28/06/2004
uzun zaman oldu görüşmeyeli, özleyenim olduğunu
zannetmiyorum, ben de sizleri özledim diyemem. hem
şunun şurasında kaç yazıdır tanıyoruz ki
birbirimizi.
deniz kenarında, kışları da ılık ve güneşli geçen
başka bir sitedeyim uzun zamandır... geçenlerde
gaflete kapılıp, web fm’e “bir pazar hikayesi”
yazma sözü verdim... işte bu yüzden; yazının ana
fikiri yok, amaç; verilen sözün arkasında durmak...
T
yazmak lazımdı
yazmasak olmazdı,
aslında oldu tabii
bir sürü yazamadığımız
bir süre yazamadığımız
ama o zaman da
bakkalda hesap üstü kalmışlık oldu
siparişi unutmuşluk bakkal çırağında
hem de ekmeğin en yumurtaya banılacağı sırada
ve kapatıyoruz manasında söndürülen ışıklar oldu
hadi gidin artık makamından
kırklık bir ampul kaldı geriye...
baktık olmuyor yazmadan
baktık mesele oluyor
dimağı eşeleyen cümleler,
olmuşlar,
olacaklar
yani fikrin hizasına konulacak ne varsa işte,
yazdık
yazmasak olmazdı çünkü(*)
kadıköy’de, salı pazarının bulunduğu yerin kurbağalı
dere tarafına, hafta sonlarında kurulan bitpazarına
yolu düşmeyen var mı içinizde? efendim?
bitpazarı ya
da rus pazarı denilen bu yere, biz kendi aramızda
–belki başkaları da öyle diyor ve benim haberim yok
olamaz mı, olur- “cennet” adını verdik. ne ararsanız
var, hoş bu biraz da aradığınız şeye bağlı. yıllar
önce bir arkadaşla olta misina, iğne, kurşun, vb.
amatör balıkçılık malzemeleri almak için gitmiştim,
derken neredeyse tüm film ve müzik cd’si
ihtiyaçlarımı buradan karşılar oldum.
evet “yaşasın
korsan”... hem canım bunlar korsan sayılmaz ki
bilumum zabıta heyeti ve policeman’ın tezgahlara
yanaşıp kucak dolusu cd’yi çantalarına koyduğunu kaç
defa gördüm. sanırım numune alıp korsanlık
derecelerini test ediyorlar, satıcılar ile
aralarında tartışma yaşanmadığına göre satılanların
halkın sağlığında ciddi tehlikeler yaratma riski
yok... cd satarlarda –canım cd çalar oluyor da, cd
satar niye olmasın- ne isteseniz var; henüz
gösterime girmiş vizyon filmleri, son çıkan müzik
cd’leri
–unutmadan;
jane birkin’in arabesque (**) isimli albümünü aramak
gafletinde bulunmayın, çünküsü; tanımadığım halde
“melek” adını verdiğim rum asıllı bir ablamızda (o
da web fm sayesinde) bulunuyor sadece-
çocuklarınızı lgs ve öss’ye hazırlayacak eğitim
programları, bilgisayarınız için aklınıza gelen
gelmeyen tüm uygulamalara ait cd’ler, oyunlar, daha
neler neler...
üstelik
filmleri çok cüzi bir ücret karşılığı
kiralayabiliyorsunuz -sadece dere kenarına yakın
tezgahtakilerin kiralanıp kiralanmadıklarını
bilemiyorum... o taraftaki tezgahların etrafını
çeviren aabilerin, amcaların bir taraftan
pantolonlarının belli başlı bazı bölgelerini tekrar
tekrar elden geçirirken, diğer yandan da tezgahtan
film seçme çabalarına ağızlarının suyunu akıtarak
devam ettiklerine bakıp, bu muhite yanaşmak bünyeyi
bozar diye düşündüğümden, malumat sahibi olamadım...
e-ee ne demişler herkes uğur dündar olamaz-...
