mesaj kaygısı arsenik gibidir, öldürür..


                                                                                            

Huysuz Orta Yaşlı
sıyrık balata
deli kızın türküsü
pe®sona g®ata
Adam Legal
Muamma Hanim
de-ga-je
Hakkı Devrim
Huysuz Velet
Sabah Rüzgarı
GvZ
Arzu'nun Seyir Defteri

Anasayfa

site haritası | fasıl | slayt | depo
ŞİİR KÖŞESİ
"BU SATIRLARIN YAZARI" arşivi

Copyright © 2005 özgürce.net
Tüm yazıların yayın hakkı yazarlarına aittir.
IE 5.0 +, Mozilla Firefox 1.0 +, 1024X768 çözünürlük..
Yoksa karışmayız..

 

 

 



09/05/2007



CV-1 CİHAN ELEKTRONİK


Asansörün alt kata indiğini ve kapısının açıldığını duyan nöbetçi hemen içeri salonda bekleyen arkadaşlarına fısıltıyla karışık “Geldii” diye haber verdi. Play tuşu sorumlusu gelen  haber üzerine tuşa bastı. Bu durum diğerlerinin de ayağa kalkıp önlerini iliklemelerini ve hazrola geçmelerini gerektiriyordu. Üç saniye sonra nöbetçinin haber verdiği gibi kapı açıldı ve içeri Maral girdi. Esasında, bu şekilde içeri girdiği için kendisine Maral Paşa denmesi daha uygundu. O esnada, kendilerinin söylemediği anlaşılmasın diye sesini sonuna kadar açtıkları kasetçalardan şirket marşı çalmaya başladı. Şirket marşı diye küçümsememek gerekiyordu, Atilla Özdemiroğlu’na bestelettirilmişti. Sözleri kime aitti o bilinmiyordu ama şöyleydi :

Coşku dolu yürektik
Heyecanla ürettik
Yaptığımız her işte
Kaliteyi gözettik

En iyisi Cihan’dır
En çok satan Cihan’dır
Üretimde satışta
Rekor kıran Cihan’dır

(Burası Nakarat iki kere söylenecek)
Cihaaan biziiim malımııız
Seevgi doolu yuuvamııız
Dahaa dahaaa yüükseğeee
Çıkaarmaaktır andımıııııız

Çevre apartmanlardaki işyeri olarak kullanılan diğer dairelerde ise sabah eğlencesi başlamıştı. Çayını kahvesini kapan, adeta içerden “Ay yetiş kaçırıyorsun, seyret şunu” denmiş ve bunun üzerine görüntüyü kaçırmamak için mutfaktan elleri köpüklü koşup yetişmiş bir aşkla camın önündeki yerlerini alıyordu. Cihan’cılar giriş katında oldukları ve perdelerini kapatmadıkları için gösteriyi her sabah keyifle izleyebiliyorlardı. Başlangıçta onlar da karışık duygular içinde kalmışlardı. Önce gülmeleri gelmiş, ancak sonra, kendilerini birarada tutacak ve gerçek bir takım olmalarını sağlayacak bir marş etrafında kitlenmiş bu insanlar acaba doğrusunu mu yapıyorlar şeklinde şüpheye düşmüşlerdi. Şaşkınlıkları fazla sürmemiş ve doğru yolu bularak tekrar gülmeye başlamışlardı. Hepsi nazik insanlardı, ağızlarıyla gülüyorlardı.

Marşı söyleyenler Cihan’ın satıcılarıydı. Diğer çalışanlar bu sirkin içinde değillerdi. Satıcıların  kıdemli olanları, her sabah, rezil olmanın alternatifini bulamamış, iş değiştirememiş olmanın, tazminatı şirkette bırakamamanın gaz sancısı yüzlerine vurmuş bir şekilde marşı okurken ve çok değil, beş yıl önceki mutlu günlerinin nasıl da bu kadar geride kaldığını düşünürken, içlerindeki en genç satıcı Emre, operacı gibi sesini titretip manasız neşe sergiliyordu. O daha orada ne diye bulunduğunun bile farkında değildi ki.

Marş bittikten sonra sıra sabah duasındaydı. Ne o? Siz de mi gülmeye başladınız? Evet, sabah duası.

Yüce Allah'ım, yarattığın iyiliklere şükürler olsun. Ailelerimizin refahı, şirketimizin yücelmesi için çalışmalarımızı başarıya ulaştır. Amiiin. Bu esnada dışarıda bulunan diğer şirket çalışanları da şöyle bir dua ediyorlardı sanırım : Allahım, bizi içerdeki soytarıların arasına katma yarabbim. Amiin.

