08/05/2003

                

-“hayrola kırmızı başlıklı kız nereye böyle?”
-“paris’e halamın yanına gidiyorum,
n’oldu kurt, onu da mı yiycen?”

erdil yaşaroğlu - komikaze

                  

‘zeytinyağlı yaprak sarmasıyla, mantıyı icat eden kadının aklından zoru mu vardı? yoksa çok mu sıkılıyordu?’ diye soruyor okuduğum kitabın yazarı. eğer bunlardan bir tanesini kalabalıklar için üstelik yalnız başınıza hazırlamak zorunda kaldıysanız o kitabın yazarının yanında yer alacağınızdan adım kadar eminim ama sadece “nurten abla vallahi kimse seninkiler gibi böyle incecik saramaz bu yaprakları”,”ay bunu üç yiyip bir saymalı nefis, ayol” ya da “cemile teyzem nasıl da uğraşır mantı yaparken, hani derler ya bir kaşığa en az yedi mantı sığmalı diye, onunkilerden dokuz tane sığar da yanına yoğurt için yer kalır, bir yapsın parmaklarını ye” diyenlerdenseniz o cümlenin boşa sarf edilmiş olduğunu düşünür, hatta salakça bulursunuz.

yemeyi seven bir milletiz kabul etmek lazım. ben de bu milletin bir evladıyım, o halde ben de yemeyi seviyorum gibi bir sonuca ulaşmak işime geliyor...

karnım aç. kulaklarıma takılan ufak çarklar pek işe yaramadı galiba. bu haftayı atlatabilirsem her şeyin yoluna gireceğini söylüyor doktorum, hayatımın en uzun haftası bu...

karnım aç. her pazartesi günü diyete başlamak isteyip aynı günün akşamında bu niyetini erteleyen kadınlardan hiç olmadım, dalga bile geçtim bu işi alışanlık haline getirmiş arkadaşlarımla, gönlümce yedim. ölçüler mi, pek umurumda olmadı...

karnım aç. fiziği umursamadan yemeye devam edince kimyası bozuluyormuş vücudun. asmalı konak dizisindeki sümbül hanım ile ali bey’in aşkını her hafta seyredince kalbimden gelen sesleri bahara yordum.  yürürken nefes almakta zorluk çekmelerimi bahar yorgunluğu diye geçiştirmek istedim. işin tuhaf yanı o günlerde takvim bahar aylarını gösteriyordu ama hava sıcaklığı hala kıştı...

karnım aç. hiç baş dönmesiyle uyandınız mı, ben yaşadım, manitum düşmanıma vermesin, korkunç... dağları deldim tek başıma, çölleri aştım bir tek ben, erleri yendim kız başıma, ama gel gör ki, bu baş dönmesi tam bir felaket...

karnım aç. neyse ki evde dijital bir tansiyon ölçer var, banyodaki dolaptan alıp bileğime takıyorum, her zaman ahenkle dit-ditleyen cihazdan garip sesler geliyor, apar topar acil servise yollanıyoruz gecenin bir yarısı. tekrar tansiyon ölçümlemesi, elektro, tahliller, derken teşhis konuluyor, diyet yapıp kolestrolü düşürmek, tansiyonu dengeleyip, yıkılmadım ayaktayım demek şart...

karnım aç. akupunktur öneriyor arkadaşlar, stressiz, vücudun dengelerini –artık ne kadar kaldıysa- bozmadan, en önemlisi açlık hissetmeden kurtulacağım bu dertten, en azından kardiyololojik problemlerden mi, yoksa gerçekten heyecanlandığımda mı hızlanıyor kalbimin atışları ayırt edebileceğim.

karnım aç. bu iğneleri kulağımın muhtelif yerlerine saplanmış üzeri bantlı çarklardan nefret ediyorum. karnım acıkmıyor doğru, iyi de ben karnım acıkmasa da sırf damak zevkime hitap ettiği, görüntüsü cazip geldiği, kokusuna kapıldığım için de birşeyleri yemek isteyebilirim. doktora bir daha gittiğimde bu duygularımı da köreltmesini istemeyi unutmamam lazım...

karnım aç. su içmekten içimden cıngılışık sesler geliyor, sıcak su içiyorum, şekersiz çay içiyorum, bitki çayları içiyorum, maden suyu içiyorum, ama yeşil salata ve yoğurttan başka bir şey yiyemiyorum. bir de ince kesilmiş kepek ekmeği dilimleri var tabii ki... akşamları parka çıkıp bir kaç saat yürüyorum...

karnım aç. bu hafta kolay geçeceğe benzemiyor, haftaya daha iyi olacağımı tahmin ediyorum....


[

tansiyonumu yükseltenler.......

“yüksek eyvanlarda bülbüller öter,benim çektiklerim ölümden beter” yok canım türkü söylemek niyetine girmedim doğuş’un son klibini televizyonda izlerken  vokal yapıyorum, ekranın alt köşesinden deja vu versiyonu yazısı okunuyor, ne amaçla orada bulunduğu belli değil çözemiyorum ve fakat doğuş’un yüzünden acı çektiği belli... dağ başını duman almış bir bölgede, kervan geçmez bir yolda hem yürüyüp, hem de hırçın tavırlarla çıkartmaya başlıyor üzerindekileri, iki parçadan sonra tüm adaleleri gözler önünde, kendinden sürmeli gözleriyle bir yaklaşıp, bir uzaklaşıyor çekim yapan kameralara, ayakkabılarını fırlatıyor yol kenarındaki uçurumdan, kameraman doğuş’un  göğüs adalelerine ve gözlerine hasta, ayak parmağı fetişistlerine iş çıkmıyor klipten...

zevkle döşenmiş bir evin çalışma odası diyebileceğimiz bölümüne koridorları emin adımlarla aşarak giriyor seden gürel. güzel, mağrur, hala hoş bir havan var zarafetiyle söylüyor şarkısını, çalışma masasına geçip yine aynı kendinden emin tavırlarla devam ederken, birden sinirleniyor, kime kızdı ne oldu yakalayamıyorum, yerlere saçıyor masadaki vazoları ve diğer kırılable eşyaları, ne hikmetse kırılan her vazonun yerine hemen bir yenisi geliyor ve tabii o da paramparça... her yer her yerde, karışıyor ortalık, tam “ne kadın ama” derken çıkarttığı dadı tokalarıyla saçlarını toplama başlıyor, rengarenk çeşit çeşit boy boy tokalar. tamam da güzelim madem sonunda dağıtacaktın, neydi o baştaki afra tafra, nerede kaldı o karizma, boşuna mı katlandık ortalığı dağıtmana, hepsi bir yere kadar takmayacaktın o tokaları başına...


[

unutmadan; onları anlayacağımız yaşlara geldiğimizde de annelerimizin yanımızda olması dileğiyle bütün annelerin, anneler gününü kutlamak istiyorum...

anneme not: bana her kızdığında “ne yapalım doğmak için dilekçe mi verdim, siz çocuk istemişsiniz” dediğim,  beni istanbul’da bırakıp tatil için antalya’ya giderken o sene radyolarda sıkça çalınan “bu sabah yağmur var istanbulda şarkısını her duyduğunda, beni burada bıraktığını hatırla” diyerek tatilini zehir ettiğim içim beni affet sarışınım... seni çok seviyorum... anneler günün kutlu olsun...

 

                                                             

                                                        




 

               Deli Kızın diğer Türkü'leri; 08/03/2003 @ 30/03/2003

 

Anasayfa

 

Internet Explorer 5.0 ve üstü tarayıcı, 1024X768 çözünürlük önerilir.
©