|
08/01/2008
RAHİMDE DURDUĞU GİBİ DURMAZ
Bugün
arefe, işyerine çocuk getirme günü. Hernedense bu insanların çocuklarını
her gün götürdükleri yuvalar bu yarım arefe günü çalışmıyor. Tıpkı bazı
sinemanın beş kişiden aşağı film oynatmasının kurtarmadığı gibi, onları
da yarım gün kurtarmıyor olmalı ki, millet pazar günü, bayram dahil gece
ona kadar çalışırken onlar gayet rahat dükkanı kapatabiliyorlar.
İşyerine çocuk taşıyanlar, diğerlerine de görevler yüklüyorlar elbette.
O çocuklara ilgi ve sevgi gösterilmesi zorunluluğu doğuyor. Çocuğa
ilgisiz kalmak çok garipseniyor. İlla o çocuğu sevimli bulmak ve çocuk
sevme sanatından örnekler vermek gerekiyor.
İşte
karşı masada oturan hanım çocuğunu özenle süslemiş ve işyerine
getirmiş. Kendileri de çocuk sahibi olan ya da çocuk görünce
damarlarında kan yerine hormon dolaşmaya başlayan genç hatunlar, karşı
masadaki hanımın çocuğunu görünce hemen, “çocukgörürgezer” refleksiyle
yön değiştirerek çocuğa doğru ilerliyor ve sohbete giriyorlar. Sürekli
çocuğa, çocuğun bile manasız bulacağı sorular sormak ve çocuğun yarım
ağız verdiği cevapları heyecanla tekrarlamak üzerine bir diyalogları
var. Bu esnada genellikle çocuk karakolda sorguya çekilen mafiosi gibi
sessizlik yeminine bağlı kalıyor ya da inandırıcılıktan uzak bir
utangaçlık sergiliyor. Bir kaç dakikalık monolog sonunda hormon seviyesi
normale dönen, çocukla sohbet uzmanı, tekrar yetişkin kimliğine
bürünmeye karar vererek karşı masadaki hanıma dönüyor ve “bu yaşlarda
böyle oluyorlar...”, “bizimki de...” şeklinde başlayan cümleler kurup
sırasını bir sonrakine teslim ediyor.
En
büyük sıkıntıyı ise benim gibi çocuk sevmeyenler yaşıyor. Yüzünüzde daha
ne kadar devam ettirebileceğinizi bilmediğiniz yapıştırma bir tebessümle
rolünüzü oynuyorsunuz. Bu sadece işyerine getirilen çocuk için geçerli
değil tabi, eşi doğum yapmış birine de aynı rolü oynamak gerekiyor. Ne
demenin uygun olacağını bilemeyerek, “Allah analı babalı büyütsün”
şeklinde bir papağanlık sergileniyor. Allah Tarzan gibi gorillerle
büyüttürmesin, analı babalı büyütsün mü demek isteniyor, tam
bilemiyorum. Ya da “Tebrik ederim” deniliyor.
--
Tebrik ederim, yazı ile altımilyarbeşyüzmilyonbir oldu dünyanın nüfusu.
Erken yaşta yüzme öğretin, buzullar eriyince ihtiyacı olacak...
-- Bi
şey olmaz. Al Gore yaygarası. Seçimi kaybetti diye hırçınlık yapıyor.
İki tane ayı boğuldu diye...
--
Valla sular yükseldiğinde biz de o ayılar gibi yüzmeye başlayabiliriz.
-- O
zaman biz kayınpederin Gültepe’deki evine taşınırız, orası yüksek :)
--
2012’de Marduk dünyaya kafayı koyunca zaten yüksek alçak farkı
kalmayacak.
-- O
tam palavra. Hem çarpsa bile kayınpederin evi sağlam, kaya üstüne
yapmışlar.
Anne
baba ise tebriklere, kendi replikleriyle karşılık vermekte gecikmiyor ve
“Aman sağlıklı olsunlar da, gerisi önemli değil” diyorlar; sağlıklı seri
katil bile olabilirler. Eşinin hamile olduğunu bildirenler de çıkıyor.
Tabi nefes nefese bir geceyarısı telefon açıp yapmıyorlar bunu,
genellikle üç ay falan geçince yapıyorlar.
Bir de
filmlerde baba olacağını öğrenen ve bundan dolayı piyango kazanmış gibi
sevinen adam figürü var. Sanki çocuk sütçüdenmiş de, sürpriz olmuş gibi,
bir sevinç, bir coşku.
-- Baba
oluyorum oğlum, babaa ! Heyt bee, trallallomm!
-- Ben
de baba oluyorum
-- Ne?
Ulan sen evli bile değilsin, ne iş?
-- New
York’da beş büyük aile toplantı yaptı, beni baba ilan ettiler.
-- Eh,
o zaman bizim oğlanın sünnetine gelirsin artık. Hem sen sünnetteyken
rakiplerini de öldürtürsün.
