|
09/05/2007
CV-1 CİHAN ELEKTRONİK
Asansörün alt kata indiğini ve kapısının açıldığını duyan nöbetçi hemen
içeri salonda bekleyen arkadaşlarına fısıltıyla karışık “Geldii” diye
haber verdi. Play tuşu sorumlusu gelen haber üzerine tuşa bastı. Bu
durum diğerlerinin de ayağa kalkıp önlerini iliklemelerini ve hazrola
geçmelerini gerektiriyordu. Üç saniye sonra nöbetçinin haber verdiği
gibi kapı açıldı ve içeri Maral girdi. Esasında, bu şekilde içeri
girdiği için kendisine Maral Paşa denmesi daha uygundu. O esnada,
kendilerinin söylemediği anlaşılmasın diye sesini sonuna kadar açtıkları
kasetçalardan şirket marşı çalmaya başladı. Şirket marşı diye
küçümsememek gerekiyordu, Atilla Özdemiroğlu’na bestelettirilmişti.
Sözleri kime aitti o bilinmiyordu ama şöyleydi :
Coşku dolu
yürektik
Heyecanla ürettik
Yaptığımız her işte
Kaliteyi gözettik
En iyisi Cihan’dır
En çok satan Cihan’dır
Üretimde satışta
Rekor kıran Cihan’dır
(Burası Nakarat
iki kere söylenecek)
Cihaaan biziiim malımııız
Seevgi doolu yuuvamııız
Dahaa dahaaa yüükseğeee
Çıkaarmaaktır andımıııııız
Çevre
apartmanlardaki işyeri olarak kullanılan diğer dairelerde ise sabah
eğlencesi başlamıştı. Çayını kahvesini kapan, adeta içerden “Ay yetiş
kaçırıyorsun, seyret şunu” denmiş ve bunun üzerine görüntüyü kaçırmamak
için mutfaktan elleri köpüklü koşup yetişmiş bir aşkla camın önündeki
yerlerini alıyordu. Cihan’cılar giriş katında oldukları ve perdelerini
kapatmadıkları için gösteriyi her sabah keyifle izleyebiliyorlardı.
Başlangıçta onlar da karışık duygular içinde kalmışlardı. Önce gülmeleri
gelmiş, ancak sonra, kendilerini birarada tutacak ve gerçek bir takım
olmalarını sağlayacak bir marş etrafında kitlenmiş bu insanlar acaba
doğrusunu mu yapıyorlar şeklinde şüpheye düşmüşlerdi. Şaşkınlıkları
fazla sürmemiş ve doğru yolu bularak tekrar gülmeye başlamışlardı. Hepsi
nazik insanlardı, ağızlarıyla gülüyorlardı.
Marşı söyleyenler
Cihan’ın satıcılarıydı. Diğer çalışanlar bu sirkin içinde değillerdi.
Satıcıların kıdemli olanları, her sabah, rezil olmanın alternatifini
bulamamış, iş değiştirememiş olmanın, tazminatı şirkette bırakamamanın
gaz sancısı yüzlerine vurmuş bir şekilde marşı okurken ve çok değil, beş
yıl önceki mutlu günlerinin nasıl da bu kadar geride kaldığını
düşünürken, içlerindeki en genç satıcı Emre, operacı gibi sesini
titretip manasız neşe sergiliyordu. O daha orada ne diye bulunduğunun
bile farkında değildi ki.
Marş bittikten
sonra sıra sabah duasındaydı. Ne o? Siz de mi gülmeye başladınız? Evet,
sabah duası.
Yüce Allah'ım,
yarattığın iyiliklere şükürler olsun. Ailelerimizin refahı, şirketimizin
yücelmesi için çalışmalarımızı başarıya ulaştır. Amiiin. Bu esnada
dışarıda bulunan diğer şirket çalışanları da şöyle bir dua ediyorlardı
sanırım : Allahım, bizi içerdeki soytarıların arasına katma yarabbim.
Amiin.
