|
23/05/2008
VOYVODA
-- Oğlum paşa denetim yaparken etrafta asker görmek istemiyormuş.
Gördüğü askerleri sürüyormuş.
-- Ekmeğe mi sürüyormuş?
-- Hayır, Doğubeyazıt ve Batıbeyazıt arasında yazı tura atıyormuşsun.
-- Abi, adi Emre gofret bulmuş bir yerden, götürüyor. Bize niye almadın
lan?
-- Paşa gofret yiyenleri sürüyormuş oğlum, sizin iyiliğiniz için. Ha,
sahi, hangi paşa bu gelen?
-- Ne ilgisiz adamsın ! Madem bekliyoruz, o halde Godot Paşa tabi ki? O
kolonyayı ne koklayıp duruyorsun? Tinerci mi oldun lan?
-- Kötü bir koku alıyor musunuz?
-- Hayır
Çalıların arkasında, Türk filmi tecavüzcüleri gibi, paşayı bekliyorduk.
Paşa adam oyuyordu, asker sürüyordu, askeri mahkemeye veriyordu. Kan
içiyor muydu o konuda bahis yoktu. Bize anlatılan bu ve benzeri asker
efsanelerinin gerçek olup olmadığını test etmeye hiç niyetimiz yoktu.
Bizim yüzbaşı sanırım bu denetimin sonucuna göre rütbe alacaktı.
Dolayısıyla paşadan daha paşacı bir tutumla terör estirmiş, herkese
“yokolmalarını” emretmiş, koğuşlara ve helalara o gün kimseyi
yaklaştırmamıştı. Etrafa çeki düzen verilmiş, işi bilen askerler,
milletin yatağını kılıç gibi toplamış, helaları köpürterek yıkamış,
koridorları paspaslamışlardı. Diğer askerler ise hep birlikte, bahçenin
tıbbi dedektifleri olarak, izmarit, çer çöp aramışlar, bulduklarını
avuçlarında biriktirmişlerdi. Paşa geldiğinde kusur aramalı ama eli boş
dönmeliydi.
Bizim Yüzbaşı bu amaçla o günün sabahı tıkalı helaları da açtırmış, bu
iş için sabah temizliğinde bir mangayı görevlendirmişti. Bu elbette
benim mangamdan başkası olamazdı. Manga helaya gidince normalde herkesin
eline verilen paspas ve kova yanında bir de kazık dikkati çekiyordu.
Herhangi bir kazma ya da kürek sapının ucu sivriltilerek yapılmış bu
aleti, denetim esnasında paşanın etrafta dolaşırken yakaladığı
askerlerin konforu için imal ettiklerini düşünürken, bunun esasında
başka bir amaç için üretildiği ortaya çıktı. Peki, bu kazık kime
verildi? Kime verilebilirdi ki?
-- Emre sen kazığı al
-- Emredersiniz.
-- Şurdaki iki tıkalı kabini açacaksın. Marş!
Ne marşı? Elimde “Bokkıran”la bir an tereddüt ettikten sonra, uygun marş
bulamayıp, bari Harbiye Marşı ile gideyim diyerek ilerledim. Yıldırımlar
yaratan bir ırkın ahfadıyız, kabinin kapısını araladım, sadece yıldırım
değil yaratıcılıkta sınır tanımayan bir ırkın ahfadıyız. Gördüğüm
manzarayı ne ben yazayım ne siz canlandırın. Hani Ecevit’in “Takalar
geçiyor allı yeşilli” şiiri var ya, onun kakalısı, o kadar söyleyeyim.
Arkamı dönerek komutana son bir merhamet dilenen bakış attığımı, ancak
komutanın heykel gibi sabit durduğunu hatırlıyorum. Hayat insana her
zaman taşa saplanan kılıç kahramanlıkları sunmuyor, bazen boka saplanan
değnek de çıkabiliyor bahtınıza.
Tansiyonum düşmüş, bir kaç kere öğürmüş, gözümden yaşlar boşanmış, yarı
bilinçli bir halde sendeleyerek, elimde bir ucu boklu değnek ile dışarı
çıktıktan sonra, komutan kabinleri kontrole gitti. Döndüğünde elini
omzuma koyarak :
-- Aferin. Yorduk seni, bugün serbestsin. Kantinci de burda, değil mi?
