07/11/2004
geçen gece, zamanında yetiştirmek için eve getirdiğim işlerimi
bilgisayarda düzene sokmaya çalışırken aynı anda yeni türkü’nün
“yalnız çiçek” isimli enstrümantal parçasını dinliyordum. derya
köroğlu’nun yeni türkü dağıldıktan sonra çıkarttığı solo
albümündeki “dört yanımda dört nasihat / az gülüş, bol zayiat /
ölsem alâ, dayanmak zor / nerelere gideyim” sözleriyle bezediği
hüzünlü ezgiyi –repeat tuşu basılı kalmış...
birkaç defa üst üste dinleyince işi gücü bir tarafa bırakıp,
parmaklarımı boşa alıp aklımdan geçenleri yazmak geldi
içimden...
arşivinizde bu parça varsa, okurken dinlemenizi şiddetle
tavsiye ederim...
{
daha ne kadar oturacağım yalnız başıma bu odada? kocanın ayak
seslerini duyunca duvağını ört sakın ha yüz görümlüğü almadan
açma dedi melek yenge. sanki daha önce hiç görmedi yüzümü,
çocukluğumu bilir, elinde büyüdüm sayılır. yıllar önce beni
dizinde zıplatıp, şekerler alan adamla evleneceğim kimin aklına
gelirdi? ilk karısı, evlendikten 3-4 hafta sonra kaçmıştı. o
zamanlar ilkokula gidiyordum, günlerce herkes konuşmuştu kadının
arkasından. zamanla unutuldu, sonra kötü olmuş dediler, iyi
kadın olsa kaçar mıydı zaten?
karım genç olsun, güzel olsun, her bir şeyi bende görsün
deyip beni istetince amma çok sevinmiştim. erkeğin yaşlısı
olmaz, zamanla alışırsın demişti annem, nikahta keramet vardır.
ne istersen yapacak, para desen para, aranızda epeyce yaş farkı
var ama böylesi daha iyi, kıymetini bilir diyordu melek yenge...
allah için bir dediğimi ikiletmedi, anamın aracı kadınlardan
istediklerini fazlasıyla yaptı. köyün en kocaman evi onun, anam
“eski karısından kalan eşyalar yeni geline uğursuzluk getirir,
hepsi değişecek” dediydi, yenilendiler... bir de bana, kendine,
bacılarıma entariler, şalvarlık kumaşlar, terlikler, ayakkabılar
aldırdı... o bunlarla kalmayıp, kollarımı bilezikler, boynumu
beşibirlikler ile donattı... babamı da unutmamıştı elbette.
böyle zengin bir adama kız verip, eski kasketiyle dolanacak
değildi herhalde?
bir defasında kasabaya alış verişe birlikte gidelim diye
haber göndermiş, annem kabul etmedi, ben ne ihtiyacımız var
söylerim, alıp gelirsiniz. bassın hükümet nikahını, sonra
istediği yere götürsün demişti kadına -sesini biraz yükselterek.
bizim buralarda adettir, günlerdir sürüyor düğün. dün gece
kına gecesinde iyice ağlattılar. hacer’in bir ara duvarın
üzerinden kınayı seyreden oğlanlara gülümsediğini gördüm, başımı
çevirip o yana baktığımda halil’le karşılaştı gözlerim, kötü
oldum. ilkokulda yanyana oturtmuştu bizi öğretmen, sınıfın en
uzunu olduğumuzdan en arkaya. bazen dersi dinlemeyip, bana
baktığını hissederdim. ağbisi askere gidince, 4.sınıfta aldılar
onu okuldan. gel dükkanda dur demiş babası. zaten hangimiz doğru
dürüst okuyabildik ki? öğretmen şiirler ezberletiyor, sınıfa
okul kitapları dışında kitaplar getirip okuyor diye şikayet
etmiş birisi, ankara’dan adamlar geldi. hepimizi sınıfa tek tek
alıp sorular sordular, sonra öğretmenimizi de alıp gittiler;
5.sınıfın ilk yarısıydı... bana ne halil’den, askerliğini bile
yapmadı. eşşek ne diye çıkmış o duvarın tepesine, gelmesin sakın
diye haber yollamıştım bahar’la. bu kadınlar neden acıklı
türküler söylüyorlar, alt tarafı evimden iki sokak uzağa
gideceğim, alın işte ağlıyorum tamam mı, hem de hıçkıra
hıçkıra...
