28/02/2005
bahane
kendisini nisan zanneden bir ağustos’un getirdiği kırkikindileri
bekliyor şehrim. alçak semtlerdeki evler –gerekirse- zorla
boşaltılacakmış. 15 ağustos pazar, balkonda oturuyoruz. sakız
sardunyalarımdan bir tanesi eflatun açmış, oysa beyaz diye
satmıştı çiçekçi. balkon demirine takılı, yakaladığı en ufak
rüzgarla fırıl fırıl dönmeye başlayan rengahenk rüzgar gülüne
öykündü belki... okuduğu gazeteden başını kaldırıyor sevdiğim
adam; sesinde çocuk heyecanı “leyleklere bak” diyor –bugün doğum
günü 46 yaşına girdi ama yıllar kimin umurunda- elindeki
gazeteyi şezlonga atıp fotoğraf makinesini almaya gidiyor.
terliklerinden bir tanesi balkonun eşiğinde kalmış, diğeri
ayağında –diye umuyorum- “kaçırmasam bari” diye sesleniyor
içeriden...
Kuşlar toplanmış göçüyorlar
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni (1)
günlerdir eski kaldırımları parçalayıp, sonra
kamyonlara yükleyerek uzaklara gönderen; greyder, kepçe, adı her
neyse o çok sesli kocaman sarı makine terk etti caddemizi.
şimdi, yeni taşları, onlara anlatılan şekilde dizmeye çalışan
kadıköy belediyesi fen işleri müdürlüğü‘ne bağlı oldukları
sırtlarına geçirdikleri portakal renkli tişörtlerden anlaşılan
işçilerin, taşların iyice yerine oturması için üzerlerine
balyozla vurdukça çıkarttıkları sesler tıklıyor beynimizde.
sabahta beri bizi yalnız bırakmayan gri bulutlar, yağmur
getiriyorlar bazen. o zaman işlerini bırakıp, tente ya da saçak
altına sığınıyorlar. cadde trafiğe kapalı olduğundan, sadece
yağmurun sesi yankılanıyor öyle zamanlarda...
Hiçbir şeyim yok akıp giden sokaktan başka
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni (2)
elinde fotoğraf makinesiyle geliyor balkona.
leylekler havada dönüyorlar. makineyi gökyüzüne ayarlayıp,
düğmesine durmaksızın art arda basıyor. yüzündeki, leyleklerin
gidişini makineye hapsedememe telaşı, yerini gittikçe artan bir
gülümsemeye bırakıyor. ödev olarak verilen problemi, kaleminin
arkasını ısırarak çözmeye çalışan çocuğun, doğru sonuca ulaştığı
andaki pırıltıyı görüyorum gözlerinde.
Seni o kadar yakından görünce
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni (3)
“seneye tekrar bekleriz” diyerek el salıyor
arkalarından. yağmur dindi. işçiler taşları dizmeye,
dizdiklerinin üzerine balyozla vurmaya devam ediyorlar.
içlerinden bir tanesi yağmura küfrediyor. sabahtan beri diğer
işçilerin dizdiği taşların arasına kum döküp, kalan boşlukları
kapatıyordu. yağmur kumu yıkayıp götürmüş, her şeye yeniden
başlaması gerekiyor. sevdiğim adam, kaşlarını çatıp, ters ters
bakıyor küfreden işçiye. o hiç kötü laf sevmez, şakacıktan bile
olsa “eşek” dahi dediğini duymadım bugüne kadar. yağmur bu
hakarete dayanamamış olsa gerek, şimşek ve gök gürültüsünün
ardından sağanak halinde boşalıyor yeryüzüne. sadece işçiler
değil saçak altlarına kaçışan. sokakta kim var, kim yoksa başını
sokacak bir yer arıyor. “boyacı çocuk ıslanıyor” diyor,
elindeki fotoğraf makinesini kılıfına sokarken....
Eşiklerde oturmuş bir dolu insan
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni (4)
yerinden kalkıp, tekrar içeriye gidiyor. kapının
kapanma sesinden, dışarı çıktığını anlıyorum. sokağa bakıyorum;
elindeki açılmış şemsiyeyi boyacı çocuğa uzatıyor. çocuğun yüz
ifadesinden almak istemediği belli oluyor. istemiyorsa zorlama,
çocuklar yaz yağmurunda ıslanmayı sever, diye seslenmemek için
kendimi zor tutuyorum. konuşmaya başlıyorlar, şemsiye ikisini de
koruyor yağmurdan, derken damlalar seyrekleşiyor. yaz yağmuru,
çabucak geçiyor ama gri bulutlar hala gökyüzünde. şemsiyeyi
kapatıp sohbete devam ediyorlar. 5-10 dakika sonra “görüşürüz”
diyen cıvıltılı bir çocuk sesi çarpıyor kulağıma. balkona
dönüyor. “çocuklarla sohbet etmek müthiş, her biri ayrı bir
dünya” diyerek sakin sakin paketinden çıkarttığı sigarayı
dudaklarına götürüyor. boyacı çocuğun arkasından istasyona doğru
uzaklaşmasına bakarken, aklından kim bilir neler geçiyor?..
Uzaklardaydın, oracıkta, öbür kıtada,
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni (5)
üzerime yapışan uyuşukluğu atmak istiyorum.
saatlerce aynı yerde oturmak bana göre değil. dışarı çıkmayı
teklif ediyorum... beş dakika sürmüyor hazırlanmamız. yağmurluk
alalım mı diye soruyorum, cevap vermek yerine portmantodan
aldığım ayakkabılara bakıp, deri olanları giy istersen,
ayakların ıslanmasın diyor. başına gelecekleri, mutlaka girecek
bir kaç su birikintisi bulacağımı, suya sevdamı biliyor.
apartman boşluğunda ses çok yankılanıyor diye konuşmayı
sevmediğinden kulağıma eğilip, bu defa su birikintilerine girip
çamurlara bulanmak yasak, diye fısıldıyor.
İkinci bir pırıltı var senin bakışlarında
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni (6)
alıştığımız sokaklardan geçip sahile iniyoruz.
deniz koyu mavi uzanıyor önümüzde. bankların ıslaklığına
aldırmadan sarmaş dolaş oturmuş gençlere takılıyor gözüm, bir
başka banka yaklaşırken yüzüne bakıyorum, başını iki yana
sallıyor. önümüzdeki çifti sollayıp, büyük adımlarla yürüyoruz.
yavaş hareket etmek bize göre değil. dinlenmek için çıkılan
tatillerden bile yorgun dönenlerdeniz. tek kelime konuşmuyoruz,
bizi seyreden birisi olsa küs olduğumuzu düşünebilir. oysa yirmi
yıl beraber yaşamış olanlar, kimselere sezdirmeden, sadece
ikisinin anlayabileceği bir lisanda gözleriyle konuşabilirler.
Yürüyoruz bütünlemeye kalmış bir sessizlikte
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni (7)
sevda sözleri – cemal süreya
(1) iki kalp
(2) eşdeğeriyle yan
(3) atı’lar deltalara
(4) afyon garındaki
(5) metinlerde buluştuk
(6) küçük anne
(7) hiçbir semtte
|