|
gece nöbeti
bahçe kapısı rüzgardan gıcırdıyor, yağ
sürmek lazım. sabah olup günün telaşı başlayınca unutuveriyorum,
yaşlandım. kapının en ufak hareketinde ses çıkartması işime
geliyor, bahçeye birisi girip çıksa hemen anlıyorum. topu kaçıyor
oğlanların, kaç defa; çiçekleri ezmeden alın şunu dedim, bir
koşuşturma, bir bağrış çağrış, beni duymuyorlar bile...
yağmurun
sesinden uyuyamadım. aslında yağmur bahane, artık kesintisiz gece
uykularım kalmadı. erken saatlerde televizyonun karşısındaki
koltukta uyuklamaya başlıyorum, hiçbir filmi, diziyi doğru dürüst
seyredemez oldum. ya televizyondaki ani bir sese, veya kendi
horlamama uyanıp, birazcık içim geçmiş diye düşünüyorum. önce
televizyona sonra saate bakıyorum, o-oo benim seyretmek niyetine
girdiğim program biteli çok olmuş. uyuklamalarıma ara verdiğimde
ilk işim arka odanın ışığı yanıyor mu diye bakmak; bazen o da
uyuyup kalır. aksi ihtiyar, ne zaman kalkıp ışığını söndürmeye
kalksam; kah “uyumuyorum, biraz içim geçmiş, ajans dinliyorum”,
kah “kitap okuyorum” der. oysa kitap çoktan yere düşmüştür,
radyoda haberler yerine; kutlu payaslı yönetiminde beraber ve solo
şarkılar... ışığı yanıyor, acaba yağmur sesinden mi uyuyamadı?
oldum olası korkar gök gürültüsünden, şimşek çakmasından. yıllar
önce babasıyla beraber ata binerken fırtınaya yakalanmışlar, açık
arazideki tek tük ağaçlardan birinin dallarının altına girip,
yağmurdan korunmak istemişler. dallar alçak, bunlar da at üstünde
olduklarından rahat edememişler. ıslanmayı göze alıp; atlarını az
ilerdeki alt dalları daha yüksek ağaca doğru sürdüklerinde ufak
ağaca yıldırım düşmüş, yanmış, bitmiş, kül olmuş. tıpkı
tekerlemedeki gibi. korkusu o günden kalma. ben korkmam, böyle
gecelerde pencere önüne oturup çakan şimşekleri seyretmeyi severim.
flaş patlamış gibi birden aydınlanır karanlıklar -çocukken “allah
baba resminizi çekiyor” derdi annem-. günlerdir yağıyor mübarek;
gençken bile yağmur seven romantiklerden olmadım, şemsiye taşımayı,
başımı örtüp gezmeyi sevmem. sarıyla karışık mavi bir ışık seli
boşalıyor gökyüzünden toprağa, bir yerlere yıldırım düştü galiba
dememe kalmadan gök gürültüsüyle yerimden sıçradım, camlar
zangırdıyor, şimdi uyanır.
“sen daha
yatmadın mı?” diye sesleniyor arka odadan. nohut oda, bakla sofa
dedikleri cinsten ufak bir ev yaşadığımız yer. ona bir oda, bana
bir oda, bir misafir odası, mutfak, banyo ile yemek masasının,
portmantonun durduğu ufak bir sofa var girişte. iki kişiyiz, daha
ne olsun? açıkça konuşmamış olsak da sanki gizli bir anlaşma var
aramızda; evin arka tarafı onun, ön tarafı benim. misal; arka
bahçedeki meyve ağaçlarıyla o ilgilenir, ön bahçedeki çiçekler,
çimlerle ben. incirler olduğunda alçak dallardan
toplayabildiklerini iyice yıkadığı incir yaprağının üzerine özenle
dizer, başka bir yaprağın -iyice yıkanmış olduğunu söylemeye gerek
yok- üzerine sert kabuklarından dikkatlice ayrılmış süt beyazı
taze cevizleri sıralayıp ön bahçedeki masanın üzerine koyar.
