|
12/07/2007
SURAT TÖKMEK
Surat
dökmek, bir Ortaçgil şarkısından beri ilk defa bizim Aysel’le gündeme
geldi. Bizim Aysel dediğim bizim kadın. Kadın dedim, çünkü herkes
temizliğe gelenlere “kadın” diyor. Tanju Okan’ın “Kadınım” diye şarkısı
var. Örneğin annem de öyle der.
--
Telefon ettim, çarşamba günü olabilirmiş.
Babamla gidersiniz.
-- O
gün gidemem
--
Neden?
--
Eve kadın çağırdım
-- Ne
demek eve kadın çağırdım anne ya? Sağlığından daha mı önemli?
--
Olmaz, kadın her zaman gelmiyor.
--
Gelmezse gelmesin.
--
Gelmesin de senin evine benzesin değil mi? En son futbol topu
büyüklüğünde toz topakları uçuşuyordu
--
Yanlışın var. O büyüklüğe gelince toplar artık uçmaz. Amerikan
çöllerinde yuvarlanan çalılar misali, yerde dönerek ilerler. Üstelik
onları ben özellikle tutuyorum evde.
--
Elbette mantıksal bir gerekçen vardır her zaman olduğu gibi
-- O
bir robot sayılır. Toz topağı yuvarlanırken diğer tozları da tutuyor.
Ben yatarken o evin içinde yuvarlanarak temizlik yapıyor. Deniz topu
büyüklüğüne gelince camdan atıyorum, oluyor bitiyor.
-- Bir
gün seni de o topun içinde bulacağız, ama ne zaman?
Ara
sıra sen de evine bir kadın çağırsana!
--
Çağırıyorum
--
Gözlerim yaşardı. Sen evini temizletir miydin?
--
Temizlik amaçlı değil
-- Ya
ne amaçlı?
--
Öpüşüp koklaşma amaçlı
--
Aman ne komik, edepsiz!
--
Allah allaaah, eve adam çağırdım demişim gibi davranıyorsun
--
Onu da yap bari! Her neyse, Çarşamba gitmem, kadın gelecek!
Aysel’in suratını dökmek dediği, can sıkkınlığı, rahatsızlık ifadesi.
Yani gazı varmış, ya da burnuna kötü bir koku gelmiş gibi bir ifade.
Askerde bir arkadaşımız vardı. İsmini bilmiyorum çünkü daha ilk günden
sonra kendisine “Bok koklamış” denmeye başlandı. Devamlı suratında
memnuniyetsiz bir ifade ile dolaşıyordu ortada. O bizler gibi çözüm
aramıyor ve rol yapmıyordu. Sefil bir yerdi orası ve oraya uygun yüz
ifadesi de buydu. Bizim ondan farklı olarak, bu sefaletten gülünecek bir
şeyler çıkarma refleksimiz harekete geçmişti. Bu açıdan ona çok şey
borçluyduk, onu gördükçe bizim de neşelenesimiz geliyordu. Bok
Koklamış’ın ismi bir süre sonra Koklamış ve Toktamış’tan ses çağrışımı
ile Bok Koklamış Ateş oldu. Bu aşamada otomatikman kızılderili şefliğine
terfi etti ve ismi Bizon Boku Koklamış Ateş olarak güncellendi. Bir gün
ziyaretçiler arasında babasını gördük. Daha da memnuniyetsiz yüz ifadeli
babasıyla konuşmaya başladıklarında uzaktan rap atışması yaptıkları
sanılabilirdi. Biz de onları seslendirmeye karar vermiştik.
--
Nasılsın ailenin yüz karası?
--
Hamdolsun. Bok koklayıp gidiyorum.
--
Askerdeyken seni evlatlıktan reddettik
--
İsabet olmuş. Dönüşte yüzüne kezzap atacaktım bana bir mazeret verdin.
--
Annen ziyaretine gelmedi. Çirkinliğine dayanamıyormuş
--
Güzellik olarak anneme çektiğim için üzgünüm. Başka bir diyeceğin yoksa
git buradan.
--
Var. Beter ol inşallah
--
Eve döndüğümde olacağım zaten, merak etme.
Derken bir gün kendisine Bizon Boku Koklamış Ateş dendiğini öğrendi.
Gülmeye başladı, “Haklısınız, biraz somurttum galiba” dedi. İsminin
Tuncer olduğunu öğrendik. Tuncer o günden sonra somurtmasını azalttı ve
bütün büyüsü bozuldu.
Aysel’in akrabaları gelince kocası suratını dökmüş, oturmuş bir köşede.
Aysel memnun değil tabi bu durumdan. Kocasını zehirleme planlarını öne
almayı düşünüyor.
--
Günde dört paket içiyor. Bunun akciğer kanserinden ölmesi ne kadar sürer
ki?
--
Bilmem, belki yirmi sene. Ne sigarası içiyor?
-- Ne
bileyim, yerli işte
-- O
zaman on sene beklersin
-- O
da çok. Bana bir iki aylık bir şey lazım
--
Malatya’ya İncil satmaya yolla
--
Gitmez o tembel
--
Koltuğunu camın kenarına koy. Elbet bir maganda kurşunu gelir.
--
Bir şey olmaz o domuza. Kalın kafasından seken kurşun bize gelir.
--
Kafasına vursan ağır bir cisimle?
--
Olan cisme olur. Balta alacak paramız olmadığı için odunları kafasında
kırıyoruz zaten.
Aysel
gerçekten kocasını öldürmek istiyor mu bilemiyorum ama kocasının
suratını dökmesine çok sinirlenmiş. Esasında kocasına hep sinir oluyor.
Zorla evlendirmişler. Ne oldum demeden iki çocuğu olmuş. İstanbul’a
gelmişler. Kocası kaza geçirmiş, sakat kalmış. Geçimi Aysel üstlenmiş,
elinden gelen tek iş olan temizlikçilik yapmaya başlamış. Kocası kaba,
şikayetçi ve sigara parası talepçisi. Kayınpederlerine yakın oturuyorlar.
Kocasının kendir kesişine bakarak da tahmin edilebileceği gibi,
kayınpederi torunlarının kendi bakkal dükkanından aldığı gofret ve kağıt
mendilin parasını bir deftere yazarak, beleşe ısınmak için akşam
evlerine gittiğinde Aysel’den isteyebilecek, Moliere’in bile aklına
gelmeyecek, dini imanı para olduğu halde anlamsızca namaz kılan,
muhtemelen o kıldığı namazlar için öbür dünyada Tanrı’ya da fatura ibraz
edecek olan bir sansar. Evsahibi ve kocasının akrabası olan sırtlan
karıya da, kirada oturdukları gecekondunun yosunlanan duvarlarını ve
küflenen kilimlerini gösterdiklerinde, akan çatıyı tamir ettirmenin
gereksiz olduğunu söylüyormuş.
Aysel
katlanıyor. Aysel’in köyüne dönme şansı yok. Bir bahaneyle öldürülecek.
Aysel’in adalet kavramıyla bizimkiler arasında bir benzerlik yok. Aysel
kafamızı öbür tarafa çevirdiğimizde, halimize şükretmemizi
sağlayanlardan. Esas sorun, Aysel’in kafasını öbür tarafa çevirdiğinde
kendi haline şükredeceği birini henüz bulamamış olması.
Aysel,
işte bu bilgeliği içinde hayat dersini veriyor :
--
Surat tökmek, heç iyi bir huy değildir.
Emre 2007
|