31 Mart 2002

Prestij ve bedeli
 
 
Üretici emeğinin karşılığına sahip olmazsa, kendi hayatına da sahip olamaz. Mülkiyet hakkını inkar etmek insanı bir eşya olarak devlete teslim etmek demektir.

 Bundan 100 yıl önce sosyalizm inancının, insanlığın iyiliğini amaçlayan ve hayırseverlikle hareket eden siyasi bir teori olduğu konusunda, haklı bir mazereti olmasa da bahanesi olabilirdi. Ancak bugün, bunun artık masum bir hata olmadığı açığa çıkmıştır. Sosyalizm yeryüzünün bütün kıtalarında denendi. Ve sonuçlarının ışığında artık sosyalizm yandaşlarının ve bu hareketin itici güçlerini sorgulamanın vakti geldi.

Sosyalizmin temel özelliği bireyin mülkiyet hakkının reddidir. Sosyalizmde mülkiyet hakkı (yani malın kullanımı ve elden çıkartılması) “toplum”a devredilmiştir. Devletin, hükümet aracılığı ile, üretim ve dağıtımını ortaklaşa gerçekleştirmesi üzerine kurulmuştur.
       Sosyalizmde kabul edilen hedef: yoksulluğun ortadan kaldırılması, refah, gelişme, barış ve insanların kardeşliğine ulaşmaktır. Ancak sonuç korkunç bir başarısızlık olmuştur.
       
EKONOMİK YIKIM VE SOSYALİZM
       Sosyalizm denendiği her ülkede gelişme yerine ekonomik felç ve/veya yıkım getirmiştir.Ülkelerde sosyalizm ne kadar katı bir şekilde uygulanmışsa, felaket o kadar yoğun yaşanmıştır. Sosyalist ülkelerdeki üretici, yetenekli insanlar buldukları ilk fırsatta ülkelerinden kaçmış, bu da ülkelerdeki geri kalmışlığı daha da belirgin hale getirmiştir.
       Şimdi sosyalizmi savunan gençler, sosyalizmin kıtlıkla başladığını, daha doğrusu kıtlığın sosyalist idarenin başlangıcının habercisi olduğunu kitaplarda okuyorlar. Bu kıtlığın, üretim yetmezliğinin geçici olduğu sosyalizmin avukatları tarafından yıllarca tekrarlandı, ancak bu geçici dönemden geçilemeden sistemin kendisi çöktü.
       Sosyalizm, Rusya’da yıkıldığı zamanlarda dahi hala ülke halkını besleyememe sorunu ile boğuşuyordu.
       Bugün Küba’yı örnek gösteren gençlere, Küba’nın üretim eksikliği ve Küba halkının şeker kamışı ve tütün dışında bir şey üretememesinin nedeni sorulduğunda kapitalist dünyanın uyguladığı ekonomik ambargoyu gerekçe gösteriyor. Ancak bu gerekçe bile aslında bir iflası simgeliyor. Yani kapitalist dünya, kendi ürettiği ürünü sosyalist Küba ile paylaşmadığı için Küba gelişemiyor. Eğer sosyalizm, kapitalizmden daha ileri bir sistem ise niye kapitalist dünyanın ürettiklerine ihtiyaç duyuyor, bunun tersi olması gerekmez mi?
       Sovyet Rusya zamanında hiç batıdan doğuya kaçan insan öyküleri dinlemedik, bugün de Küba sınırlarını açsa hangi taraftan hangi tarafa akın olur bunun cevabı aslında birey için hangi sistemin üstün olduğunu göstermektedir.
       