sesler gittikçe artıyor dışarıda... davul zurna iyice coştu,
ne zaman gidecek bu insanlar? kapının dışındaki ayak sesleri
yaklaştı. melek yengeymiş.. ne oldu melek yenge, geliyor mu?
tamam, örtüyorum duvağımı...
odanın kapısını açıp içeri girdiğinde kalbim heyecandan deli
gibi çarpmadı, vücudum titremedi, galiba biraz korktum hepsi
bu... cebinden usulca çıkarttığı altınları boynuma taktı,
duvağımı açıp uzun uzun yüzüme baktı. hiç bu kadar yakın
olmamıştık birbirimize. sanki onu da korkutan bir şeyler vardı.
yere serili seccadeye doğru yürüdü, uzun uzadıya, kim bilir kaç
rekat kıldı namazını. hiç bitmeyecek sandım, yanıma hiç
gelmeyecek. acelem yoktu zaten, şikayetçi değildim bu törenin
ağır ağır ilerlemesinden. yıllar var önümüzde.
“senden yapmanı istedikleri dışında, hiçbir şey yapma”
demişti melek yenge, kımıldamadan bekliyordum. örtüsünü
kaldırmadan, üzerindekilerle sırt üstü uzandı yatağa “soyun
hadi,” dedi “ne bekliyorsun?” utandım. önce neyi çıkartıp nereye
koyacağımı bilemedim. sadece gelinliğimi ve duvağı çıkartıp
dikkatlice sandalyenin üzerine bıraktım. ışığı söndürüp öylece
bekledim ayakta, birkaç dakika sonra horladığını duydum. annemin
hazırlayıp nazar boncuklu çengelli iğneyle kapattığı bohçadan
geceliğimi alıp giydim. sandığın üzerine istiflenmiş
yorganlardan birini yere serip üzerime de başka bir tane örttüm,
yerimi yadırgar uyuyamam diye düşünürken, dalmışım...
kapı çalıyordu, aniden kalkınca nerede olduğumu anlamadım...
melek yengeydi, kahvaltı tepsisini getirmiş, kapının önüne
bırakıp gidiyordu, arkasından seslendim. “ne oldu kız, ne diye
çıktın yataktan?” diye sordu. kapıyı aralayıp, geceyi nerede
geçirdiğimi gösterdim, kızdı, hadi git kocanın yanına yat dedi.
öğlene doğru ayıldığında beni yanında bulmak hoşuna gitmişti.
“aç mısın?” diye sordu. kahvaltı tepsisini odaya aldım. allah
için tepside bir kuş sütü eksikti. yeleğini çıkartıp, gömleğinin
birkaç düğmesini açtı. “uyurken sıkmış” dedi. yüzünü yıkamadan
tepsinin yanına bağdaş kurdu , ayakta durmuş dikkatle ona
baktığımı görünce “otursana, ”dedi “sen acıkmadın mı?”. yemek
boyunca tek kelime etmedi, aklı başka yerlerde gibiydi. fazla
bir şey yemedi, benim de yemediğimi görünce tepsiyi kaldırıp,
mutfağa götürdü, ben de arkasından... alışkanlık işte; -bizde
sofra ortada kalmaz, evin bereketi kaçar derdi nenem- alelacele
kahvaltılıkları toplayıp dolaba kaldırmaya başladım. kirli
tabakları, çay bardaklarını, çatal ve kaşıkları lavaboya koydum.
