|
18/06/2008
GOING HOME
Önümdeki kafaların arasından çoğunlukla hiçbir şey, şanslı olduğum
anlarda Mark babanın kafasını görebiliyorum. Üstelik bunları, yerden
giden sarı siyah bir kabloluğun üzerine tünediğim için görebiliyorum,
yoksa konseri sahnenin yanlarındaki beta video kalitesinde görüntü veren
büyük ekranlardan izlemek zorunda kalacağım. Bazıları hatırı sayılır bir
ironi içinde öyle yapıyor zaten. Demek ki dvd’lerini izlediğim
konserlerde gördüğüm onca stadyum insanı esasında bu sefilliği çekip,
konsere, hem de cebinden para vererek, figüran yazılıyormuş. Onların
ritm tutan ellerini açılıp kapanırken görmek çok hoş oluyor ama
sağdakinden soldakinden dirsek yedikleri, bir kısmının sahnedekileri
sadece ara sıra gördükleri dvd’lerde farkedilmeyecek ayrıntılar.
Önümdeki bir seksenlik kayakafa sırt çantasından sigarasını buldu
nihayet, hemen bir adet tüttürmeye başladı. Bir yandan da sağı solu
kesiyor. Tek bir şarkıyı bile daha önce dinlemediğine bahse girerim.
Peki burada ne işi var? Beleş bilet buldu herhalde. Ulan, sakın Ağca’nın
akrabası olmasın? Yoksa Mark’ı mı vuracak birazdan? Gerçi Ağca’nın
kurşunu çok şifalı, vurduğu Papa maşallah 85’inde öldü de, 2005 yılında
Tanrı tekrar ölümsüzlük ünvanını tek başına ele geçirdi.
Sahneye
sürekli duman veriyorlar , böylece yukardan vuran spotların ışıkları
sütun oluşturuyor. Aslında buna Türkiye'de hiç gerek yok, hazır açık
havayı yakalamışken Türkler fosur fosur sigara içiyorlar. Ver arkadan
seyiciye ışığı, Parthenon olsun ortalık. Bunlara kanunla yasak
getirmelerine şaşmamak lazım. Sağdan soldan duman esintileri geliyor.
Zaten bir sigara içicisinin iplemediği iki şey vardır, birincisi
üflediği dumanın kimin yüzüne gittiği, ikincisi sigara nerede bitiyorsa
hemen orada yere attığı izmaritinin kim tarafından oradan toplanacağı.
Tütün yasağı kanununa konserde sigara içmek de eklenmeli. Ne var? Zaten
bu konserde her şey yasak, bir de bu yasak olsa ne olur ki? Konser
başlamadan sahneye çıkan bir hatun bu yasakları birer birer saydı zaten.
Kimsenin iplemediği yasaklar arasında fotoğraf çekilmemesi, video
çekilmemesi, ayrıca cep telefonları sahne ekipmanlarını etkilediği için
kapatılması da vardı. Cep telefonu düşmanlığının yeni bir alanıyla da
böylece tanışmış olduk. Ne etkilenecek yani, davulcu durduk yere bageti
Mark’ın kafasına mı indirecek?
-- Abi
birisi cep telefonunu açık bırakmış olmalı benim kabahatim yo...anam
kulağım!
--
Kusura bakma, aynı telefon beni de etkiledi, gitarı akort edeyim derken
kulağını tutmuş bulundum.
Zaten
kurallar daha kapıdan girerken başladı. İlk önce sadece silahsız ve
tehlikesiz insanlara eziyet etmekle görevli, güvenlik görevlisi
oldukları varsayılan, ancak gerçekte birer Hristiyan rahibi olup,
ellerindeki dedektörlerle bizleri kutsayan din adamlarını aştık. Bu
engeli aşınca karşımıza çantaların içine bakmak isteyen Frau Diesel
kılıklı bir karı çıktı. Denizden bir tekneden ferah feza ateş edip,
ardından karanlıkta kaybolmak gibi eşi bulunmaz bir fırsat sunan bu
yerde, neden bu kadar güvenlik olduğu konusunda gülmeye başlarken
anladık ki, Frau Diesel güvenlik görevlisi değildir. Kendisi esas
itibariyle bir bardak dandik Kola Turka’sını beş liraya satmak üzere
ihale almış vahşi büfecinin emriyle oraya konulmuş bir eziyet uzmanıdır.
