|
bir elmanın
armuda dönüşebildiği yıllardı
çocukların bir azarla arızalandığı yıllar,
yağmurlardan söz ederlerdi
(...)
sözcükler büyüydü
sözcükler düğümdü
gökçekimine maruz martılarla gelirdi akşamüstü
o martılara takılıp giderdi sevinç ve huzur,
aşkın soyadı intihardı
yaşamın soyadı yorgunluk,
askere giden delikanlının hüznü gibiydi sevişmeler
ters dönmüş bir tırnağın acısını duyardık konuşurken
(...)
küçük iskender – hayatî önemi olan acılar
gece yarısı
bir telefon sesiyle uyandığınızda aklınıza pek de iyi
şeyler gelmez değil mi? benim de gelmedi.
yorucu bir iş
gününün sonunda eve gelip, kendimi duşun ılık akan
suyunun altına bıraktım. yorgunluğumla beraber
argınlığım da küvetin deliğinden akıp, beni terk etti.
kocaman kaseye hazırladığım yeşili bol karışık
salatamı yerken bir yandan da seinfeld’ı seyrettim.
sıradan başlayan gecem, yatana kadar öyle devam etti.
geceleri erken yatmayı,
sabahları geç kalkmayı pek sevmem, ben buna zamandan
çalıp kendime ekstra zamanlar yaratmak diyorum. yatağa
girdiğimde saat 02:00’yi biraz geçmişti sanırım.
ertesi sabah erken kalkmak için saati kurarken
baktığım için hatırlıyorum, yoksa gün gelir bunları
birine anlatmak ihtiyacı hissederim, kaçta yattım
kaçta kalktım bir yerlere not edeyim gibi bir kaygım
yok. uykuya henüz dalmıştım ki aniden çalan bir zil
sesiyle sıçradım. şifoniyerin üzerindeki başucu
lambasını yaktım. önce saat zannettim, yanılmışım
telefondu.
telefon
sapıklarına karşı önlem almak için hep kendimden emin
“alo”larla açarım telefonu, bu defa öyle yapamadım,
hayırdır inşallah diye mırıldandım. ürkek bir “alo”ydu
ağzımdan çıkan. kısık bir ses “merhaba .....” dedi.
ismim bu sese yakıştı, ses kulaklarımda uğuldadı,
ahizenin öbür ucundan içimdeki sevinç çığlıkları
duyulur diye korktum. “sen misin?” diye sordum o
olmasını dileyerek... sonrası aramızda ufak bir
oyundu; “iyi misin?” diye soracaktı, benim “sensizliğe
inat iyiyim” cevabıma karşılık “fazladan bir avuç
yalnızlık var ellerimde, paylaşmaya var mısın?”
diyecekti. öyle de oldu. sesini duymak, sesimi
duyurmak yetmedi; ertesi gün kadıköy’deki eski vapur
iskelesinde görüşmek için sözleştik.
telefonu
kapatıp balkona çıktım, havadaki tatlı serinlik ekim
akşamlarına yakışıyordu. ne kadar oldu seni görmeyeli,
bir yıl, iki yıl? hatırlamıyorum, ben seninle ne zaman
rastlaşsam kaldığım yerden devam etmeyi seviyorum,
“nerede kalmıştık”ı hatırlamak içinse hep o güne
dönüyorum.
T
zor günler
yaşıyoruz, 16 yaşındayım, herkesin dilinde marşlar,
türküler... hevesle eşlik etsem de bunlara; artakalan
sesimle, sezen şarkıları mırıldanıyorum biz bize
kaldığımızda. aylardır birlikte dönüyoruz okuldan
eve. diğerleriyle yollarımız vapura binerken
ayrılıyor. artık ne diyalektik materyalizm var
vapurda, ne felsefenin temel ilkeleri; ben, sen,
deniz, martılar ve vapurun üst katında –illa kıç
tarafında- içilen birer bardak sıcak çay.
bardağı sıkıca tutan eline
bakmak istemiyorum. kantinde kızdırdın beni;
arkadaşlarla bir insanı tanımak için ilk önce neresine
baktığımızı konuşurken “ellerine bakarım” demiştim
–hala öyle- uzatıp ellerini, ne gördüğümü sormuştun.
zihnimden; ince diyemesem de uzun, güçlü parmakların
var, bazen beni ürkütüyorlar, sana saygı duymam
gerektiğini hissediyorum benzeri düşünceler geçerken;
“tam sanatçı eli” diye atlayan -günlerdir senin
nelerden hoşlandığını bana ısrarla soran- o kıvırcık
saçlı, esmer kıza kötü bakıyorsun. ortamı germemek
için, aklıma ilk gelen çağrışımlar bir çırpıda
dökülüyor dudaklarımdan; “ellerin ceza vermeye, dayak
atmaya çok yatkın, beni korkutuyor”... gülüp
“çocuksun” diyorsun, kızıyorum; tamam dört yaş var
aramızda, ama fakültede aynı sınıftayız, çocuk
değilim. kalkıp başka yere oturuyorum, masadakilerle
sohbet ediyormuş gibi yapıyorum ve fakat yüzüm asık.
birkaç saat sonra gülerek yanıma gelip “hadi artık
gidelim, seni evden merak ederler” dediğinde itiraz
etmiyorum. vapura binene kadar hiç konuşmuyorum ama
lanet olsun; biraz mavilik, üç-beş martı çığlığı
çözüveriyor beni, kızgınlığımı unutmak için rüşvet -bir bardak çay- istiyorum.
