
28/12/2005
ne zaman döndün, duymadım, koltukta uyuyakalmışım.. sağol,
kitabımı yerden almışsın.. bir ara ellerimden kayıp düştüğünü
hissettim ama engel olamadım.. bütün gün ciddiyetim ve yüksek
topuklarımla, lüzumundan fazla insanla rastlaşmak, olur olmaz
şeyler hakkında konuşmak, gelen mesajlardaki yanlış yazılı
kelimelere, eksik ifadelere bıyıkaltından gülsem de yanıtlarımı
hep saygılarımla diye bitirmek yormuş beni.. iyi ki anahtarını
yanına almışsın.. yok canım uyandırmadın.. üzerime battaniye
örtmeye kalkmasan uyanmayacaktım.. soba geçiyor.. hani kalın
meşeler vardı, onlardan koydum yan tarafa, atar mısın? kar
yağdığı gece çıtırdayarak yanmaları hem hoşuma gitmiş hem de
içimi acıtmıştı.. son günlerde gülmekle ağlamak arası geçip
gidiyor zaten zaman.. beni boşver, aç mısın? sana bişiyler
hazırlamıştım. hoş, soğumuştur.. paçaların çamurlanmış. gidip
üzerini değiştir, hatta sıcak bir duş al istersen. ben de doğru
mutfağa.. ne oldu, yemeyecek misin? peki sen bilirsin..
arkandan bakıyorum giderken, nasıl da adam, nasıl da çocuk,
nasıl da sıcak, nasıl da dostsun.. gördüğüm rüyayı sana anlatsam
mı anlatmasam mı karar veremiyorum..
bir rüya gördüm.. tam olarak hatırlamıyorum ama grup terapisi
yapılan bir odadaydım. çok da rahat olmayan bir koltukta
oturuyordum. benden başka 8-9 kişi daha vardı galiba. ortada bir
adam mırıl mırıl birşeyler anlatmaya başladı vangelis
eşliğinde.. "kendinizi rahatça bırakın koltuklarınıza, uyumayın,
birlikte uzun bir yolculuğa çıkıyoruz. lütfen, sadece müziğe ve
bana kulak verin, bırakın ruhunuzu rahatça dolaşmaya
çıkartayım." itirazsız takıldım peşine..
"önünüzdeki kapıyı açıp, ilk adımınızı atıyorsunuz dışarıya.
hava günlük güneşlik.. bir iki beyaz bulut dolaşıyor gökyüzünde.
puf puf yumuşak bakışlı bulutlar bunlar. başınızı hafifçe yukarı
kaldırırsanız görebilirsiniz. yürüdüğünüz toprak yol sizi bir
tepeye götürecek, ağır ağır ilerleyin. müziğin sesine kulak
verin.. tepedesiniz. biraz durup etrafa bakın. ne kadar güzel
bir manzara var değil mi? neler gördüğünüz birer birer yazın
aklınızın bir kenarına şimdi usulca yokuş aşağı iniyoruz. toprak
yolun yerini arnavut kaldırımları aldı.. önünüze çıkan birkaç
basamağı çıkıyorsunuz yavaşça.. karşınıza çıkan demir kapının
anahtarı elinizde.. açın kapıyı, girin içeri. önünüzde upuzun
bir kumsal uzanıyor.. masmavi bir deniz. çakıltaşları ve midye
kabukları da var kumsalda.. kabuklardan birini kulağınıza
yaklaştırıp, hayatın sesini duyuyorsunuz. kumsalı geçip arkadaki
yemyeşil ormana doğru yürümeye başlıyorsunuz, ağaçların içine
girmek yeşili yaşamak istiyorsunuz (......)"
birden adamın dediklerini duysam da dinlemediğimi farkettim..
elimdeki kabuğu kulağımdan ayırmadan, hayatın sesini dinleyerek
uzuun uzun yürüdüm kumsalda.. geçtiğim yerlerdeki kumlar maviye
dönüşüyordu.. ilerideki karaltıya yaklaşıyordum gitgide. yalnız
başına oturan bir adam vardı mavi kumsalda. yanına gittim, hiç
sesimi çıkartmadan yanına oturdum. bakamadım gözlerine ama
ağladığını biliyordum. ne kadar çok sustuk, ne kadar çok şey
anlattık bilsen hiç konuşmasak da.. bir ara "fırtına dindi ama
hala......." diye birşeyler fısıdadığını duyar gibi oldum..
arasıra tenindeki yalnızlığının sıcaklığı değiyordu tenime..
kanamaya başladı kabuk tutmuş yaralarım.. ama hiç korkmadım..
önümde uzanan denizin tuzunda yaralarımı yıkayıp
iyileştirebileceğimi sonra yine gidip o mavi adamın yanına
oturup, yaralarımın tekrar kanamasına izin vereceğimi
biliyordum..
esnemeye başladın.. uykun mu geldi, biliyorum lüzumundan
fazla anlattım.. belki de bugüne kadar hiç bir rüyamı
anlatmayışımın acısını çıkarttım...
hadi odalarımıza gidip, yatalım artık.. yarın yola
çıkacağım.. o mavi kumsalı ve o adamı bulamazsam, bir yanım hep
eksik kalacak.. ve yaralarım hep kanayacak..
sabah ben erken kalkarım.. şimdiden vedalaşalım..
dkt- 22.12.2005
03:20
|