Kayakafanın önüne hamle yapsam mı diye düşünürken onun bir kaç kişi
önünde yine bir seksenlik bir E.T. kafa olduğunu farkediyor ve hamlemden
vazgeçiyorum. Keşke lisede beden derslerindeki gibi bir boy sırası
yapılsa diye geçiyor içimden. Lisede beden dersinde her nedense boy
sırasına göre yanyana dizilirdik. Ben sınıfın ikinci en kısasıydım.
Benden daha kısa olan sınıfın en kısası Murat, bu duruma çok bozulurdu.
“Soldan say!” falan gibi ergenleri askere özendirme zırvalarında o hep
“Bir!” derdi. Ona Birinci Murat dediğim bir gün bana çok bozulmuştu. Her
fırsatta dik durarak boyunun benden uzun olup olmadığını ölçmeye
çalışırken yakalardım onu. Yedi yıl bu ölçümü sürdürdü. Sonuncu yıl
Murat’a esasında benim daha kısa olduğumu kabul ettiğimi ve ilk boy
ölçülürken kimsenin ayağımdaki topuklu kadın ayakkabılarına dikkat
etmediğini söyledim, aramız düzeldi. Haydar Dümen gibi seksologların tıp
fakültesinde ders öncesi bu tür boy sıralamalarına tabi tutulup
tutulmadıkları da ayrı bir soru tabi.
Romeo
and Juliet başlıyor, gereken alkış, martı çığlığı ve kurt uluması
benzeri sesleri çıkararak takdirlerini belirtiyor seyirci. Böyle acayip
konser sesleri var, hayatınızda başka yerde çıkarmıyorsunuz bu sesleri.
Koro halinde futbol tezahüratına daha yatkın insanlar için daha da zor
oluyor galiba bu konser sesleri, çoğu zaman çığlık atmayan, normal
sesimle tezahürat yaparken tek başıma buluyorum kendimi. Tabi bir de hiç
ses çıkarmayan kuru alkışlı zor beğenen “Resital insanları” var,
Allahtan sayıları az. Ana tezahürat bitince turist rehberi
yırtıklığındaki bir kaç dikkat çekmesever şahsiyet de, özel isteklerini
haykırarak iletiyor sahneye. Normaldir tabi, konser yeri bir sirktir
sonuçta. Örneğin birkaç solumdaki çift konser öncesi kavga ettiler,
hatun kabloluğun üzerine oturup bunalım yaptı. Sevgilisi barışmak için
bardağı yedi liradan aldığı biraları, giren onca kazıktan sonra hala
yürümeyi başararak taşıdı geldi, barışma ritüelleri başladı. İnsanların
barışma törenleri kuşların çiftleşme danslarından pek de farklı değil.
Israr ile halloluyor işler. Kadın başı öne eğiyor ve ağlamaklı
takılıyor. Adam kadına sarılmış, sürekli o başı kaldırmaya uğraşıyor.
Ara sıra işaret parmağını kadının çene altından destekleyerek başı
kaldırıp yanağa öpücük konduruyor, sonra bunun etkisini görmek için
işaret parmağını serbest bırakıyor. Baş yine öne düşerse, önce biraz
laflayıp iki dakika sonra bir daha deniyor. O baş kalktı mı durum
normale dönecek. Şu anda konser başladığı için o baş kalkmış ve acayip
bir romantizm içinde sarmaş dolaşlar.
Bir kaç
sıkıcı country şarkısından sonra birden kolludan bir kova dolusu jeton
indirir bir sürprizle Sultans of Swing başlıyor. Başkasını bilmem ama
benim heyecanım dorukta. Yirmibeş senedir dinlediğimiz efsane şarkı
başladığı için artık nasıl bir heyecan saçtıysam, Musa’nın önünde
Kızıldeniz’i ikiye ayıran Rabbim, benim de önümde kayakafaları ikiye
ayırıyor. Efsane solo başladığında Mark baba ve gitarı tam karşımda.