Duadan sonra
törenin “Komando İlkeleri” kısmına geliniyordu. Komando kim mi? Biz
tabi, satıcılar. Maral bulmuştu bu ünvanı. Bir sürü motivasyon buluşları
vardı zaten. Marş bestelettirmiş, ilke hazırlamış, dua yazmıştı. Bütün
bunları bir Japonya gezisinde sabah erkenden gezdiği bir fabrikadaki
işçilerden görmüştü. Neden fabrikaya sabahın köründe gitmişti? Çünkü
Maral tipik bir “Çok Çalışan İşadamı”ydı. Bu hastalıkta görülen tüm
belirtiler onda da mevcuttu. Bir şirkette üst düzey yöneticilik, sayısız
klübe ve derneğe üyelik, o klüp ve derneklerin yarısının yönetiminde
olma ya da başkanlık yapma, bir ucundan spora diğer ucundan da siyate
dirsek teması, arı vız vız vız. Tıp, bunu bir hastalık olarak görmediği
için tedavisi de yoktu elbette. Çok çalışarak hepimizin hayatını
zorlaştırıyor, üstüne üstlük bir de takdir alıyor ve elden bir şey
gelmiyordu. Onun için, Japonya’da da sabahın köründe kalkmış ve
fabrikaya gitmişti. Japonlar ant içerek dua ederek bu kadar başarılı
oluyordu. Başarının sırrı böyle kabak gibi belliyken dünyanın geri
kalanı uyuyordu. Maral derhal bu Japon usulü motivasyon yöntemini,
üzerine kendi diğer buluşlarını da katarak uygulayacak ve öne geçecekti.
Komando ilkelerini
duvardaki büyük panodan tek tek okumamız gerekiyordu. Bir duvar boyunca
oturanlar bitince, aradaki masaya ayakta dururken kollarını kavuşturarak
yaslanan Maral, diğer duvar tarafındakiler devam etmeden, hemen bir ilke
okuyordu. İlkeler, tutamayacağım sözler vermem, şirketimin menfaatini
gözetirim, sattığım mala inanırım gibi palavralardan oluşmaktaydı.
Sayıları elliyi buluyordu. Sonuncu madde de okunduktan sonra ritüel
bitiyor ve hesap verme kısmı başlıyordu.
Hesap verme
kısmının adı, “Dün şirket için ne yaptın?” idi. Bu bölümde dün ne kadar
televizyon satıldığından ve piyasada ismimizden ne kadar övgüyle
anıldığından bahsetmek gerekiyordu. Önceki gün televizyon satamamış
olanlara “Neden?” diye sorulmasından ve kem küm faslının fazla
uzamasından dolayı pratik çözümler bulunmuştu. Örneğin on televizyon
sattan bir satıcı bunu enayi gibi bir günde söylemek yerine, her gün iki
sattım üç sattım, bir sattım diye dört güne bölüyor, beşinci gün ise
yeni müşteri ve Pazar araştırması yaptığını sallayarak haftayı
kapatıyordu. Maral Paşa bütün bu külleri yuttuğu halde hiç öksürmüyor ve
sıranın kendisine gelmesini bekliyordu.
Onun anlatacak çok
şeyi vardı, Polis Bilmemne Derneği’nde yaptığı konuşmadan sonra
Elektronik Üreticileri Derneği’ne gitmiş, akşam Lion’s da yemek yerken
bilmemne şirketinin pazarlama müdürüyle konuşmuştu. İtibarımız
fevkaladeydi, bütün piyasa Güney Afrika’da çekilen reklam filmini
konuşuyordu. Herkes bize gıpta ediyordu, piyasanın tozunu atıyorduk, her
sabah gözlerimizdeki ışığı görerek o da hırslanıyor ve her yerde bizleri
anlatıyordu, haydi komandolarım!, satın gelin şu televizyonlarıydı.
Bazı insanlar,
kendilerini daha zeki zannettiklerinden ve Hollywood etkisinden olsa
gerek, beş dakika konuşarak işleri değiştirebileceklerini
zannediyorlar. Bu özellikle takım sporlarında çok yaygın. İçeri koç yada
hoca ya da direktör denen birisi giriyor. Bir konuşma yapıyor ve işleri
değiştirdiklerini düşünüyorlar. Kimse de onlara “Madem öyle maçtan önce
niye konuşmadın?” diye sormuyor. Kaybedilen maçlardan sonra “Devre arası
hocamız geldi, hepimizin ne kadar sefil hamamböcekleri olduğundan
bahsetti. Biz de çıktık yenildik” demiyor tabi.