Yıllardır benzer yaz sonları yaşanır bahçemizde, incirler
olgunlaştığında. “yatmadım” diye cevaplıyorum sorusunu. korktu
biliyorum, ayaktamıyım diye beni kontrol ediyor. “iyi bari, yanına
gelip ben de biraz oturayım” diyor.
odaya süzülen
gölge elli yıl önce kapı aralığından pırıl pırıl parlayan deri
çizmelerini görüp beğendiğim, zamanla alıştığım, sevdim dediğim
adamın gölgesinden çok farklı. perdeyi biraz daha açıp yanımdaki
koltuğa oturuyor. “gece yarısı oldu mu saat, dalmışım, sanki uykum
bitti. çocukken zorla yatırıldığımız yarı uyanık geçen öğle
uykularıyla mı doldu uyku kotamız, diye düşünüyorum bazen. eskiden;
ne gece, ne gündüz hiç uyumak istemezdim, yapacak o kadar çok şey
vardı ki, ama şimdi öyle mi; ye-yat, iç-yat, dolaş-yat. uyuyunca
zaman çabuk geçiyor, gel gör ki yatsam da uyuyamıyorum.
gazetelerde de okunacak pek fazla haber yok, arka sayfa güzelleri,
üçüncü sayfa cinnetleri, belki uyumak en iyisi, ama nedense
olmuyor, yapamıyorum......” çenesi bir açıldı mı roman yazar, hep
böyle; çok konuşur. ben sessizliği severim... bir tek mutfakta
yemek yaparken, şarkı söylerim; “kimseye etmem şikayet / ağlarım
ben halime” ile “gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar”ı severim en
çok. “sana yalnızlık yakışıyor” derdi rahmetli babam. kızımı
dünyaya getirirken ölüyordum, hastaneye zor yetiştirmişler, bayağı
kalmışım orda; kendime geldiğimde kızın yarı kırkı çıkmıştı. başka
çocuk istemedim. kızın iki tane oldu, derken büyük torunun bir
kızı. onlar gelince ev şenleniyor, büyük torun bebek doğmadan önce
geceleri yatıya kalırdı. onun yeri başka, ben büyüttüm onu. annesi
ikinciye hamile kalınca almıştım yanıma -8 aylıktı-, okula
başlayana kadar da benimdi. koynumda yatırdım, okuma yazma
öğrettim, kendi evladım gibiydi. dedim ya; onun yeri ayrı.
sağolsun ne dedesini ne beni ihmal etmez. hala sık sık gelse bile
artık gece yatıya kalmıyor, çocukla zor tabi. kızına çok düşkün;
yorgun argın işten gelip onunla uğraşıyor... neymiş efendim,
bizimki büyük dedeymiş; ufaklık büyüsün, annesiyle gezdiği gibi
onunla da sokak sokak dolaşacakmış istanbul’u. ne boş hayaller, o
büyüyene kadar, biz çoktan öbür tarafı boylarız.
aniden “sen
ben dinlemiyor musun?”diye soruyor... demek hala konuşuyor,
dinliyorum desem; en son ne söylediğini soracak, yıllardır aynı
terane. duymazlıktan gelip “yağmur dindi, hadi yat artık” diyorum
“ben de perdeyi kapatıp televizyonu açayım, karşısına geçer
kestiririm biraz”... ağır hareketlerle kalkıyor oturduğu koltuktan,
tuvalete gidiyor. “lavabonun musluğunu iyi kapatmamışsın” diye
sesleniyor, cevap versem; yanıma gelip uzatacak muhabbeti
biliyorum. onun duyamayacağı bir sesle; işin ne kapat diye
mırıldanıyorum.
sabah erken
kalkıp bahçedeki taşlığı yıkamak lazım, çocuklar gelir belki,
ufaklık yeni ayaklandı, yürüdüğünü biz de görelim diye bahçeye
salarlar haylazı, yağmur çamur bulaşmasın kırmızı rugan
pabuçlarına. sevimli şey, annesi de böyleydi bunun...
Anasayfa
|