çayımızı
yudumlarken; kitapçıdan dergi araklarken –bu tabiri
senden öğrenmiştim- yaşadığın heyecanı, diğer
öğrencilerin ciltlerle kitap götürürken incecik bir
dergiyi bile alıp parkanın cebine atamadığını,
babaannen namaz kılarken önünden defalarca geçtiğini,
kadıncağızın namazı bozmamak için önce seni görmezden
gelip, sonra kaşıyla gözüyle işaretler yapmasını
nihayetinde “mendebur velet, kazaları sana
kıldıracağım” diye söylenerek seccadeyi topladığını ve
benzeri bir sürü şey anlatıyorsun, sabun köpüğü
muhabbetlere dalıyoruz.
çok genciz
daha ama hep acelemiz var, yavaş davransak hayat
elimizden kaçacak sanki. vapur iskeleye yaklaşmaya
başladığında alt kata iniyoruz. her defasında vapurun
iyice yanaşmasını beklemeyip, çımacılar halatları
atarken iskeleye çıkıyorsun, uzattığın elini
tutuyorum, beni de çıkartıyorsun karaya...
durağa kadar
birlikte yürüdük, otobüs vardı, biletimi çıkarttım,
gitmemi istemedin. o yıllarda durakların dizaynı
farklıydı. demir borularla yapılmış labirentleri
hatırlatırdı sıraya girilen yerler bana, “haydi, çık
labirentten, ulaşmak için çabaladığın peynir benden”
dedin. güldük, çıktım sıradan, “elimi tut” derken
aniden ciddileşti yüzün...
“elimi tut”
diyorsun, yer kadıköy vapur iskelesinin yanındaki
otobüs durakları. anlam veremiyorum –yıllar sonra; o
günü konuşurken “gözlerin soru işareti doluydu”
diyeceksin- söylediklerine. uzatıp sağ elini –o güne
kadar hep başrolde, her olayda yumruk olup havaya
kalkan diğeri, sus pus duruyor parkanın cebinde-
“elimi tut” diyorsun.
ellerin bana
hiç yabancı değil -karaya sana tutunup ayak basmışım
onca denizler aştıktan sonra-, koşarken, bir yerlere
yetişmeye çalışırken, kaçarken... alışkınım eline
dokunmaya, bu özel istek neden diye bakıyorum yüzüne,
gözlerin ilk defa kaçıyor benden, “önce elimi tut,
sonra anlatırım” diyorsun. hiç yalan söylemedin bana,
inanıp, tutuyorum elinden...
“gözlerime
bak” diyorsun, elim titriyor avucunun içinde, yüzüne
bakarken kızardığımı hissediyorum. "adını koymak
istiyorum birlikte geçen zamanın, sen hiç düşünmedin
mi?” sorusu çıkıyor ağzından, “seni çok seviyorum, en
iyi dostumsun” diyorum. yüzün ışıldıyor, “yanlış
anlaşılan bir şeyler olmasından korktum, bana aşık
olmanı, kapılmanı istemiyorum, korkularım boşunaymış,
ben de seni çok seviyorum çocuk” diyorsun. 16
yaşımdayken öğreniyorum gerçek dostluğun anlamını, iyi
dostlar biriktirmenin verdiği keyfi yaşamayı yıllara
bırakıyorum.
yaklaşık bir
yıl sonra –o eylül ayında- gitmen gerekiyor, nedenini
biliyorum, nereye olduğunu öğrenmek istemiyorum.
sabahın erkeninde kapımızı çalıyorsun, babam
uyandırıyor beni, içeri girmek istememişsin, antrede
duruyorsun. konuşamıyorum, gitmeni istemiyorum,
“bensizliğe inat iyi ol, kendine iyi bak” diyorsun,
ellerimi sımsıkı tutarken -parmaklarım acıyor-. babam
bir şeye ihtiyacın olup olmadığını sorduğunda teşekkür
edip, “hakkınızı helal edin” diyorsun. bizi yalnız
bırakıp içeri gidiyor babam, annem’e -sesimizi duyunca
uyanmış- bir şeyler anlatıyor. “gitmem gerek”
diyorsun, ellerimi bırakıp avucunu açıyorsun “işte
şimdi senden bir avuç yalnızlık kaldı ellerimde”
diyorsun, sonrasında dediklerini anlamıyorum, benim de
avucum yalnızlık dolu, söyleyemiyorum, bilmiyorsun...
T
ne çok yıl
geçmiş, ne kadar çok yoktun... kadıköy’deki eski
iskelede buluşuyoruz ertesi gün, vapura binip bu defa
öteki karşı kıyıya geçiyoruz. yıllar sadece sayı;
deniz, martılar, vapurun üst katında –illa ki kıç
tarafta- içilen sıcak çaya kattığım dostluğun hep
aynı.
|