T
hangi
milletten oldukların bilmediğim ama “capon-capon”
dediğim sarı benizli vatandaşların tezgahları da
karıştırmaya değer aslında... araba farları için
yedek ampulden tutun, saç tokası, cüzdan, yelpaze,
dizi dizi inciler, küpeler, plaj çantası, evrak
çantası, makyaj malzemeleri, ruj muhafazaları,
fırçalar, taraklar, kapaklarında barbi deseni olan
plastik albümler, salata servis seti, buda
heykelcikleri, ipek eşarp, fermuarlı –kullanışlı ama
komik- ipek kravatlar, makas, parfüm, tülden kirli
çamaşır sepetleri, anahtarlık, oyuncak, dürbün,
stres topları, el boyaması çift katlı cam şişeler,
farklı büyüklüklerde rüzgar çanı, ufak bereket
objeleri, ahşap süsler, manikür setleri, masaj
aletleri, geyşa desenli bardak altlıkları ve ayrıntı
olabilecek her şey... ne yalan söyleyeyim ben alış
veriş yapmak yerine fiyat sormayı seviyorum onlara
“bir miliyon, beş miliyon” diye l ile y harfleri
arasına i’yi sıkıştırıp cevaplamaları çok hoş –ya da
bana keyif veriyor. ne yapayım; keyif verici madde
olarak sigara ya da alkol kullanmaktan iyidir- ...
T
eski püskü bilgisayarlar –ve dahi parçaları-,
teypler, müzik aletleri, gramofonlar, eski kırk
beşlik plaklar, kasetler, dergiler, kitaplar,
telefonlar, biblolar, porselen, cam, melamin,
plastik tabaklar, mc donald’s çocuk mönüsünün o güne
kadar promosyon amaçlı dağıttığı oyuncaklar, özetle
kırkının da kulpu kırık kırk küp çok ucuza satılıyor
bilmem kaçıncı el tezgahlarında...
diğer pazarlarda rastlayabileceğiniz her türlü giysi
satan tezgahlar ile tokacılar, çarşafçılar,
perdeciler, örtücüler, mutfak eşyası, yapma
çiçekler, spor ayakkabılar, vb. burada da mevcut.
İlla ki hem evi, hem de arkadaşlarınızın evini
tırıvırı şeylerle doldurmaya meraklıysanız yeni bir
konsept oluşturmak elinizde... hele bir de hint
tarzı; üzeri aynalı, sırmalı, fil vb. desenli
örtüler ve bunlara yakışacak ahşap objelerin,
tütsülerin peşinden koşanlardansanız; cennet’e hoş
geldiniz, imkanlar sınırsız... size düşen;
düşlerinizi doğru yorup, yeteneklerinizi sergilemeye
başlamak...
dilerseniz, cebinizdeki paraya göre, kendinize
padişah ya da sadrazam soyundan gelen bir geçmiş
yaratabilir; paşa dedenizin kılıcına, nargilesine,
büyük annenizden kaldığını rahatlıkla
söyleyebileceğiniz üzeri altın/gümüş işlemeli
kadehlere, hani şu kıraç’ın “eski bir gelinliğe /
bir bakır bileziğe / annemden kalan yüzüğe /
razıysan gel benimle” dediği, kızları aşk uğruna
sefalete çağıran parçasında bahsi geçen aile
yadigarı takılara, hatta geniş aile fotoğraflarına
bile kolaylıkla sahip olabilirsiniz –ama ruhlarına
asla deermişim-...
antika ve eski para meraklılarına hitap eden
satıcıların katalogları da yanlarında, onlarda sahte
yok(muş)... bir ünlü türk büyüğünün dediği gibi;
kitabına uydurmak lazım, eğitim şart!.. bilgi, görgü
zaten öyle böyle değil bambaşka bir meziyet.
T
her kafadan bir ses çıkıyor...
