Huysuz Orta Yaşlı
  sıyrık BALATA
  aDAMLEGAL
DeLi KıZıN TüRkÜsÜ
pe®sona g®ata
MUAMMA hanım
 
SİTE HARİTASI

DİĞER YAN ÜRÜNLER

 SLAYTLAR
 DEPO
FASIL 
ANKET


ANASAYFA

 


 




   
09.10.2003

 

bir elmanın armuda dönüşebildiği yıllardı
çocukların bir azarla arızalandığı yıllar,
yağmurlardan söz ederlerdi
(...)
sözcükler büyüydü
sözcükler düğümdü
gökçekimine maruz martılarla gelirdi akşamüstü
o martılara takılıp giderdi sevinç ve huzur,
aşkın soyadı intihardı
yaşamın soyadı yorgunluk,
askere giden delikanlının hüznü gibiydi sevişmeler
ters dönmüş bir tırnağın acısını duyardık konuşurken
(...)
küçük iskender – hayatî önemi olan acılar
 

gece yarısı bir telefon sesiyle uyandığınızda aklınıza pek de iyi şeyler gelmez değil mi? benim de gelmedi.

yorucu bir iş gününün sonunda eve gelip, kendimi duşun ılık akan suyunun altına bıraktım. yorgunluğumla beraber argınlığım da küvetin deliğinden akıp, beni terk etti. kocaman kaseye hazırladığım yeşili bol karışık salatamı yerken bir yandan da seinfeld’ı seyrettim. sıradan başlayan gecem, yatana kadar öyle devam etti.

geceleri erken yatmayı, sabahları geç kalkmayı pek sevmem, ben buna zamandan çalıp kendime ekstra zamanlar yaratmak diyorum. yatağa girdiğimde saat 02:00’yi biraz geçmişti sanırım. ertesi sabah erken kalkmak için saati kurarken baktığım için hatırlıyorum, yoksa gün gelir bunları birine anlatmak ihtiyacı hissederim, kaçta yattım kaçta kalktım bir yerlere not edeyim gibi bir kaygım yok. uykuya henüz dalmıştım ki aniden çalan bir zil sesiyle sıçradım. şifoniyerin üzerindeki başucu lambasını yaktım. önce saat zannettim, yanılmışım telefondu.

telefon sapıklarına karşı önlem almak için hep kendimden emin “alo”larla açarım telefonu, bu defa öyle yapamadım,  hayırdır inşallah diye mırıldandım. ürkek bir “alo”ydu ağzımdan çıkan. kısık bir ses “merhaba .....” dedi. ismim bu sese yakıştı, ses kulaklarımda uğuldadı, ahizenin öbür ucundan içimdeki sevinç çığlıkları duyulur diye korktum.  “sen misin?” diye sordum o olmasını dileyerek... sonrası aramızda ufak bir oyundu; “iyi misin?” diye soracaktı, benim “sensizliğe inat iyiyim” cevabıma karşılık “fazladan bir avuç yalnızlık var ellerimde, paylaşmaya var mısın?” diyecekti.  öyle de oldu. sesini duymak, sesimi duyurmak yetmedi; ertesi gün kadıköy’deki eski vapur iskelesinde görüşmek için sözleştik.

telefonu kapatıp balkona çıktım, havadaki tatlı serinlik ekim akşamlarına yakışıyordu. ne kadar oldu seni görmeyeli, bir yıl, iki yıl? hatırlamıyorum, ben seninle ne zaman rastlaşsam kaldığım yerden devam etmeyi seviyorum, “nerede kalmıştık”ı hatırlamak içinse hep o güne dönüyorum.

T

zor günler yaşıyoruz, 16 yaşındayım, herkesin dilinde marşlar, türküler... hevesle eşlik etsem de bunlara; artakalan sesimle, sezen şarkıları mırıldanıyorum biz bize kaldığımızda.  aylardır birlikte dönüyoruz okuldan eve. diğerleriyle yollarımız vapura binerken ayrılıyor. artık ne diyalektik materyalizm var vapurda, ne felsefenin temel ilkeleri; ben, sen, deniz, martılar ve vapurun üst katında –illa kıç tarafında- içilen birer bardak sıcak çay.

bardağı sıkıca tutan eline bakmak istemiyorum. kantinde kızdırdın beni; arkadaşlarla bir insanı tanımak için ilk önce neresine baktığımızı konuşurken “ellerine bakarım” demiştim –hala öyle- uzatıp ellerini, ne gördüğümü sormuştun.  zihnimden; ince diyemesem de uzun, güçlü parmakların var, bazen beni ürkütüyorlar, sana saygı duymam gerektiğini hissediyorum benzeri düşünceler geçerken; “tam sanatçı eli” diye atlayan -günlerdir senin nelerden hoşlandığını bana ısrarla soran- o kıvırcık saçlı, esmer kıza kötü bakıyorsun. ortamı germemek için, aklıma ilk gelen çağrışımlar bir çırpıda dökülüyor dudaklarımdan; “ellerin ceza vermeye, dayak atmaya çok yatkın, beni korkutuyor”...  gülüp “çocuksun” diyorsun, kızıyorum; tamam dört yaş var aramızda, ama fakültede aynı sınıftayız, çocuk değilim. kalkıp başka yere oturuyorum, masadakilerle sohbet ediyormuş gibi yapıyorum ve fakat yüzüm asık. birkaç saat sonra gülerek yanıma gelip “hadi artık gidelim, seni evden merak ederler” dediğinde itiraz etmiyorum. vapura binene kadar hiç konuşmuyorum ama lanet olsun; biraz mavilik, üç-beş martı çığlığı çözüveriyor beni, kızgınlığımı unutmak için rüşvet -bir bardak çay- istiyorum.

