|
24 Mart 2002
|
|||
|
|||
| İnsanların sıklıkla duydukları bazı sorular felsefi bir araştırmadan çok psikolojik itiraflar içerir.Bu, özellikle ahlak alanında geçerlidir.Ahlak konusundaki tartışmalarda insan bir yandan kendi öncüllerini kontrol etmeli (veya hatırlamalı) bir yandan da, ve daha önemlisi muhaliflerinin öncüllerini kontrol etmeyi öğrenmelidir. |
|
Örneğin objektivistlerin - ve Bu Satırların Yazarı’ (BSY)nın da sıklıkla
karşılaştığı sorulardan biri şu: “Özgür bir toplumda, fakir veya fiziksel
özürlüler ne olacak?” Altruist-kolektivist (kolektivizmin karşılığı için Türkçe’de “ortaklaşacılık” diye bir kavram var ama BSY kolektivist lafını kullanmayı tercih ediyor) görüş, bu soruda gizli olarak şunu ileri sürer: İnsanlar, diğer insanların - yani kardeşlerinin - bakıcılarıdır ve birinin uğradığı talihsizlik, ötekinin üzerindeki ipotektir. Bu soruyu soran kişi, objektivist ahlakın temel öncüllerini ya görmezden geliyor ya da kaçıyor ve tartışmayı kendi kolektivist temeline taşımaya çalışıyor.Soru “Bir şeyler yapılmalı mı?” diye sorulmuyor; “ne yapılmalı?” diye soruluyor.Sanki kolektivist öncül sessizce kabul edilmiş de geriye yapılması gereken şeylerin tartışılması kalmış gibi. Böyle bir soruya verilecek en iyi cevap şudur: “Eğer yardım etmek istiyorsanız, kimse sizi engellemeyecektir.” İşte meselenin özü budur ve tartışmanın temeli olarak karşınızdakinin öncülünü reddetmenin çok mükemmel bir örneğini oluşturuyor. YARDIM KARARI BİREYLERE AİT Diğer insanlara yardım edilip edilmeyeceğine ve ne zaman yardım edileceğine sadece birey karar verebilir, toplum - düzenli bir politik sistem olarak- bu konuda bir karar verme hakkına sahip değildir. Diğer insanlara ne zaman ve hangi şartlar altında yardım etme sorusunda bizi ilgilendiren, kolektivist öncüllerin bu konuyu toplumun bir sorunu ve görevi olarak görüyor olmasıdır. Doğa, hiçbir bireye güvenlik, başarı ve hayatta kalmayı otomatik olarak garanti etmez. Sadece kolektivist görüş, insanın, başka insanların zararına, böyle bir garantiye sahip olduğunu düşünür. Eğer kişi “toplum”un fakirler için ne yapacağı konusunda düşünmeye başlarsa, insanın toplumun bir üyesi olarak, diğer insanların hedeflerini belirleme ve çabalarının paylaştırılmasında söz sahibi olabileceği şeklindeki kolektivist öncülü kabul eder hale gelir. İşte bu tip sorularda ve benzeri kavramlarda yapılan psikolojik itiraf budur. Nedir bu itiraf? Böyle bir yaklaşım belli bir somut konuyu, daha geniş ve soyut bir ahlaki kavramın yerine geçirmenin ortaya çıkardığı kaos. Böylece insan, altruizm teorisini reddetse de, fikirlerini tutarlı bir şekilde bütünleştiremediği için gene altruizm terimleri ile düşünmeye devam edecek. Bu psikolojik itirafın ortaya çıkardığı daha vahim bir durum var: altruizmin, kişinin hak ve idealleri konusunu kavramada yarattığı aşınmanın boyutları, kişinin varlık gerçeğinin tamamen ortadan silindiği bir düşünce yapısı. ALÇAKGÖNÜLLÜLÜK VE HADDİNİ BİLMEZLİK Alçakgönüllülük ve haddini bilmezlik aynı öncülün ikiyüzüdür ve kolektif zekada öz-saygının boşalttığı yeri paylaşır. Kendisini başkalarının istek ve amaçlarına hizmete adamak isteyen kişi aynı mantıkta başkalarını da kendi isteklerinin hizmetçisi olarak görür. Ve bu konuda ne kadar nevrotik veya altruizm uygulamasına ne kadar sadıksa, o kadar yoğun bir şekilde “insanlığın iyiliği”, “toplumun iyiliği”, “kamu yararı”, “gelecek nesillerin