“ne alırsan beş yüz biiiin” diye bağırıyor satıcı.
kenarları kabartmalarla süslenmiş, rengi yılların
etkisiyle sararmış karton çerçeveye yapıştırılarak
yerleştirilmiş bir kadın resmi dikkatimi çekiyor...
henüz anların renkleriyle beraber sabitlenemediği
dönemlerde çekilmiş, rötuş yapılarak
renklendirilmiş... karton çerçevenin sararmışlığına,
fotoğrafın eskimişliğine inat, pırıl pırıl bir
aydınlık var genç kadının yüzünde. eski türk
filmlerindeki; ediz hun’un, cüneyt arkın’ın, ekrem
bora’nın evlerinde, o kimseyi sokmadıkları odanın
duvarına astıkları kocaman filiz akın, türkan şoray,
hülya koçyiğit resimleri gibi bakıyor gözleri...
büyük beyaz yakalı, küçük çiçeklerin desenlediği
emprime kumaştan bir elbise var üzerinde. belki
dudağına ilk ruju bu fotoğraf için poz vermeden az
önce –istekle ama biraz utanarak– sürmüştür genç
kadın. krepe yapılıp hafif kabartılmış saçlarını,
oldukça kalın, koyu renkli saten kurdeleden fiyonkla
sıkmadan arkada toplamış. kaç defa aynaya bakıp
düzeltti onları acaba? muhtemelen günler ya da
haftalar öncesinden kararlaştırılmıştır fotoğrafçıya
gidilecek gün. öyle yerlere yalnız gidilmez;
yanında mutlaka ablası ya da kuzenlerinden biri de
vardır... abla/kuzen, fotoğraf çekilirken makinenin
arkasında bir yerlerde durarak fotoğrafçının
hareketlerini izlerken, genç kadının rahatlamasını
sağlamak için, anlamsız gülücükler savurmak görevini
de gönüllü olarak üstlenmiştir kuşkusuz.
dükkanın arka
tarafındaki odaya hep beraber geçilmiştir.
fotoğrafçı ışıkları ayarlarken son bir defa aynaya
göz atmıştır genç kadın. yüksekçe bir tabureye
oturup, omuzlarını iyice dikleştirip, fotoğrafçının
eliyle işaret ettiği boşluğa hafif –ve fakat asla
hafif meşrep değil- gülümseyerek bakmıştır. ansızın
patlayan flaş gözünü almış, kırptığı gözlerinin
fotoğrafta kapalı çıkacağı endişesine kapılmıştır
belki de.
nasıl da
heyecanla beklenmiştir fotoğrafın alınacağı gün. çok
güzel çıkmış, hanım hanımcık bakmış objektife, ne
kadar doğal. bir tanesini büyütüp sabit boya
kalemleriyle renklendirmiştir fotoğrafçı...
bunları alan
olur mu diye düşünürken “ufakların dört tanesine bir
milyon versem olur mu?” diyor yanımda duran adam.
elinde; yarım kartpostal büyüklüğünde, yıpranmış
askeri okul fotoğrafları... ben de gayri ihtiyari
uzanıp, elime alıyorum genç kadınınkini,
başkalarının eline geçmesini istemiyorum, derken
ayakkabı kutusunun içindeki diğer fotoğraflara
takılıyor gözlerim. geçmişte hangi odaları
süsledikleri, kimlere gönderildikleri, iç çekerek
kimler tarafından tekrar tekrar bakıldıkları ve daha
bir sürü düşünce geçiyor aklımdan...
T
bu defa nedense biraz kırık, boğazıma düğümlenen
hüzünle ayrılıyorum bitpazarından... buruşuk siyah
poşetin içinde o adamın elinden kurtardığım, beş yüz
bin liralık fotoğraf.
şimdi anladınız sanırım; büyük halamın, büyük babama neden hiç
benzemediğini....
(*)yılmaz
erdoğan – kasım 98
(**)albümü ısrarla aramama sebep olan adam izin
verirse, zamanı gelince anlatacağım...
|