bu mutfakta iş yapmak hoşuma gitti. fayansların üzerinde pembe
çiçekler var, aynı renkte perdeler, raf örtüleri, pırıl pırıl
tencereler, porselen tabaklar... annemle melek yenge seçti
bunları. ben sarı severim aslında; güneş ışığı gibi, sıcacık...
olsun, tezgahın altında dolaplar, çekmeceler bile var. evde,
tezgahın altı kötü gözükmesin diye büzgülü basma perde takmıştı
annem. tencereleri arkasındaki tahta raflara koyardık. aslında
sırf tencereleri değil her şeyi. “perdeyi ıslak elle tutmayın,
çabuk kirleniyor, evde çamaşır makinesi mi var, her gün yıkansın
bu meret” diye mırıl mırıl konuşurdu annem biz mutfağı
toplarken... her gün silerim ben bu dolapları, mis gibi ederim
vallahi.
“onlarla uğraşmayı bırak, kazanın altını yakalım. içi hazır,
bir kibrit çak, tutuşsun. işin bitince, yanıma gel” dediğini
işittim pembe fayansları seyrederken. dün gece içkili olduğundan
uyuyup kalmıştı –ne güzel... melek yenge’nin “ne derse onu yap,
kadın dediğin bu acıya dayanmalı kızım” lafları geçti aklımdan.
her yanım buz kesti, elim ayağım birbirine dolandı... banyoya
gittim, ellerimin titremesinden kibrit çakamıyorum... nihayet
kazanın içindeki çıralar tutuştu. beyaz ince bir dumanın
arkasından çıtırdayarak yanmaya başladılar. kendileri yanarken
etraflarını da yakmaya çalışıyorlar. isle karışık reçine kokusu
doldu banyoya. maşayla odunları biraz yerlerinden oynattım,
duman yolunu buldu, odunlar tutuştu, alevler dışarı çıkmasın
diye sobanın kapağını kapattım... yüzü alev alev yanıyordu
bahar’ın “salih elimi tuttuğunda içim bir hoş oldu” demişti
“bana sarılsın, hiç bırakmasın istedim”, sonra kıkırdayarak “ne
şanslısın kız, hepimizden en önce sen evleniyorsun, kim bilir
neler yapacaksınız”... istemiyorum!.. başımı çevirdiğimde
anahtarı gördüm. kapıyı kilitlesem, hiç dışarı çıkmasam, burada
otursam, otursam, yaşlansam, ölsem...
yatağa girmiş, beni bekliyordu. elini uzattı, yorganı açıp
yanına girdim... üşüyordum... gözlerimi sımsıkı kapattım.
saçlarımı okşayıp, yanaklarımı seviyordu. elinin derisi
tırtıklıydı, hiçbir şey bahar’ın anlattığı gibi değildi. diğer
eliyle geceliğimi yukarı doğru çekiyordu, kaskatı kesilmiştim...
üşüyordum... nefesini yüzümde hissettim, kötü kokuyor. yüzümü,
dudaklarımı rasgele öpmeye başladı; ıslak, yapış yapış... nesi
güzel bunun? nasıl oluyor da filmlerde artistler öpüşürken
keyifle gözlerini kapatıyorlar? belimin üzerine kadar sıyırdı
geceliğimi, çamaşırımı çıkarttı. iyice yumdum gözlerimi,
dişlerimi sıktım, hadi artık ne olacaksa olsun, katlanacağım...
hiçbir acı duymadım, ne yaptı anlamadım... sadece dudaklarım ve
yüzüm gibi her yer ıslanmıştı, her yer yapış yapış...
odadan çıktığını kapının sesini duyunca anladım... gözlerimi
yavaşça araladım, odada yalnızdım. yorganı kaldırıp çarşafa
baktım, melek yengenin öğrettiği gibi, hemen toplayıp bohçalamak
lazım. çarşafta kimseye gösterecek bir nişan yok, sadece
ıslanmış... bugüne kadar elime erkek eli değmedi, niye böyle
oldu? anneme ne derim? babam insan içine hangi yüzle çıkacak?