AYDINLAR VE SOSYALİZM
       Sosyalizm, bir halk hareketi, insanların hareketi değildir. Bu aydınlar tarafından yaratılmış, onlar tarafından yönlendirilmiş ve kontrol edilmiş bir harekettir. Peki o zaman, bu aydınları harekete geçiren güç nedir? İktidar hırsı. Çaresizliğin, kendinden nefretin ve hak edilmeyene duyulan isteğin bir belirtisi olan bir iktidar hırsı...
       Hak edilmeyene duyulan istek, hem maddi hem de manevi anlamda olmuştur. Bu iki yön birbiri ile bağlantılıdır ancak kişi baskın olarak ya maddi ya da manevi yöne odaklanabilir. Manevi alandan hak etmediğini istemek daha yıkıcı ve yozlaştırıcıdır. Hak etmediği büyüklüğe ulaşma “prestij” adı altında açıklanabilir.
       Maddi alanda hak etmediği şeylere ulaşmak isteyen kişiler parasal asalaklar, yağmacılar, haydutlardır. Bunlar hem sayısal olarak az, hem de hak edilmemiş büyüklük yani prestij peşinde koşanlarla birlikte çalışmadıkları, onlar tarafından meşrulaştırılmadıkları müddetçe insanlığa sınırlı bir tehlike oluştururlar.
       Hak edilmemiş büyüklük o kadar gerçekdışı, o kadar nevrotik bir kavramdır ki bunun peşinde koşanlar bile bunu kendilerine tanımlayamazlar. Kendi isim koyamadığı dürtüsüne bir şekil verebilmek, gerçekle bağlantı sağlayabilmek için altruizmin ve koletivizmin akıl dışı ve tanımlanamaz sloganlarına gereksinim duyar. “Toplum”, “toplum yararı”, “toplumun iyiliği için”, “topluma hizmet için” gibi kavramlar, iktidar hırsına sahip kişilerin başkalarını uyutmak için kullandıkları araçlardır.
       “Toplum” diye bir varlık olmadığından, toplum belli sayıda bireyin bir arada olmasından oluştuğu için “toplum çıkarı” adı altında öne sürülen her sav, aslında birey çıkarı ile bir çelişme ve bazı insanların diğer insanlar lehine fedakarlıkta bulunmasını gerektirir.
       Kavram, tanımlanamaz olduğu için de geriye sadece kimin kim için fedakarlık yapacağı, “toplum, benim” diyen kişinin ortaya çıkarak karar vermesi ve bu kararını silah zoru ile kabul ettirmesi kalır. Böyle bir karar, silah zoru, yani fiziksel güç kullanılmadan kabul ettirilemez.
       “Toplum, benim” savını ortaya atılmadığı müddetçe silah sahibi kişi ait olduğu yerde, yani yer altında faaliyetlerine devam eder. Demek ki, toplumları yönetmek ve kaderini çizmek üzere görev almak için hem fiziksel güç sahibi olmak hem de kendini toplumun yerine koyarak “toplum, benim” savını ortaya atmak gerekiyor.
       
TOPLUM BENİM SAVI
       “Toplum, benim. Ben toplum adına karar veriyorum” savının iki yönü var: Birincisi, kişinin maddi anlamda asalaklık yaparak toplum adına para toplaması ve hak etmediği bu parayı cebine atması, ikincisi de liderin, yani “manevi asalak”ın, başkalarının vazgeçtiği gücü kendi üzerine alarak “büyüklüğünü” ortaya çıkartmaya çalışması, haketmediği bu gücü kendi mistik bünyesinde toplayarak, toplumun sesi olduğunu iddia etmesi.
       Bu ikisinden maddi anlamdaki asalak psikolojik olarak hem daha sağlıklı hem de gerçeğe daha yakındır. Çünkü çaldığı veya yağmaladığı şeyleri en azından yiyebilir veya giyebilir. Ancak manevi asalağın tatmin kaynağı belirsiz. “Prestij” kazanabilmesinin tek yolu (emirler yağdırma, etrafındakileri korkutma dışında) gereksiz, savurgan ve anlamsız bir faaliyette bulunmak: Devlet parası ile (yani insanların emeklerinden çaldıkları paralar ile) abideler inşa etmek..
       Büyüklük, net bir şekilde tanımlanmış rasyonel hedefler peşinde koşan insanın verimli emeği ile kazanılabilir. Ancak büyüklüğü hak ederek elde edemeyen kişi için bu, ancak kurbanlarının parası veya emeği ile ortaya çıkan devasa toplum abideleri inşa etmekle mümkün olur.
       Hükümdarın bu saplantısını yatıştırabilecek tek şey prestijdir. Kimin gözünde? Herkesin gözünde. Kendi kurbanlarının, sokaktaki dilencinin, dalkavuklarının, diğer yabancı toplumların ve o toplumların hükümdarlarının, herkesin gözünde prestij sahibi olmak ister.
       