Filmlerde bu coşkulu durumun panikli kadın versiyonu ise münasebetsiz
bir zamanda kadının suyunun gelmesidir. Kulağa oldukça bulantılı gelen
bu durum dehşetle hastaneye koşturmayı gerektirir.
--
Beey, müjde! ... Sular geldi!
Filmler
bir yana, işyerine özel, çocuk ilintili ve bulantılı bir başka durum ise
sabahları ellerinde bir takım araç gereçle sütlerini sağmaya giden
kadınlar topluluğudur. Sütleri sağılmış kadınlar topluluğu, daha sonra
sütleri ile yemekhaneye gidip kaplarını soğutucuya koyarlar. O
soğutucularda eğer oraya ait olmayan bir çanta görürseniz, bilin ki
içinde insan sütü vardır. Bu konu işyerinde istemeseniz de bilmek
zorunda kaldığınız konulardan bir tanesi. Bir diğeri ise hiç şüphesiz
bebek bakımı sorunlarını dinlemek zorunda kalmanızdır. Nereye kaçarsanız
kaçın mutlaka etrafınızda birileri bebek ya da çocuk sorunu
konuşmaktadır. En popüler sorun ise bebek ve yetişkinin uyku saati
uyuşmazlığıdır. Teorik olarak gece uyudukları düşünülen bebekler bu
inanışın bir efsane olduğunu ebevynlerine çabuk öğretirler. Uyumamak
için her zaman bir nedenleri vardır. Bunlardan en ilginç olanı ise
osuramamaktan dolayı uyuyamamaktır. Bunun için “bebek omza” komutu ile
bazuka misali omza alınan bebek nişan alınıp, sırtı sıvazlanarak
ateşlenir. Ebeveynler için her türlü uykusuz gece hizmetini verirken,
çeteresini tutmayı unutmamak ise gelecek için akıllıca bir yatırımdır.
Zira ergenlik yılları geldiğinde ve çocuk “Hepinizden nefret ediyorum”
demeye başladığında, “Seni dokuz ay karnımda taşıdım, geceleri uykusuz
kaldım, altını değiştirdim, emzirdim, osutturdum, nankör!” demek ve
çocuğu kafadan kendinize borçlandırmak taktiği her zaman işe yarar.
İşyerinden evdeki bakıcıyı arama konusuna değinmeden olmaz. Evdeki
bakıcı için gereken özellikler şunlardır : Bir saray mürebbiyesi kadar
görgülü, bir pedagog kadar bilgili, Bolulu bir aşçı kadar mahir ve bu
işleri, sizin onu gözetlemek için gizli bir yere yerleştirdiğiniz kamera
kadar bile para almadan yapacak kadar salak olmak. Ancak bu konu, esas
böyle birini aramanın salaklık olması gerektiği noktasında kapanır ve
ucuza çalışan Moldovyalı bayan bilmemneye çocuk emanet edilir.
Karşılığında, evi günde bir düzine kadar şirket telefonundan aramak
gerekecektir. Çocuğu anne babadan daha çok gören bir bakıcıya neyi nasıl
yapacağını tarif etmek ironisinden sonra durumdan emin olmak için çocuk
telefona çağırılır. Bakıcının kameranın görüş alanı dışında bir yerde
çocuğun üzerinde sigara söndürüp söndürmediği tespit edilir. Bu arada
telefon marifetiyle çocuğa nasıl davranması gerektiğini
söyleyebileceğini zanneden siber anne babalara da rastlanır. Konuşmalar
genellikle çocuğun lafı uzatması ve telefonu kapatmayı eziyete
dönüştürmesini takiben, telefonun bir tarafın yüzüne kapanmasıyla sona
erer. Akşamüzeri yapılan konuşmaların sonunda ise çocuğa, kendisini
terketmekten ve dahası, yakında onu yuvaya dehleyecek olmaktan dolayı
tazminat talep edip etmediği sorulur. Bunun soru biçimi “Akşam gelirken
sana bir şey getireyim mi?” şeklindedir. Dandik bir çikolata işi nasolsa
kurtaracaktır.
Karşı
masadaki hanımın çocuğu inandırıcılıktan uzak utangaçlığını üzerinden
atıyor ve bağırmalı cümleler kurmaya ve askerleri kendisine imrendirecek
bir şekilde, ayaklarını yere mümkün olduğunca vurarak koşturmaya
başlıyor. Karşı masadaki hanım, komşu çocuğunu zapteyle, yaylalar
yaylalar, bakışlarının baskısı altında çocuğa mukayyet olmaya
çalışıyorsa da, “Edepsizlikte sınır tanımayan, işyerine arefe günü
getirilmiş çocuklar derneği”ni kurmaya aday piçkurusu, daha bir
bağırmaya başlıyor. Eee çocuk bu, rahimde durduğu gibi durmaz.
Emre 2008
|