neler oluyor allahım, anlamıyorum...
geri geldiğinde üzerinde bornoz vardı, yorganı başımın
üzerine çektim. nefesimi tuttum, boğulur gibi oldum. bana
müstahak, ölsem daha iyi... melek yengeye çarşafı vermezsem,
herkes kötü olduğumu düşünecek –tıpkı ilk karısı gibi- kimse
bana inanmayacak. allahım al canımı... “sokağa gidiyorum” dedi,
“kalk, arkamdan kapıyı kilitle, yıkan. ben dönene kadar da melek
dahil, hiç kimseyi eve alma.” demir kapı kapandı. yavaşça
yataktan çıktım, odadaki aynada kendimle göz göze gelmekten
kaçınarak, başım önde salonu geçip antreye vardım. kapıda takılı
anahtarları ikişer defa çevirip, kilitledim. keşke, yarım saat
önce tereddüt etmeyip, kendimi banyoya kapatsaymışım.
banyo buhar içinde. geceliğimi, sutyenimi çıkartıp tabureye
oturdum. kovayı doldurmaya başladım. hıçkırıklarım suyun sesine
karıştı. kova bir türlü dolmuyordu... tasla başımdan aşağı çabuk
çabuk döktüğüm kaynar sular, sonunda yerini buz gibi bir suya
bıraktı. soba sönmüş, kazandaki sıcak su bitmişti. farkında
olmadan karnımı iyice içeri çekmiş, omuzlarımı kısmıştım...
ağlamaktan gözlerim yanıyordu. üşüyordum, zaten o ilk üşümeden
sonra hiç ısınamamıştım...
kapı yumruklanıyordu. geri gelmişti. havluya sarınıp,
banyodan çıkıp açtım.. içeri girip kapıyı kilitledi. kolumdan
tutup yatak odasına götürdü. parmakları çok kuvvetliydi, canım
yanıyordu, ses etmedim. belki dediklerini yaparsam, beni sever,
hatamı görmezden gelir, ayıbımı yüzüme vurmazdı. “yatağa gir”
dedi “havluyu çıkart!”
bu defa acelesi var gibiydi, daha önce yaptığı hareketleri
tekrarlarken, bir taraftan da “sen de öp, iyice sarıl, sıkma
kendini” diye söyleniyordu. kadınların katlanması gereken bir
kaderdi bu, kocasının dediğini yapıp onu mutlu etmek... bir bir
yaptım, aynı şey oldu, ne acı, ne de başka bir şey hissetmedim,
sadece ıslaklık... hepsi bu...
odadaki ışık gittikçe azaldığına göre akşam oluyordu. melek
yenge yemek bırakmaya geldiğinde zili çaldı, “yemeyeceğiz” diye
seslendi, “geri götür”... annemin küçüklüğümden beri aklıma
soktuğu “oğlanların yanına yaklaşma, fenalık yaparlar. evlenince
kız oğlan kız değilsen kocan seni öldürür, geri getirirse baban”
lafı çınladı kulaklarımda. yanımda uzanmış kocama –ne tuhaf, ilk
defa ‘kocam’ diyorum onun için- kaçamak bir bakış attım,
üzülmüş, sıkılmış gibiydi. belki de beni ne zaman öldüreceğini
düşünüyordu...
bütün gece odada dolaştı, sigara üzerine sigara içti. ben
yataktan çıkmadım, tuvalete bile gitmedim. sabah hiç olmayacak
zannettim. bir ara dalmışım, uyandığımda odada yoktu, usulca
kalkıp tuvalete gittim. mutfağın yanındaki odada televizyonun
karşısındaki koltuğa oturmuş boş gözlerle dışarı bakıyordu.
içeri girdiğimi görünce yüzüme baktı “hep aynı şey oluyor” dedi.
