26 Mayıs 2002

Gözdağı vererek tartışma sanatı - 2
 
 
Gözdağı vererek üste çıkılmaya çalışılan tartışmalarda yapılmak istenen şey, ahlaki yargılamanın entelektüel konulara dahil edilmesi değil, onların yerine geçirmeye çalışmaktır.

Bu Satırların Yazarı (BSY) geçen haftaki yazısında, Uğur Mumcu’nun deyimiyle “bilgi sahibi olmadan, fikir sahibi olmaya çalışanlar”ın , girdikleri tartışmalarda karşısındakini tehdit yolu ile korkutarak, gözdağı vererek, küçümseyerek, alaya alarak, dalga geçerek, söylediklerinde içerikten çok tavırları ile tartışmadan üstün çıkmaya çalışanlar üzerinde durmuş ve bu konuyu yeni örneklerle daha derinlemesine inceleyeceği ve buna karşılık neler yapılması gerektiği konusunda bir yazı yazacağını belirtmişti.

Objektivizm’in filozofu Ayn Rand ve öğrencisi Nathaniel Branden bu tip tartışmaların psikolojik kaynağı olarak “toplumsal metafizik” diye bir kavramdan bahsediyor.
       
ONAYLANMAMA ÖLÜMCÜL KORKU VERİR
       Toplumsal metafizikçi, başkalarının aklının, kendi zekası ve gerçek olaylardan daha üstün olduğunu kabul eder. Başkalarının onayı, gerçeklik, akıl ve mantıktan daha önemlidir.
       Onaylanmama olasılığı, ona ölümcül bir korku verir. Sadece bir toplumsal metafizikçi, entelektüel bir tartışmayı “Ama böyle düşünürsen insanlar seni sevmez” diyerek kazanma umudu taşır. Doğruları bilinci ile değil “içgüdüleri” ile bulmaya çalışır ve fikirlerine rakip biri ile karşılaştığında, savundukları eleştirilmeye başlandığında, kendisini en çok korkutan terör yöntemine başvurur: ahlaki yaptırımlar.
       Psikolojik açıdan sağlıklı insanlar için bu terör yöntemleri, bilinemez olduğu için bu tip tartışmalarda şaşkınlık yaşayabilirler.Bu tartışmanın gerekçelerini ve mantığını bilemedikleri veya karşısındakinin anlamsız blöfler yaptığını anlayamadığı için, duyduğu görüşlerin arkasında belli bir bilgi veya zeka ürünü düşünceler olduğunu zanneder.
       
TARTIŞMALAR, ELEŞTİRİLER
       Bu tartışma yöntemleri ile üniversitelerde bağımsız düşünmeye çalışan bir çok genç tartışma ortamlarında sindirilmeye çalışılır. Bu yöntemlere başvurulmasının sebebi, ya cevaplayamayacakları sorulardan kaçmak ya da doğru sandıkları “gerçeklere” yönelik yapılan eleştirel tahlillere engel olmaktır.
       “Aristo mu? Bak sevgili arkadaşım...” (bir iç geçirme) “eğer Profesör X’in bu konudaki makalesini okumuş olsaydın...” (kibirli bir ses) “ki okumadığın belli oluyor, sen de bilirdin ki Aristo’nun yanlış olduğu kanıtlanmıştır.”
       “Profesör Y mi? Profesör Y’den alıntı mı yapıyorsun? Ciddi olamazsın (alaycı bir gülümseme eşliğinde) onun fikirlerinin bir çuval saçmalık olduğunu ve görüşlerine itimat edilmediğini herkes bilir (görüşleri kimin tarafından çürütüldüğü veya niye yanlış olduğuna dair kanıt sunulmaz)
       Bu tartışmalardan, karşıdakini küçük görerek, zaferle çıkmak, herhangi bir kanıt veya gerekçe sunmadan kötüleyici iddialar sunmaktan ibarettir. Amaç, tartışmayı dinleyenlerin ahlaki korkaklığından veya düşünmeden inanma kolaycılığına kaçmalarından yararlanmaktır. Bu yeni bir yöntem değil, bütün çağlar ve kültürlerde örneklerine rastlanabilir ama günümüzde daha geniş bir alanda kullanılır hale gelmiştir. Siyasette bunun daha acımasız örnekleri görülür ama genişleme alanı sadece siyasetle sınırlı değil. Düşünce alanının tamamına yayılma eğilimi göstermektedir. Oysa bu, kültürel iflasın bir göstergesidir.
       
TARTIŞMA YÖNTEMLERİ
       Peki böyle bir tartışma yöntemine nasıl karşı konulur? Bunun için tek bir silah var; o da ahlaki kararlılık ve kesinlik.
       Herhangi bir entelektüel tartışmaya giren biri, tartışmanın boyutu ve dinleyici kitlesi ne olursa olsun, rakibi tarafından onaylanmayı beklememeli.Tek endişesi ve yargılama kriteri onaylanma değil doğruluk veya yanlışlık olmalı.
       Aslında gözdağı vererek üste çıkılmaya çalışılan tartışmalarda yapılmak istenen şey, ahlaki yargılamanın entelektüel konulara dahil edilmesi değil, onların yerine geçirmeye çalışmaktır. Ahlaki değerlendirme hemen hemen bütün entelektüel tartışmaların içinde vardır.Ahlaki yargılamanın, uygun olduğu yer ve zamanlarda tartışmaya dahil edilmesi, makul olmasından çok bir zorunluluktur. Bu yargılamadan kaçınmak, ahlaki korkaklıktır.Ancak ahlaki yargılama, aklın önüne geçmesi veya bastırması değil, temel aldığı gerekçeleri takip etmesi lazımdır.
       
GEREKÇELERİ SUNMADAN MAHKUM ETMEK
       Eğer kişi, vardığı yargıların gerekçelerini sunuyorsa, bu gerekçelerin yüklediği objektif yargılamanın sorumluluğuna açık olmalıdır. Eğer bu gerekçeler yanlış veya sahte ise bunun sonuçlarına da katlanmalıdır. Ama gerekçelerini sunmadan mahkum etmek sorumsuzluktur, “vur-kaç” tarzı savaşmak demektir.
       Korkutmaya çalışarak tartışmak, açık, kesin ve tutarlı inançlara sahip olamayan insanların entelektüel zayıflıklarını gösterir. Bilinmezliğin, tanımlanamazlığın sislerinde birkaç rastgele kavramdan başka hiçbir silahı olmadan savaşa girmeye benzer. Duyguları, umutları ve korkularından başka hiçbir destekleri yoktur.
       Sıra ahlaki ve entelektüel konulara geldiğinde sadece doğru olmak yetmez, niye doğru olduğunun da bilinmesi lazım.
       Yazıya madem Uğur Mumcu ile başlandı, düşmanın ahlaki standartlarını reddedip, kendi dürüstlüğüne sarılan Nazım Hikmet ile bitirmeli:
       VATAN HAİNİ
       (...)
       Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt hainiyim, vatan hainiyim.
       (...)
       Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla :
       Nazım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hala.
       (28.7.1962)
       Sevgi, saygı, kendilerine XL gelmeyen aşklar yaşayan bir Türkiye.