Duadan sonra törenin “Komando İlkeleri” kısmına geliniyordu. Komando kim mi? Biz tabi, satıcılar. Maral bulmuştu bu ünvanı. Bir sürü motivasyon buluşları vardı zaten. Marş bestelettirmiş, ilke hazırlamış, dua yazmıştı. Bütün bunları bir Japonya gezisinde sabah erkenden gezdiği bir fabrikadaki işçilerden görmüştü. Neden fabrikaya sabahın köründe gitmişti? Çünkü Maral tipik bir “Çok Çalışan İşadamı”ydı. Bu hastalıkta görülen tüm belirtiler onda da mevcuttu. Bir şirkette üst düzey yöneticilik, sayısız klübe ve derneğe üyelik,  o klüp ve derneklerin yarısının yönetiminde olma ya da başkanlık yapma, bir ucundan spora diğer ucundan da siyate dirsek teması, arı vız vız vız. Tıp, bunu bir hastalık olarak görmediği için tedavisi de yoktu elbette. Çok çalışarak hepimizin hayatını zorlaştırıyor, üstüne üstlük bir de takdir alıyor ve elden bir şey gelmiyordu. Onun için, Japonya’da da sabahın köründe kalkmış ve fabrikaya gitmişti. Japonlar ant içerek dua ederek bu kadar başarılı oluyordu.  Başarının sırrı böyle kabak gibi belliyken dünyanın geri kalanı uyuyordu. Maral derhal bu Japon usulü motivasyon yöntemini, üzerine kendi diğer buluşlarını da katarak uygulayacak ve öne geçecekti.

Komando ilkelerini duvardaki büyük panodan tek tek okumamız gerekiyordu. Bir duvar boyunca oturanlar bitince, aradaki masaya ayakta dururken kollarını kavuşturarak yaslanan Maral, diğer duvar tarafındakiler devam etmeden, hemen bir ilke okuyordu. İlkeler, tutamayacağım sözler vermem, şirketimin menfaatini gözetirim, sattığım mala inanırım gibi palavralardan oluşmaktaydı. Sayıları elliyi buluyordu. Sonuncu madde de okunduktan sonra ritüel bitiyor ve hesap verme kısmı başlıyordu.

Hesap verme kısmının adı, “Dün şirket için ne yaptın?” idi. Bu bölümde dün ne kadar televizyon satıldığından ve piyasada ismimizden ne kadar övgüyle anıldığından bahsetmek gerekiyordu. Önceki gün televizyon satamamış olanlara “Neden?” diye sorulmasından ve kem küm faslının fazla uzamasından dolayı pratik çözümler bulunmuştu. Örneğin on televizyon sattan bir satıcı bunu enayi gibi bir günde söylemek yerine, her gün iki sattım üç sattım, bir sattım diye dört güne bölüyor, beşinci gün ise yeni müşteri ve Pazar araştırması yaptığını sallayarak haftayı kapatıyordu. Maral Paşa bütün bu külleri yuttuğu halde hiç öksürmüyor ve sıranın kendisine gelmesini bekliyordu.

Onun anlatacak çok şeyi vardı, Polis Bilmemne Derneği’nde yaptığı konuşmadan sonra Elektronik Üreticileri Derneği’ne gitmiş, akşam Lion’s da yemek yerken bilmemne şirketinin pazarlama müdürüyle konuşmuştu. İtibarımız fevkaladeydi, bütün piyasa Güney Afrika’da çekilen reklam filmini konuşuyordu. Herkes bize gıpta ediyordu, piyasanın tozunu atıyorduk, her sabah gözlerimizdeki ışığı görerek o da hırslanıyor ve her yerde bizleri anlatıyordu, haydi komandolarım!, satın gelin şu televizyonlarıydı.

Bazı insanlar, kendilerini daha zeki zannettiklerinden ve Hollywood etkisinden olsa gerek,  beş dakika konuşarak işleri değiştirebileceklerini zannediyorlar. Bu özellikle takım sporlarında çok yaygın. İçeri koç yada hoca ya da direktör denen birisi giriyor. Bir konuşma yapıyor ve işleri değiştirdiklerini düşünüyorlar. Kimse de onlara “Madem öyle maçtan önce niye konuşmadın?” diye sormuyor. Kaybedilen maçlardan sonra “Devre arası hocamız geldi, hepimizin ne kadar sefil hamamböcekleri olduğundan bahsetti. Biz de çıktık yenildik” demiyor tabi.