demek beni de ilk karısı gibi kötü kadın zannetmişti. hiçbir
suçum olmadığını söylesem, ellerine sarılsam, ayaklarına
kapansam beni affeder miydi? ayağa kalkıp yanıma geldi, “sana da
yazık oldu” dedi. ilk defa konuşmaya cesaret edip; “melek yenge
çarşafı görmek ister” deyiverdim... sarılıp, af dilemeyi
düşündüğüm kocaman elleri inip kalkmaya, nereme denk gelirse
orama vurmaya başladı, canım yanıyor. ağzımın kenarından ılık
bir sıvı çeneme doğru akıyordu, kolumla sildim. geceliğimin kolu
kan olmuştu, gözlerimin önü karardı, kulaklarım uğulduyordu...
ben yere düşerken, o devamlı “çarşafmış, kime ne çarşaftan,
melek de kim oluyor” diye bağırıyordu. kendimden geçmişim.
yerde yatıyorum, her tarafım ağrıyor, sol gözümü açamıyorum,
dudaklarımı hissetmiyorum.. üzerimden kamyon geçmiş gibi. yanıma
çökmüş beni seyrediyor. ayıldığımı görünce “kalk, giyin” dedi
“evine döneceksin.” demek bana bir şey yapmayacaktı. peki babam,
o nasıl kıyacak bana?
koşar adımlarla geçtik iki sokağı da, kolumdan
çekiştiriyordu. komşu kadınlar kapı önlerinde oturup
laflıyorlardı, arkamızdan fısıltıları geliyor... kahvenin
önünden geçerken, başını kahveden tarafa çevirip, babama
seslendi; “kalk hadi, size gidiyoruz”... babam oturduğu masadan
kahvedeki adamların meraklı bakışları arasında kalkıp yanımıza
geldi, yara bere içindeki yüzümü fark edip “allah belanı versin”
dedi. baştan ayağa her yanımı ateş bastı, başım döndü. kocam
sendelediğimi görünce koluma daha sıkı yapıştı, eve doğru
sürüklemeye devam etti. babam hiç acelesi yokmuş gibi ağır
adımlarla arkamızdan geliyor, bir yandan da bana beddualar
yağdırmaya devam ediyordu.
davul zurna eşliğinde, güle oynaya uğurlandığım evimde
yabancı muamelesi görüyorum iki gündür. içeri bile girmeden,
beni bırakıp gitti. annem, kardeşlerim, kimin yüzüne baksam
gözlerini benden kaçırıyor, konuşacak kimse yok. kasabadan
amcamla oğlu geldi. dayısı iyi ki askerde, kulağına gidip de
askerliğini yakmasa bari dediklerini işittim kapı aralığından.
az önce annem ağlayarak yanıma geldi, “kalk kızım, abdest al,
metin seni dışarı çıkartacak” dedi. neler olduğunu o an anladım,
madem ailemin namusuna kara bir leke sürmüştüm, bedelini
ödeyecektim... ama metin, onu ne suçu var ki?
metin, amcamın oğlu, 14 yaşında, sekize gidiyor... yıllar
önce, tek erkek çocuk, okusun diye kasabaya göçmüştü amcamlar
ama dersleri iyi değil, sinemaya meraklı. bir araya geldik mi
seyrettiği bütün filmleri öyle güzel anlatır ki... demek bu
evden son kez onunla çıkacağım. nasıl olsa yaşı küçük, çok ceza
yemez diye düşündüler herhalde. zavallı metin, senin hayatını da
mahvettim.. inan niye böyle oldu ben de anlamadım... töreler
senin başını da benimkiyle birlikte yedi..
{
“düğününden iki gün sonra kız olmadığı gerekçesiyle kocası
tarafından dövülerek baba evine gönderilen talihsiz y.k. aile
meclisinin aldığı karar ile öldürüldü. yapılan otopside y.k.’nın
bakire olduğu anlaşıldı.” (gazetelerden)
dkt 07.11.2004
|