yukarıdaki kişilerin fotoları


 

annesahife


 

26/07/2005
 

satıcı hangisini gösterdiyse biraz daha büyüğü yok mu diye sordum. oysa ufak bir akvaryum almak istiyorum demiştim dükkana girdiğimde adama , ufak bir akvaryum..

nihayet, yaklaşık yetmiş santim yüksekliğinde, kırk santim çapında altıgen bir akvaryum almaya karar verdim. elbette satıcı sonuçtan memnun. filtre, motor lazımmış bir de buna, balıkların oksijensiz kalmaması, suyun temizlenmesi için. aklım hiç ermez böyle şeylere dedim, ne gerekiyorsa verin, fiyatı önemli değil. nasıl da kızardın bana yanımda olsaydın.

yanımda olsaydın..

yanımda olsaydın, evde bir –ya da birkaç- canlıya ihtiyacım olur muydu zannediyorsun? sessiz, sakin, tertipli, uzaktan seyredilen, içimden gelse bile, dokunup sevemeyeceğim, ancak onların ihtiyacı olan koşulları sağladığımda hayatta kalabilecek, beni sevip sevmediklerini hiç anlayamayacağım yeni can yoldaşlarım, ev arkadaşlarım olacak bunlar. içimden, keşke bir köpek yavrusu alsaydım diye geçti dükkandan çıkarken ama vazgeçtim..

öyle etrafa enerji saçan, lüzumundan fazla renkli bir evliliğimiz yoktu. ayrılırken de her şey sakin sessiz, gürültüsüz, patırtısız bitiverdi. ne ayrılana kadar, ne de sonrasında birbirimize tek kötü laf etmedik, sesimizi yükseltmedik.. sahi, neydi hakimin “boşanma nedeni, şiddetli geçimsizlik” kararını vermesine neden olan şiddet ya da geçimsizlik, hatırlıyor musun?

güzel, hanım hanımcık, derli toplu bir kadındın. evde her zaman, her şey yerli yerinde olurdu. giysilerimiz dolaptaki askılarda hep tertemiz ve ütülü olarak asılı, çoraplar, iç çamaşırları çekmecelerinde, makyaj malzemelerin şifoniyerin gözündeki çantanın içinde, tarak ve saç fırçan kutusunda dururdu. hatırlar mısın, ender’le eşi oturmaya gelirken ufak kızlarını da getirdiklerine nasıl pişman olmuşlardı. bir ara ayten hanım; keşke burcu’yu getirmeseydik, eviniz müze gibi. insan, çocuk bir şeye zarar verecek, kazara bir şeyi kirletecek diye korkuyor lafını ağzından kaçırmıştı.. sen bir taraftan, aman canım ne önemi var , bizimle yaşayacak değiller ya derken, bir yandan ufaklığın televizyon karşısında, gözlerini ekrandan ayırmadan sehpanın üzerinde duran meyve tabağına uzanıp kiraz yemeğe çalışmasını seyrediyordun.. aklından geçenleri biliyordum; ufaklığın kiraz çekirdeğini tabak yerine, sehpayı örten bembeyaz dantele koyması ihtimali delirtiyordu seni. ayten hanımın bu cümlesi imdadına yetişmiş, iyisi mi siz tedirgin olmayın, ben şu örtüyü toplayayım, rahat davranın, kelimeleri dökülmüştü dudaklarından.. el çabukluğu maharetini kullanıp, sehpanın dantel örtüsünü boş duran bir sandalyenin arka tarafına düzgünce sermiştin bile..