Soloyu yasal bir uyuşturucu olarak dinliyorum. Solo bitiyor, kaya
kafalar normale dönüyor. Dünya gözüyle Knopfler’ın Sultans of Swing
solosunu da izledim, artık lambadan çıkan cine üçüncü isteğim olarak
farklı bir şey söyleyebilirim.
Hangi
şarkı sonrası hatırlamıyorum, küçük bir teşekkür, zart diye konser
bitiyor. Tabi bitmiyor da, bitiyormuş gibi yapılıyor. Bis sapıklığı
burada da buldu bizi. Parayı ödemişim ve konserin bir noktasında, zaten
çalınacak, repertuarda olan şarkılar için birden “evlenmeden olmaz”
diyerek kulise kaçıyor çalgıcılar ve ben fazladan tezahürat yapmak
zorundayım. Tezahüratı beğenirse gelecek nazendeler.
-- Abi
pideleri söylüyoruz. Sen nereye gidiyorsun?
--
Hüseyin abi yine ölmüş de, camiye gidiyorum beş dakka.
-- Ooo,
oradan daha mezarlık, senin işin uzun.
-- Yok
be o dirilir beş dakkaya, siz söyleyin ben hemen gelirim.
--
Nasıl yani?
-- Gel
göstereyim.
Hemen
ilerdeki camiye giderler
İmam --
Merhumu nasıl bilirdiniz?
Cemaat-- İyi bilirdik
İmam
-- Bir daha!
Cemaat-- İyi bilirdik!
İmam
-- Daha kuvvetli!
Cemaat-- İYİ BİLİRDİK !!!
Tabutun
kapağı açılır ve post-merhum Hüseyin abi kalıp halinde dikilerek ayağa
kalkar.
Hüseyin-- Canlarım benim, sizleri kıramam, bir on sene daha yaşayayım
bari.
Karısı
-- Allah belanı versin Hüseyin!
Hüseyin-- Senin versin! Sen daha o miras için çok beklersin. Aaal sana!
Karısı
-- Ayıp oluyo ama, bari elinle yap!
Ya da
Hakan Şükür’ün olası jübilesini ele alalım.
Adnan
-- Kıymetli taraftarlar! Bugün burada Türk futbolunun gelmiş geçmiş en
büyük futbolcusu Hakan için toplandık.
Hakan
-- Ney? Türk futbolunun nesi?
Adnan
-- En büyük futbolcusu
Hakan
-- Vay be! Bırakmıyorum ulan o zaman futbolu
Adnan
-- Nası ya?! ... Ben bırakacan diye öyle dediydim. Çabuk kadro dışı
bırakın bunu!
Tekrar
sahneye geliyorlar. Biz çok seviniyoruz buna. Hiç beklemiyorduk, sürpriz
oldu. İki şarkı sonra bir daha kulise gidiyorlar. Yoksa Mark kebaptan
cırcır mı oldu? Yine alkış yine ıslık, yine kurt uluması, bir daha
geliyorlar sahneye. Bu kez Going Home’u çalıyorlar, geleneksel kapanış
şarkıları. Tekrar seyirciye selam, tekrar sağ elle gitar havaya kaldırma
ve tekrar kulis. Seyirci benim gibi yirmi senedir konserlerini izlemiyor
bunların. İki kere geldiler üç kere niye gelmesinler diyor. Tezahürat,
alkış, ıslık, uluma. Bunun sonucu beş dakika sonra sahneye iki teknisyen
çıkıyor. Seyirci onları gruptan birileri sanarak bir “Eyyoo!” çekiyor
ama onlar mikrofonları sökmeye başlayıp “Vallahi bitti” mesajı
verdiklerinde anlıyorlar durumu. Bis zihniyetinin kurbanı madara olmuş
kalabalık homurdanarak dağılıyor.
Dayımın
düğünlerde göbek havası çaldığı Fender gitarını alıp, anneannemin köşe
bucak sakladığı Toshiba teybe kaseti koyup, kulağımda onsekiz sene
öncesinin dandik kulaklıkları, Telegraph Road soloları taklidi yaptığım
günlerde, hiç aklıma gelmezdi bir gün canlısını dinleyeceğim. Ve hiç
aklıma gelmezdi sonrasında “Değdi mi ulan bu eziyete?” diye soracağım?
Emre 2008
|