Kantinci! Gidin beraber, ne istiyorsa ver bu arkadaşa, benim hesaba yaz.
İnşallah paşa hela temizliğinden etkilenecekti.
-- Bravo yüzbaşı, hela tertemiz. Bunu nasıl başardınız?
-- Emir verdim bir aydır tutuyorlar efendim, yaptırtmıyorum.
-- Ben de askerleriniz çok şişko diyecektim, vazgeçtim.
Bekleyişimiz fazla sürmedi ve paşanın plakası yıldızlı, tamponu flamalı
siyah aracı süratle gelip durdu. Şöför, sanki benzinlikteki tuvalete zor
yetişmiş gibi bir telaş içinde kendi kapısını açıp dışarı fırladı, aracı
fırdolanıp paşanın kapısını açtı, şak selam verdi. Bu esnada
oradakilerden birinin, ayak sırça parmağını orta sehpanın ayağına
vurmuş bir haykırmayla, “Dikkaayt!” şeklindeki sesi, ortalıkta asker
bulunmayan alanı inletti. Etrafta kimse yokken neye dikkat edileceğini
anlayamamıştık. Belki de çalıların arkasında belli olan silüetlerimizi
görüp daha iyi gizlenmemiz için bize söylenmişti.
Paşa süratli bir hamleyle araçtan indi, selamları kabul etti, şak diye
daldı içeri. Biz daha sonrasını bir hafta içinde yine asker efsanesi
şeklinde duyduk. Paşa içeri girer girmez helaları teftiş etmek
istediğini söylemişti. Helalar çakı gibiydi ve sadece paşa geldiğinde
içlerine kiloluk bulaşık deterjanı konulan sıvı sabunluklar bile
takılmıştı. Ancak paşa kaçın kurasıydı, derhal bir tabure istemişti. Bu
istek üzerine bizim yüzbaşı ve yanındakilerin o taburenin ters çevrilme
ihtimalinden dolayı şehadet getirdikleri, ancak daha sonra taburenin
basitçe üzerine çıkmak için istendiği anlaşılmıştı. Paşa tabureye
çıkarak sifonların içine bakacaktı.
Bu aşamada yüzbaşının hafif sarardığı ve tansiyon sorunu yaşadığını
duymuştuk. Paşanın sifonun içine bakacağı kimin aklına gelirdi ki? Ama
paşanın da işi bu değil miydi? Kimsenin ummadığı yere bakmak. Paşanın
ilk sifondan bir kaç permatik, ikinciden plastik su şişesi bulduğu, bu
noktaya kadar herşeyin bir açıklamasının olduğu ama üçüncü sifondan
çıkan don ile biraz sıkıntı yaşandığı konuşuluyordu? Akşamüzeri
toplantısında hela mangası olarak konuyu çimene yatırdık.
-- Abi hangi insan evladı bir sifona donunu ne amaçla koyabilir? ...
Bana iki şeker, eyvallah.
-- Yüzbaşıya gıcık birisi yapmış olmasın? ... Seninki açık mı olsun?
-- İyi öyle. Kim yüzbaşıya gıcık mesela?
-- Mesela Voyvoda Emre :) Bokkırdığı için intikam almıştır :)
-- Paşanın sifona bakacağını nereden biliyorum? Ayrıca niye don
koyuyorum?
-- Muhalif adamsın oğlum, Menderes’in kasasından çıkan dona gönderme
yapmışsındır.
-- Yanlış düşünüyorsun. O mantıkla düşünürsen donu sifona önceden
paşanın koyması ve sonra “eliyle koymuş gibi” bulması gerekirdi... Her
neyse, paşanın nereye bakacağını kimse bilemezdi. Teoriniz çok saçma
oğlum, mantıklı bir tane söyleyin.
-- Benim var hocam. Erlerin biri donunu yıkayabilmek için üzerine biraz
deterjan koyup donu sifona koydu. Her sifon çekişte ve doluşta çamaşır
makinesi etkisi yarattı.
-- :) Çok iyi ya :) Ancak, donu hamamda da yıkayabilir, niye koştura
koştura sifona gidiyor?
-- Çünkü altına kaçırıyor, durum acil.
-- Bak bu olabilir... Sen diyorsun buna Voyvoda? ... Ya Emre, koklayıp
durma lan şu kolonyayı?
-- Kötü bir koku geliyor mu?
-- Hayır
Emre 2008
|