|
16/03/2005
Boşluğuma denk geldi sandığım aşk
Hayatımdaki en büyük boşluğu
Doldurmaya gelmiş (*)
geçenlerde, uzakta, çok uzaklarda, sıcacık bir iklimdeyken,
ara sıra aklıma geldiğinizde, aman boş ver dedim kendi kendime
:)
çünkü, çok güzel bir adam vardı yanımda, hep çekip gidecekmiş
gibi, çantasında taşıdığı birkaç parça eşyasını etrafa
dağıtmayan, otel odalarındaki havluları, duşun yanına bırakılmış
küçük sabunları, ufak plastik şişelerdeki şampuanları
kullanan... çekip gitmeme hiç aldırmayacağını, çekip gitmesinin
umurumda olmayacağını düşündüğüm, yanında rahatlıkla hep kendim
olduğum bir adam. “yolun zorunu yürümüştüm ben, tanıştığımız
zaman” girizgahıyla başlayan sezen aksu şarkısında olduğu gibi,
uzun yolları, zor yılları geride bırakmıştık ikimiz de.
lüzumundan fazla uzamış ama nihayetinde bitmiş bir ilişkinin
ardından, yıllardır, hasretini çektiğim kocaman yalnızlıkları
yaşamak için, gitmiştim oraya. hep yağmur yağan şehrimin
hüzünbaz havasından kaçıp, iliklerime kadar güneş ışığıyla
dolmak, uçsuz bucaksız mavilerin içinde kaybolmak istemiştim.
okullar kapanmadan, geleneksel haziran, temmuz tatilcileri ıssız
koylara doğru yola çıkmadan, ufak motellerin yeni boyanmış
odalarındaki badana ve yağlıboya kokusu tazeyken gidilse daha
iyi olurdu o sıcak şehre, ben de öyle yapmıştım.
ne diyordum? evet, çok güzel bir adam vardı yanımda.
motelin önündeki bankta oturup kendimle hesaplaşırken,
uzaktan bana baktığını fark ettim. sanki, yıllardır tanıyordum
onu. hani şu, senelerce, senelerce evveldi diye başlayan şiirde
olduğu gibi; yıllar önce, uzak bir deniz ülkesinde yarım kalmış
bir aşk yaşamıştık sanki. o çok yakışıklı, ben çok güzeldim göz
göze geldiğimizde. en çok sadece o sevebilirdi beni, tüm
kötülüklerden en iyi o saklayıp kollayabilirdi –ne bileyim,
öyleymiş gibi geldi. aklımdan birlikte yapacağımız yaramazlıklar
geçti bir anda, ayıp yaramazlıklar. yanıma gelip, oturdu. adımı
sormadı, isminin ne olduğu umurumda değildi. sadece merhaba
dedi, merhaba diye karşılık verdim. hiç konuşmadan denizi
seyrettik yan yana.
akşam yemeğinde, motel sahibi o gün gelen tüm müşterileri
masasında konuk ediyordu. yine gelip yanıma oturdu. yine aynı
kelime çıktı ağzından; merhaba... yemek masasında önceleri
zoraki kahkahalar atılsa da fazla kalabalık olmadığımızdan
mıdır, nedir -kaynar yaz günlerini sevmeyen emekli bir çift,
balayına çıkmış yeni evli bir çift, çocuksuz, doğa tutkunu,
yıllardır tatillerini birlikte geçiren iki çift, motel sahibi
çift ve bir ben, bir de o, tek ve tek- çabucak samimi
oluvermiştik...
ismini sormayın, ben de söylemeye niyetli değilim zaten. çok
güzel bir adam olduğunu bilin yeter.
sen salın gel, ben boyuna bakayım nakaratlı türküyü
çağrıştırıyordu oynarken insana; seyretmeye doyamıyordum. uzun
boyu, uzun kolları vardı -oynarken kanat gibi açtığı. insanı
öyle bir sarardı ki bu kollar, onların içine sarıp
sarmalandığımda kimsenin beni göremeyeceğini düşündüm bir an.
yalnız kalmasın için masadan kalkıp, yanına gittim, karşısına
geçtim. derin bir nefes çekip, müziği içime doldurdum. kollarımı
açtım, çok geçmeden ben de oynuyordum hem de gözlerinin tam
içine bakarak. çok uzaklara kanat açmak telaşına düşen göçmen
kuşlar gibiydik ya da uygun bir rüzgar bulduğunda, ipini
kopartmak isteyen uçurtmalar. müzik değişip de eski bir slow
parça çalmaya başladığında kanatlarımız sarmaş dolaş dans
ediyorduk. ayaklarımız yerden kesilmiş, nereye olduğunu bilmeden
uçmaya başlamıştık bile.