yanımda olsaydın, yazamazdım bunları, aklıma bile gelmezlerdi. büyük ihtimalle, yemeğimizi yemiş, karşılıklı orta şekerli kahvelerimizi yudumluyor olurduk. sonra sen fincanlarımızı mutfağa götürür, yıkar, döndüğünde televizyon karşısına geçer elişini yapmaya başlardın. meyveleri hazırlamak benim görevimdi. köşesinde mavi çiçek olan tabak benim, pembeli olan senin.. elmalar soyulmadan mutlaka dörde bölünmeli, portakal ve mandalinaların lifleri iyice sıyrılıp atılmalı, dilim dilim tabaklara konulmalıydı. artık rahatça söyleyebilirim; kışın problem yoktu ama yazın kapuzun çekirdeklerini tek tek ayıklamak çok zor gelirdi.. sabah, uykumuzu almış, kolay kalkmak için vakitlice yatmak gerekirdi. en geç 11:00’de yatakta olmalıydık. ancak, cuma ve çarşamba geceleri birbirimize karşı olan görevimizi yerine getirmek için 10:00’da.. evliliğimizin ilk aylarında bile bu böyleydi.

düzen ve disiplin senin doğanda vardı. bazı prensipleri işin başında benimsemez, planlı, programlı olmazsak hiçbir şey yolunda gitmezdi, öyle demiştin..

okuduğum kitabı sehpanın üzerinde açık bırakıp telefona bakmak için yerimden kalktığımda, dönünce kitabı kaldığım sayfaların arasına ayraç koyulup sehpanın alt rafına kaldırılmış bulacağımı bilirdim. okunurken kısa bir süre için koltuğun üzerine bırakılmış dergi ve gazeteler de düzgünce katlanarak gazetelikte beklerdi beni. neyi, nerede, nasıl bırakırsam bırakayım, onu olması gerektiği yerde ve konumda bulacağımdan adım gibi emindim.

sahi, her şey ne kadar rotasında gidiyordu. akarsular bile yataklarını değiştirdikleri halde, bizim evde ne değişen birşey olurdu, ne de sürprizlere yer vardı. evlendiğimizden beri hep, her şey olması gerektiği gibiydi, en azından çevremizdekilerin tasdik ettiği mükemmel bir evlilikti bizimki ama nedense bana bir şeyler eksik gibi gelirdi. yıllarca puzzle’daki eksik parçanın ne olduğunu sormuştum. tamam olamama sebebimizi hep kendimde arardım. ilk ender’lerin geldiği akşam fark ettim gerçeği, eksik parça yerine cuk diye oturdu. ilk o gece anladım evimizin yaşamadığını ve bu evde müzedeki hayaletler gibi yaşadığımızı.

sesini duymak için televizyona iyice yaklaştırırdım koltuğumu, ne yüksek sesle müzik dinledik, ne o çok sevdiğim şarkıları duş alırken bağıra çağıra söyleyebildim, ne de kahkahalarla gülebildim.. nasıl da doğal geliyordu bunlar bana sen yanımdayken.

ama şimdi yoksun. ilk gün, bakkala kadar gitmişsin de dönecekmişsin gibi gelmişti. televizyonun karşısındaki koltukta uyuyakalmışım. uyandığımda hava kararmıştı, acıkmıştım. ev kapkaranlıktı, elektrikler kesilmiş diye düşünmüştüm. pencereden baktığımda, sokakların, evlerin, ışıklarını gördüm. usulca sana seslendim -hem de iki defa- sesim havada asılı kaldı.. cevapsız.. ağzımdan hiç çıkmamış gibi..

yavaş yavaş alışacağım biliyorum.. dün akşam izlediğim film o kadar komikti ki, gülmek geldi içimden, gözlerimden yaş gelsin istedim gülerken, kocaman kahkahalar savurmak istedim, yapamadım.. ama başaracağım.. sahi, fakültedeki kaküllü kızın o çok sevdiği kahkahalarımı hangi çekmeceye kaldırdın?

21.07.2005 dkt - istanbul


 

Deli Kızın Eski Türküleri

08/03/2003
30/03/2003
08/05/2003
21/05/2003

16/07/2003

26/09/2003
09/10/2003
28/06/2004
07/11/2004
28/02/2005
16/03/2005