Motivasyonun son noktasına ise, kapıya en yakın olanın kapıyı açıp, eliyle “Gel” işareti yapmasından sonra, dışarıda hazır bekleyen Sıdıka’nın üstünde üç büyük sürahi su, içiçe geçmiş cam bardaklar ve iki tüp Kalsiyum Sandoz koyduğu büyük tepsisiyle içeri girmesi ile ulaşılıyordu. Sandoz fısırtılarını müteakkiben,  tabletinin bardakta artık su üstüne çıkması ile birlikte, Maral bardak kaldırıp “Haydi komandolarım, herkesin gözü üzerimizde, nazar değecek diye korkuyorum, hasta olmamanız için, iksirinizi için dışarıya öyle çıkalım” şeklindeki konuşmasını yapıyordu. Bardaklar dipleniyor, örtbas edilmeye çalışılan kimi geğirik sesleri arasında Maral odayı terkediyor ve sadece bir yudum almama karşın beni yüzümde Sandoz içmiş bir ifade ile başbaşa bırakıyordu.

O zamanlar bu sirk bana eğlenceli bile geliyordu. Ancak bu eğlence Cihan batana kadar sürdü. Ardından bellerinde silahlarıyla şirketi basan müşteriler dönemi yaşandı. Ben bütün gün bizle beraber şirkette duran sivil polislere yakın oturmaya özen gösteriyordum. Maral ise çok önceleri ortadan kayboluvermişti. Biz artık perdelerimizi kapatıp oturmaya başlarken onun da  Çiller ailesi ile kanka olduğunu öğrenmiştik gazetelerden. Parti il başkanı oldu önce, Sonra Petkim’de yönetim kurulu başkanı oldu. Kim bilir şu anda ne iş yapıyor? Kimleri motive ediyor? Belki Kadir İnanır ile ortak Motivasyon Çözümleri işine girmiştir.

Meziyetler de kazandım bu işte. Geri kalan iş hayatımda yanımdakilerin “eyvah!” dedikleri durumlar için her seferinde “Bu da bir şey mi?” diyebildim ve personel servisindeki bir saatlik seyahat süresine yöneticilerini çekiştirmeyi sığdıramayan ergen hatunları dinlerken kıs kıs gülebildim.

Renault 12 station şirket arabasıyla kestirmeden gideceğim diye Dolapdere’de kaybolan ve çingene mahallesinden canını zor kurtaran, müşterisini yerinde bulamayınca endişelenerek, kahramanca depoya dalan ve sekreteriyle uygunsuz vaziyette bastığı müşterisinin kendi ısrarı üzerine, kimsenin almak istemediği dandik televizyon antenlerini bir çırpıda satan ve bu başarısını ileri pazarlama teknikleri eğitiminde “imaj odaklı satış stratejisi” diye yutturan,  favori “kestirme” yeri olan Ataköy’deki salkımsöğütün altında arabayı park edip kariyer dertsiz vurup kafayı uyuyan ve ehliyetimde hala resmi duran kabarık saçlı satıcıyı epey geride bıraktım. Şimdiki sefil plaza hayatıma bakıyorum da, meğer hayatımın en renkli işiymiş,  nerden bileyim?

Acaba bu yazılanların ne kadarı gerçek? GVZ bir kısmını uydurdu mu acaba? Valla, sunacak tek bir kanıtım var. Biz battıktan on yıl sonra yayınlanmış bir gazete haberi. Ancak içinde marşın bir kısmı, dua ve komando iksirini de bulacaksınız.

http://www.milliyet.com/2004/02/04/business/bus02.html

Ne? Hepsi gerçek mi yani?

 

Emre 2007


 

Eski  G V Z  Sayıları 

09/01/2006 | 26/01/2006 | 07/02/2006 | 22/02/2006


06/04/2006 | 24/04/2006 | 03/05/2006 | 25/05/2006

02/06/2006 | 26/06/2006  | 04/08/2006 | 15/08/2006

21/08/2006 | 12/09/2006 | 19/09/2006 | 02/10/2006

03/11/2006 15/11/200607/12/2006  |  27/12/2006 

16/01/2007 | 12/02/200712/03/200729/03/2007


13/04/2007  |  29/04/2007