sabah uyandığımda yanımdaydı. sabah uykularını sevmiyorum
dedi. sonra, çoğu kadının sabahları yaşamak istediği o güzel şey
oldu, sıcacık sarıldı... sadece sarıldı, sonrasız... bazı
kadınlar sabahları sevilmekten hoşlanırlar. çocuklaşır,
şımartılmak isterler. sevdiklerinin, kendilerini saran
kollarında, şefkat ararlar –yeterince biriktirip, gün boyu
dağıtırlar bu şefkati etrafındakilere... işte o da öyle sarıldı,
o sabah ve sonraki sabahlarda. anlayacağınız, şebnem ferah’ın
“günaydın sevgilim, ne güzel bir gün değil mi” diye başlayan
şarkısına kulaklarımızı tıkayıp kahvaltı öncesi uslu duruyorduk.
kahvaltıdan sonra mı? size ne :)
herkes aklına ne geldiyse, ne kadarını söylemek istiyorsa o
kadar anlattı karşısındakine. ne kendimize, ne yaşadıklarımıza,
ne de geleceğe dair hiç soru sormadık birbirimize. cevaplar
verildikçe, karşımızdakini tanıdıkça, daha çok sorular sorulurdu
çünkü. bazen cevabını bilmek istemeyeceğin sorular da olabilirdi
bunlar. ikimiz de bu gerçeği biliyorduk, sormadık...
ne o benim odama taşındı, ne de ben onunkine. motel sahibinin
de, diğer sakinlerin de hoşuna gitti birlikteliğimiz. artık
motelde, kaynar yaz günlerini sevmeyen emekli bir çift, balayına
çıkmış yeni evli bir çift, çocuksuz, yıllardır tatillerini
birlikte geçiren, doğa tutkunu iki çift, motel sahibi çift ve
bir ben, bir de o, yani biz vardık...
dedim ya; çok güzel bir adamdı, ben de dünyalar güzeli bir
kadın.
zaman dolu dolu ve çabucak geçiyordu. tatilde ne yapılırsa
onları yapıyorduk; kumsalda uzun uzun yürüyorduk mesela. sabah
erken saatlerde kumların arasında boş deniz kabuklarına
rastlıyor ama adını bilmediğimiz deniz böcekleri evsiz kalmasın
için toplamıyorduk. gün boyu sudan çıkmıyor, yüzüyor,
dalıyorduk. akşam yemekleri sonrasında elimizde bir şişe şarapla
deniz kenarında ilk oturduğumuz bankta alıyorduk soluğu, bazen
müziğin çağrısına uyup, motel sakinleri arasına karışıp,
saatlerce dans ediyorduk. saat geceyarısını gösterdiğinde, iyi
kalpli perinin tenbihlediği gibi çoktan dans pistini terkedip,
odamıza dönmüş oluyor, etrafta, kulağımızı çekip, bizi
cezalandıracak kimse olmadığından, yaramazlık yapıyorduk.
kimselere duyurmadan:)
sevmek nasıl bir duygudur bilirsiniz –içinizde bilmeyeniniz
varsa dilerim o da öğrenir çok yakında-, iyidir, ama yerini aşka
bırakması ihtimali korkutur bazen insanı. yanında kalınacak
adamlar vardır, bir de beraber gidilecekler. kalmak yanlısı
olmadığımızı başında söylemiştim size, beraber gitmek de bazen
ayakkabınızdaki taşlar yüzünden imkansızdır.
akşam yemekten sonra, hesabı kapatıp, vedalaşmıştım motel
sahipleriyle. gün ağarmadan, o güzel adama son kez bakıp odama
döndüğümde, yangından mal kaçırır gibi alelacele topladım
eşyalarımı. o güzel adam uyanmadan, her sabah yaptığı gibi beni
sarmalamadan... kocaman kollarının arasında gittikçe ufalıp, ona
muhtaçlığım kafama iyice dank etmeden ve en önemlisi,
geberiyorum aşkından, kalmadı bende gururdan eser demeden
gitmeliydim...
otobüse bindiğimde dergimi açtım, dışarıya hiç bakmadım. her
zaman yaptığım gibi, beni geçirmeye hiç kimsenin gelmediğini
bile bile, otobüsün yanında durup el sallayanların içinde de
uğurlayacak hiç kimsesi olmayan birileri varsa için alnımı
otobüsün camına dayayıp, dudaklarımda hüzünlü bir gülümsemeyle
kalanlara el sallamadım. bu defa gitmek yakışmadı bana, ilk kez
birisini geride bıraktığım için ağladım.
şehrime döndüğümde yine yağmur yağıyordu.
sonrasını biliyorsunuz.
dkt - 16.03.2005 - 00:15
(*) Koray “Musicbox”-Fill In The Blanks (Kanar mı Balığın
Yarası – 2001)
|