|
-“hayrola kırmızı başlıklı
kız nereye böyle?”
-“paris’e halamın yanına gidiyorum,
n’oldu kurt, onu da mı yiycen?”
erdil yaşaroğlu - komikaze
‘zeytinyağlı yaprak sarmasıyla, mantıyı icat eden
kadının aklından zoru mu vardı? yoksa çok mu sıkılıyordu?’
diye soruyor okuduğum kitabın yazarı. eğer bunlardan bir
tanesini kalabalıklar için üstelik yalnız başınıza
hazırlamak zorunda kaldıysanız o kitabın yazarının
yanında yer alacağınızdan adım kadar eminim ama sadece
“nurten abla vallahi kimse seninkiler gibi böyle incecik
saramaz bu yaprakları”,”ay bunu üç yiyip bir saymalı
nefis, ayol” ya da “cemile teyzem nasıl da uğraşır mantı
yaparken, hani derler ya bir kaşığa en az yedi mantı
sığmalı diye, onunkilerden dokuz tane sığar da yanına
yoğurt için yer kalır, bir yapsın parmaklarını ye”
diyenlerdenseniz o cümlenin boşa sarf edilmiş olduğunu
düşünür, hatta salakça bulursunuz.
yemeyi seven bir milletiz kabul etmek lazım. ben de bu
milletin bir evladıyım, o halde ben de yemeyi seviyorum
gibi bir sonuca ulaşmak işime geliyor...
karnım aç. kulaklarıma takılan ufak çarklar pek işe
yaramadı galiba. bu haftayı atlatabilirsem her şeyin
yoluna gireceğini söylüyor doktorum, hayatımın en uzun
haftası bu...
karnım aç. her pazartesi günü diyete başlamak isteyip
aynı günün akşamında bu niyetini erteleyen kadınlardan
hiç olmadım, dalga bile geçtim bu işi alışanlık haline
getirmiş arkadaşlarımla, gönlümce yedim. ölçüler mi, pek
umurumda olmadı...
karnım aç. fiziği umursamadan yemeye devam edince
kimyası bozuluyormuş vücudun. asmalı konak dizisindeki
sümbül hanım ile ali bey’in aşkını her hafta seyredince
kalbimden gelen sesleri bahara yordum. yürürken nefes
almakta zorluk çekmelerimi bahar yorgunluğu diye
geçiştirmek istedim. işin tuhaf yanı o günlerde takvim
bahar aylarını gösteriyordu ama hava sıcaklığı hala
kıştı...
karnım aç. hiç baş dönmesiyle uyandınız mı, ben yaşadım,
manitum düşmanıma vermesin, korkunç... dağları deldim
tek başıma, çölleri aştım bir tek ben, erleri yendim kız
başıma, ama gel gör ki, bu baş dönmesi tam bir felaket...
karnım aç. neyse ki evde dijital bir tansiyon ölçer var,
banyodaki dolaptan alıp bileğime takıyorum, her zaman
ahenkle dit-ditleyen cihazdan garip sesler geliyor, apar
topar acil servise yollanıyoruz gecenin bir yarısı.
tekrar tansiyon ölçümlemesi, elektro, tahliller, derken
teşhis konuluyor, diyet yapıp kolestrolü düşürmek,
tansiyonu dengeleyip, yıkılmadım ayaktayım demek şart...
karnım aç. akupunktur öneriyor arkadaşlar, stressiz,
vücudun dengelerini –artık ne kadar kaldıysa- bozmadan,
en önemlisi açlık hissetmeden kurtulacağım bu dertten,
en azından kardiyololojik problemlerden mi, yoksa
gerçekten heyecanlandığımda mı hızlanıyor kalbimin
atışları ayırt edebileceğim.
karnım aç. bu
iğneleri kulağımın muhtelif yerlerine saplanmış üzeri
bantlı çarklardan nefret ediyorum. karnım acıkmıyor
doğru, iyi de ben karnım acıkmasa da sırf damak zevkime
hitap ettiği, görüntüsü cazip geldiği, kokusuna
kapıldığım için de birşeyleri yemek isteyebilirim.
doktora bir daha gittiğimde bu duygularımı da
köreltmesini istemeyi unutmamam lazım...
karnım aç. su
içmekten içimden cıngılışık sesler geliyor, sıcak su
içiyorum, şekersiz çay içiyorum, bitki çayları içiyorum,
maden suyu içiyorum, ama yeşil salata ve yoğurttan başka
bir şey yiyemiyorum. bir de ince kesilmiş kepek ekmeği
dilimleri var tabii ki... akşamları parka çıkıp bir kaç
saat yürüyorum...
karnım aç. bu
hafta kolay geçeceğe benzemiyor, haftaya daha iyi
olacağımı tahmin ediyorum....
[
tansiyonumu
yükseltenler.......
“yüksek
eyvanlarda bülbüller öter,benim çektiklerim ölümden
beter” yok canım türkü söylemek niyetine girmedim
doğuş’un son klibini televizyonda izlerken vokal
yapıyorum, ekranın alt köşesinden deja vu versiyonu
yazısı okunuyor, ne amaçla orada bulunduğu belli değil
çözemiyorum ve fakat doğuş’un yüzünden acı çektiği belli...
dağ başını duman almış bir bölgede, kervan geçmez bir
yolda hem yürüyüp, hem de hırçın tavırlarla çıkartmaya
başlıyor üzerindekileri, iki parçadan sonra tüm
adaleleri gözler önünde, kendinden sürmeli gözleriyle
bir yaklaşıp, bir uzaklaşıyor çekim yapan kameralara,
ayakkabılarını fırlatıyor yol kenarındaki uçurumdan,
kameraman doğuş’un göğüs adalelerine ve gözlerine hasta,
ayak parmağı fetişistlerine iş çıkmıyor klipten...
zevkle döşenmiş
bir evin çalışma odası diyebileceğimiz bölümüne
koridorları emin adımlarla aşarak giriyor seden gürel.
güzel, mağrur, hala hoş bir havan var zarafetiyle
söylüyor şarkısını, çalışma masasına geçip yine aynı
kendinden emin tavırlarla devam ederken, birden
sinirleniyor, kime kızdı ne oldu yakalayamıyorum,
yerlere saçıyor masadaki vazoları ve diğer kırılable
eşyaları, ne hikmetse kırılan her vazonun yerine hemen
bir yenisi geliyor ve tabii o da paramparça... her yer
her yerde, karışıyor ortalık, tam “ne kadın ama” derken
çıkarttığı dadı tokalarıyla saçlarını toplama başlıyor,
rengarenk çeşit çeşit boy boy tokalar. tamam da güzelim
madem sonunda dağıtacaktın, neydi o baştaki afra tafra,
nerede kaldı o karizma, boşuna mı katlandık ortalığı
dağıtmana, hepsi bir yere kadar takmayacaktın o tokaları
başına...
[
unutmadan;
onları anlayacağımız yaşlara geldiğimizde de
annelerimizin yanımızda olması dileğiyle bütün annelerin,
anneler gününü kutlamak istiyorum...
anneme not: bana
her kızdığında “ne yapalım doğmak için dilekçe mi verdim,
siz çocuk istemişsiniz” dediğim, beni istanbul’da
bırakıp tatil için antalya’ya giderken o sene radyolarda
sıkça çalınan “bu sabah yağmur var istanbulda şarkısını
her duyduğunda, beni burada bıraktığını hatırla” diyerek
tatilini zehir ettiğim içim beni affet sarışınım... seni
çok seviyorum... anneler günün kutlu olsun...
|