BÜYÜKLÜK VE ABİDELER
       Öldükten sonra da kendisine prestij sağlayacak piramitleri yaptıran firavunlar da, çok büyük ve süslü saray ve katedraller yaptıran hükümdarlar da hep bu hak etmedikleri büyüklüklerini; bu tip kamu abideleri ile sağlamaya çalışmışlardır. Bugün turistlerin hayranlığını uyandıran muhteşem Moskova metrosu da bu kamu abidelerine bir örnek olarak gösterilebilir.
       Peki batı dünyasında böyle devasa abideler yok mu? Var. Hatta en ünlü örnek de geçen Eylül ayında yerle bir edilen İkiz Kuleler gösterilebilir. Ancak bu gibi abidelerin daha önce verdiğimiz örneklerden farklılığı, bunların kişisel prestij amacı ile “toplum adına” ve “toplum kasasından” yapılmamış olmalarıdır. Bu abideler, bireylerin kendi enerji, servet ve inisiyatifleri ile ve kişisel karları için yapılmışlardır.
       Ve bu abideler, içinde bulundukları toplumları fakirleştirmek yerine onların yaşam standartlarını yükseltmiştir. Bu sav New York’taki evsizler ve New York’un yoksul mahallelerinde yaşayanlar için dahi geçerlidir.
       Sosyalizm ideolojisi hüküm sürdüğü bütün yıllar boyunca hep toplumdan fedakarlık istemiştir. Ki bu fedakarlık istekleri, hep tanımlanamayan hedefler için olmuştur.
       Mülkiyet hakkı ve insan hakları ikiye bölünemez. Mülkiyet hakkı olmadan kişi hakları, insan hakları olamaz. Çünkü maddi değerler, insan zekası ve bireyin gücü ile yaratılabilir ve yaşamlarını bu maddi değerlerle sürdürebilirler.
       Üretici emeğinin karşılığına sahip olmazsa, kendi hayatına da sahip olamaz. Mülkiyet hakkını inkar etmek insanı bir eşya olarak devlete teslim etmek demektir. Kim başkalarının emeği ile üretilmiş değeri “dağıtma” hakkına sahip olursa, diğer insanlara da taşınabilir mal gözü ile bakma hakkına sahiptir.
       Sosyalizm ideolojisinin gerçek hayatla, insan doğası ile uyumlu olmadığını, hedef olarak gösterdiklerini gerçekleştiremediğini ve sonunda bizzat yaşayanlar tarafından kendinden daha geri olarak gördüğü kapitalist sisteme dönüş için fikirbirliğine vardığı bir sistemin çöküşünü bizim nesil kendi gözleri ile gördü.
       Hiç olmazsa bundan sonraki nesiller, bu sistemin, bazı kişilerin hak etmedikleri büyüklüklerini, prestijlerini ispat etmek için nasıl milyonlarca insanı kurban ettiğini ve bu insanların ve yaşamlarının “insanlığın yararı” veya “soylu bir dava” için değil, bu diktatörlerin kendi memnuniyetleri, iktidar hırsları ve prestijleri için heba edildiğini görsün ve dersler çıkarsın.
       Sevgi, saygı, kalbinin kırıklarını aldıran ama zırhını çıkarıp portmantoya asmayan bir Türkiye.