Motivasyonun son
noktasına ise, kapıya en yakın olanın kapıyı açıp, eliyle “Gel” işareti
yapmasından sonra, dışarıda hazır bekleyen Sıdıka’nın üstünde üç büyük
sürahi su, içiçe geçmiş cam bardaklar ve iki tüp Kalsiyum Sandoz koyduğu
büyük tepsisiyle içeri girmesi ile ulaşılıyordu. Sandoz fısırtılarını
müteakkiben, tabletinin bardakta artık su üstüne çıkması ile birlikte,
Maral bardak kaldırıp “Haydi komandolarım, herkesin gözü üzerimizde,
nazar değecek diye korkuyorum, hasta olmamanız için, iksirinizi için
dışarıya öyle çıkalım” şeklindeki konuşmasını yapıyordu. Bardaklar
dipleniyor, örtbas edilmeye çalışılan kimi geğirik sesleri arasında
Maral odayı terkediyor ve sadece bir yudum almama karşın beni yüzümde
Sandoz içmiş bir ifade ile başbaşa bırakıyordu.
O zamanlar bu sirk
bana eğlenceli bile geliyordu. Ancak bu eğlence Cihan batana kadar
sürdü. Ardından bellerinde silahlarıyla şirketi basan müşteriler dönemi
yaşandı. Ben bütün gün bizle beraber şirkette duran sivil polislere
yakın oturmaya özen gösteriyordum. Maral ise çok önceleri ortadan
kayboluvermişti. Biz artık perdelerimizi kapatıp oturmaya başlarken onun
da Çiller ailesi ile kanka olduğunu öğrenmiştik gazetelerden. Parti il
başkanı oldu önce, Sonra Petkim’de yönetim kurulu başkanı oldu. Kim
bilir şu anda ne iş yapıyor? Kimleri motive ediyor? Belki Kadir İnanır
ile ortak Motivasyon Çözümleri işine girmiştir.
Meziyetler de
kazandım bu işte. Geri kalan iş hayatımda yanımdakilerin “eyvah!”
dedikleri durumlar için her seferinde “Bu da bir şey mi?” diyebildim ve
personel servisindeki bir saatlik seyahat süresine yöneticilerini
çekiştirmeyi sığdıramayan ergen hatunları dinlerken kıs kıs gülebildim.
Renault 12 station
şirket arabasıyla kestirmeden gideceğim diye Dolapdere’de kaybolan ve
çingene mahallesinden canını zor kurtaran, müşterisini yerinde
bulamayınca endişelenerek, kahramanca depoya dalan ve sekreteriyle
uygunsuz vaziyette bastığı müşterisinin kendi ısrarı üzerine, kimsenin
almak istemediği dandik televizyon antenlerini bir çırpıda satan ve bu
başarısını ileri pazarlama teknikleri eğitiminde “imaj odaklı satış
stratejisi” diye yutturan, favori “kestirme” yeri olan Ataköy’deki
salkımsöğütün altında arabayı park edip kariyer dertsiz vurup kafayı
uyuyan ve ehliyetimde hala resmi duran kabarık saçlı satıcıyı epey
geride bıraktım. Şimdiki sefil plaza hayatıma bakıyorum da, meğer
hayatımın en renkli işiymiş, nerden bileyim?
Acaba bu
yazılanların ne kadarı gerçek? GVZ bir kısmını uydurdu mu acaba? Valla,
sunacak tek bir kanıtım var. Biz battıktan on yıl sonra yayınlanmış bir
gazete haberi. Ancak içinde marşın bir kısmı, dua ve komando iksirini de
bulacaksınız.
http://www.milliyet.com/2004/02/04/business/bus02.html
Ne? Hepsi gerçek
mi yani?
Emre 2007
|