çayımızı yudumlarken; kitapçıdan dergi araklarken –bu tabiri senden öğrenmiştim- yaşadığın heyecanı, diğer öğrencilerin ciltlerle kitap götürürken incecik bir dergiyi bile alıp parkanın cebine atamadığını, babaannen namaz kılarken önünden defalarca geçtiğini, kadıncağızın namazı bozmamak için önce seni görmezden gelip, sonra kaşıyla gözüyle işaretler yapmasını nihayetinde “mendebur velet, kazaları sana kıldıracağım” diye söylenerek seccadeyi topladığını ve benzeri bir sürü şey anlatıyorsun, sabun köpüğü muhabbetlere dalıyoruz.  

çok genciz daha ama hep acelemiz var, yavaş davransak hayat elimizden kaçacak sanki.  vapur iskeleye yaklaşmaya başladığında alt kata iniyoruz. her defasında vapurun iyice yanaşmasını beklemeyip, çımacılar halatları atarken iskeleye çıkıyorsun, uzattığın elini tutuyorum, beni de  çıkartıyorsun karaya...

durağa kadar birlikte yürüdük, otobüs vardı, biletimi çıkarttım, gitmemi istemedin. o yıllarda durakların dizaynı farklıydı. demir borularla yapılmış labirentleri hatırlatırdı sıraya girilen yerler bana, “haydi, çık labirentten, ulaşmak için çabaladığın peynir benden” dedin. güldük, çıktım sıradan,  “elimi tut” derken aniden ciddileşti yüzün...

“elimi tut” diyorsun, yer kadıköy vapur iskelesinin yanındaki otobüs durakları.  anlam veremiyorum –yıllar sonra; o günü konuşurken “gözlerin soru işareti doluydu” diyeceksin- söylediklerine. uzatıp sağ elini –o güne kadar hep başrolde, her olayda yumruk olup havaya kalkan diğeri, sus pus duruyor parkanın cebinde- “elimi tut” diyorsun.

ellerin bana hiç yabancı değil -karaya sana tutunup ayak basmışım onca denizler aştıktan sonra-, koşarken, bir yerlere yetişmeye çalışırken, kaçarken... alışkınım eline dokunmaya, bu özel istek neden diye bakıyorum yüzüne, gözlerin ilk defa kaçıyor benden, “önce elimi tut, sonra anlatırım” diyorsun. hiç yalan söylemedin bana, inanıp, tutuyorum elinden...

“gözlerime bak” diyorsun, elim titriyor avucunun içinde, yüzüne bakarken kızardığımı hissediyorum.  "adını koymak istiyorum birlikte geçen zamanın, sen hiç düşünmedin mi?” sorusu çıkıyor ağzından, “seni çok seviyorum, en iyi dostumsun” diyorum. yüzün ışıldıyor, “yanlış anlaşılan bir şeyler olmasından korktum, bana aşık olmanı, kapılmanı istemiyorum, korkularım boşunaymış, ben de seni çok seviyorum çocuk” diyorsun. 16 yaşımdayken öğreniyorum gerçek dostluğun anlamını, iyi dostlar biriktirmenin verdiği keyfi yaşamayı yıllara bırakıyorum. 

yaklaşık bir yıl sonra –o eylül ayında- gitmen gerekiyor, nedenini biliyorum, nereye olduğunu öğrenmek istemiyorum. sabahın erkeninde kapımızı çalıyorsun, babam uyandırıyor beni, içeri girmek istememişsin, antrede duruyorsun. konuşamıyorum, gitmeni  istemiyorum, “bensizliğe inat iyi ol, kendine iyi bak” diyorsun, ellerimi sımsıkı tutarken -parmaklarım acıyor-. babam bir şeye ihtiyacın olup olmadığını sorduğunda teşekkür edip, “hakkınızı helal edin” diyorsun. bizi yalnız bırakıp içeri gidiyor babam, annem’e -sesimizi duyunca uyanmış- bir şeyler anlatıyor. “gitmem gerek” diyorsun, ellerimi bırakıp avucunu açıyorsun “işte şimdi senden bir avuç yalnızlık kaldı ellerimde” diyorsun, sonrasında dediklerini anlamıyorum, benim de avucum yalnızlık dolu, söyleyemiyorum, bilmiyorsun...

T

ne çok yıl geçmiş, ne kadar çok yoktun... kadıköy’deki eski iskelede buluşuyoruz ertesi gün, vapura binip bu defa öteki karşı kıyıya geçiyoruz. yıllar sadece sayı; deniz, martılar, vapurun üst katında –illa ki kıç tarafta- içilen sıcak çaya kattığım dostluğun hep aynı.

                                

Deli Kızın Eski Türküleri

08/03/2003
30/03/2003
08/05/2003
21/05/2003

16/07/2003

26/09/2003