yararı” gibi içinde gerçek insan haricinde herşeyin bulunduğu projeler tasarlar… Ancak buradaki şaşırtıcı düşüncesizlik ise bu tip “insani” projelerin siyasi araçlarla, yani zorla ve fedakarlığı yapacak insanların katılmadığı bir karar mekanizmasında yapılıyor olması. Bu tip düşüncelerin ayırdedici özelliği, konudan bağımsız, herhangi bir maliyet veya çözüm aracına bakmadan “kamu hedefleri” ölçüsünde düşünüyor olmalarıdır. Konudan bağımsız halde, böyle bir hedef arzu edilebilir bir hedeftir, maliyetlerin nasıl karşılanacağını düşünmeye gerek yok, nasıl olsa bütün masraflar istimlak yolu ile, diğer insanların emeklerine el konularak karşılanacak. Sosyal güvenlik sistemleri bu tip projelere örnek olabilir. “Bütün SSK emeklileri aldıklarının iki katı maaş alsa, hastalandıkları zaman başvurdukları sağlık sistemi, dünyanın en iyi sistemi olsa, hastaneleri 5 yıldızlı oteller gibi olsa kötü mü olur?” Konudan bağımsız düşünülürse cevap tabii ki hayır olacaktır: Hiç de kötü olmaz, keşke öyle olsa… Kim buna karşı çıkabilir ki? Ancak bu aşamadan sonra kolektivist zekanın, beyinle olan sürecinde bir kesinti olur, geri kalan bütün resim sisli bir görüntüden ibaret hale gelir. Görüntüde sadece arzu, istek kalmış - “bu istediğimiz iyi bir şey değil mi? Sonuçta ben bunu kendim için değil, başkaları için, toplum için istiyorum.” Halbuki bu resmin arkasında emeğini ortaya koyan, değer üreten insanların, üretmeyen, değer katmayan, sadece istemesini, yararlanmasını bilen insanlar lehine sömürülmesi, değerlerine el konulması var. SOYGUNCU VE GÜVENLİK GÖREVLİSİ Uygarlaşma yolunda geçen yüzyıllardan sonra çoğu insan, haydut ve eşkiyalar dışında, bu yaklaşımın son tahlilde yarar getirmediğini, kendi kişisel hedeflerine uyarlanamayacağını anladı. Bu mantıkla, güvenlik görevlisi öldürerek bankayı soyan şehir eşkiyasının da “benim de bir arabam olsa fena mı olur, bir villada yaşasam, en pahalı şarapları, puroları içsem kötü mü olur?” yaklaşımına da karşı çıkmak mümkün olmaz. (Gene de aynı soygunu kendi “bencil” istekleri için değil de “hasta babasının ameliyatı için” yaptığını söyleyen soyguncuya aynı tutarlığı göstermek mümkün olmuyor.Halbuki yapılan eylem aynı, lehdarın değişiyor olması eylemi haklı çıkartmamalı.) Aynı mantıkta lehdarın sayısının çoğalması eylemin doğasını değiştirmez, sadece kurbanın sayısını çoğaltır. Hatta, soyguncu, en azından bütün bir ulusun zenginliğinden çalmadığı ve karşısındaki güvenlik görevlisi silahlı olduğu için biraz daha ahlaklı bile görülebilir. Sırf canı öyle istediği için, karşısındakinin kafasını kırarak malına el koyduğu ilkel dönemlerden bu yana uygarlık epey adım kaydetti, ancak birey, kişisel haklarını “kamu istekleri” karşısında korumaya çalıştığı örneklerde bu gelişmişlik hala yeterli değil. Bu tip projeler saymakla bitmez: kendi çabaları ile ev sahibi olanlara haksızlık olmayacak mı konusu bir kenara bırakılarak -”Bütün evsizleri ev sahibi yapmak hoş olmaz mı?”