi,
üstüne çorbayı dötü. Haşlanmasın diye tumanını çıkardım. O sırada
kendine geldi, birden beni elimde tumanla görünce yaygara yapıp kaçmaya
başladı.
-- Sonra ne oldu?
-- Dayak yedim
komutandan. Bana Sapık Ekber dedi bir de.
-- Oysa değilsin
-- Değilim hocam,
yapmadım diyorum... bi sigara versene
. . .
Sonuncu efsanesini
ise ben birinci ağızdan dinlemiş oldum. Ateşim fırladığı için gece iğne
olmaya gittiğim büyük revirde gördüm onu. Kafası sarılıydı.
-- Ne oldu Ali
Ekber?
-- Kavga çıktı
-- Ne kavgası?
-- Hani mutfaktan
kaçan var ya, onun arkadaşları çarşıda kıstırdılar beni
-- Ee?
-- Bende alet yok,
ulan bakındım etrafa şöyle bir taş zopa birşey bulayım diye ...yok
-- Eyvah
-- Baktım orda bir
vitrin var. Dedim şuraya kafayı koyarım, kırılan camlardan bir parça
elime alır keserim bunları
-- Ne?! ... Oğlum
sen nası bi insansın ya?!. Kendini savunmak için aklına gelen şey, seni
dövmeye gelenlerin bile aklından geçmemiştir eminim.
-- Ben kafayı
koyunca vitrine, kafa yarıldı tabi, başladı kan fışkırmaya. Bunların
alayı korkudan dağıldılar, şimdi bu ölür de üstümüze kalır diye. Var
yaa, nasıl kaçıştılar bi görecektin. Ben de elimde camla peşlerinden...
-- Elini de öyle
kestin herhalde
-- Evet, elim de
kesilmiş
-- Şu andan
itibaren senin hakkında anlatılan her şeye inanıyorum Ali Ekber. Sen o
tavuğun ırzına geçtin.
-- Yahu hocam, ...
uzatma işte, moralim bozuktu, sinirliydim. Versene bi sigara ... Ama o
sizin gözlüklü kısa-dönem var yaa... ona kesin menemen pişirecem ...
ateş versene hocam ... hele bir menemenin tadını assın, bi daha
bırakamass.
Emre 2007
|