. Evlerin stilinin seçimine kim karar verecek, konusu bir kenara bırakılarak - “Hepimiz güzel, planlı şehirlerde, birbirinin benzeri evlerde, huzur içinde yaşasak güzel olmaz mı?. Kim eğitecek, ne ile eğitilecek, bunu kabul etmeyenlere ne olacak konuları bir kenara bırakılarak- “Eğitilmiş bir topluma sahip olmak iyi değil mi?” Hangi sanatçı, edebiyatçı, kimin tarafından seçilmiş, kimin hesabına, konuları bir kenara bırakılarak - “Toplumdaki sanatçı ve edebiyatçılar mali yüklerden kurtulsa ve yaratıcılıklarını engelleyecek parasızlıktan kurtulsalar ne güzel olur değil mi?” Bütün bunlarda sorulmayan ve cevaplanmayan soru, bütün bu “hoş olacak” şeylerin, kimin için hoş olacağıdır. Bütün bu güzellikleri, kendi emeği, kendi çabası ile yaratmaya çalışanlar için değil, çünkü onlar zaten bunlara sahipler o zaman, bunlar için çaba göstermeyen, sadece istemesini bilen, hakettiği için değil ihtiyacı olduğu için isteyenler için (tabi bunların da hepsi değil, sadece siyasi sistem içinde karar alma mekanizmalarına yakın olan, onları etkileyebilen ve düzensizliğin düzeninden yararlanmayı bilenler için.) GELİŞME ÜRETİMLE OLABİLİR “O insanların gecekondularını nasıl yıkarsınız, sokakta mı yatsınlar?”, “Evet kullandıkları elektriğin parasını ödemiyorlar ama elektrik fiyatları o kadar yüksek ki”, “Tamam onlar evlerini çöplüklerin yanına koymuş olabilirler, artık devlet o çöplüğü oradan kaldırmak zorunda”, “Tamam kişi başına üretimimiz bir İspanya, Hollanda, Finlandiya kadar olmayabilir ama benim halkımın da onlar kadar tüketmeye ihtiyacı var” vs… Gelişme sadece insanın üretiminden artan miktarla mümkün olabilir, yani kendi kabiliyeti ile ürettiği, kendi kişisel tüketiminden fazla olmalıdır.İnsanın üretmesine ve kendisini zorlama yoksunluk ile değil, refah düzeyinde, tüketimde ve hayattan aldığı zevkte sürekli bir artış ile geliştirmesine izin veren tek sistem kapitalizmdir. Sadece gelişmemiş, kolektif bir beyinde bir insanın hayatı, ötekinin yerini tutabilir, sadece böyle bir beyin, insan hayatını hatta bütün bir nesli, kamu yararı adına feda etmeyi ahlaki veya kabul edilebilir görür. KAMU YARARI RUHU Bir dahaki sefer, böyle “kamu yararı ruhu” ile şahlanmış ve size bazı çok arzu edilen projelerin, herkesin katkısı olmadan gerçekleştirilemeyeceğini söyleyen kişilerle karşılaştığınızda, eğer herkesin gönüllü katkısını sağlayamadığı müddetçe o projelerin gerçekleştirilmese de olacağını söyleyin.Çünkü insanların hayatları, yarattıkları değerler ve bunları kullanmak istedikleri seçenekler, bu tip kişilerin elinde ve emirlerine amade değildir. Ayn Rand’ın bu konuda verdiği güzel bir örnek var: “Bu tip kişilere, göz bağışı örneğini verin” diyor, “Tıbbi açıdan yeni ölmüş bir insanın gözündeki kornea alınıp, belli tip körlüklerde, bir körün gözüne yerleştirilirse, hasta görmeye başlıyor. Madem böyle bir yöntemle başka insanlara yardım mümkün, o zaman o kişinin ölmesini beklemek zorunda mıyız? Herkesin gözüne “kamu malı” olarak bakıp “adil ve hakça bir dağılım” olması adına yaşayan insanların da gözlerini kör vatandaşlara takamaz mıyız?En azından bir gözlerini alabilsek “eşitliği” sağlamış olurduk.Hayır mı?O zaman, artık özgür toplumda “kamu yararına projeler” konusunda daha fazla soru sormaktan vazgeçin.Çünkü cevabı biliyorsunuz.İlke her zaman için aynı.” Bu arada BSY bu yazıyı yazarken, kendisine Türkan Sabancı ve Veysel Vardar Görme Engelliler Okullarının öğrenci azlığı sebebi ile yayınladığı bir duyuru ile ilgili e-posta geldi. İhtiyaç sahiplerinin dikkatine… BSY, bu duyuruyu hem kimsenin “zorlaması” olmadan, “kamu yararı adına”, “kendi isteği ile” böyle bir girişimde bulunmuş insanları yüceltmek, hem de böyle bir girişimden daha fazla ihtiyaç sahibinin yararlanabilmesi amacı ile yapıyor. Sevgi, saygı, yaşamayı bilmekle yaşayabilmek arasındaki farkı ortadan kaldırabilmiş bir Türkiye. |