|
21 Nisan 2002
|
|||
|
|||
| Devlet, belli bir coğrafi alanda, toplumsal yönetimi güç kullanarak sağlama hakkına sahip bir kurumdur. İnsanın böyle bir kuruma ihtiyacı var mıdır, varsa neden? |
|
İnsanın hayatta kalabilmesinin temel aracı kendi zekası olduğu ve bu
zekasını eylemlerini yönlendirecek bilgiyi toplama amacı ile araç olarak
kullandığı için - talep ettiği temel şart, düşünme özgürlüğü ve rasyonel
yargısına göre hareket edebilme olanağıdır. Bundan, insan tek başına
yaşamalı ve yaşaması için en ideal ortamın ıssız bir adadır anlamı
çıkartılmamalı. İnsan başkası ile birlikte çalışarak büyük faydalar elde edebilir. Ve verimli ve etkin bir yaşam sürmesi için en yardımcı ortam toplumsal ortamdır - ancak belli koşullar varolduğu takdirde. EN BÜYÜK KAZANIMLAR BİLGİ VE TİCARET Sosyal birliktelikten kazanılacak iki büyük değer vardır: bilgi ve ticaret. İnsan, bilgiyi saklayıp, genişleterek nesilden nesile aktarabilen tek canlı türüdür; bir insanın sahip olabileceği potansiyel bilgi, kendi başına sahip olabileceğinden çok daha fazladır ve her birey başkasının bulduğu bilgiden yararlanarak inanılmaz faydalar elde edebilir. İkinci büyük fayda ise iş bölümüdür, bu sayede insan enerjisini işin sadece belli bir bölümüne odaklayarak, diğer alanlardaki gereksinimleri için o alanlarda uzmanlaşmış insanlarla alışveriş yaparak hayatını sürdürebilir.Bu sayede hepimiz, ayakkabı, elbise, peynir üretimine girişmeden bu ürünleri tüketebiliyoruz. Bu tip bir iş bölümü, insanların belli alanlarda kendi başlarına edineceklerinden daha büyük bilgi, yetenek ve üretici güç sahibi olmasını sağlıyor. Ancak işte tam da bu faydalar, insanın bir diğerine nasıl ve ne tür bir toplumda faydalı olabileceğini belirtir, sınırlar ve tanımlar: yani bu faydalar sadece rasyonel, üretken ve özgür bir toplumda, sadece rasyonel, üretken ve bağımsız bireyler arasında paylaşılabilir. Bir diğerinin üretici gücünün ürününü çalan veya onu köleleştiren veya zekasının özgürlüğünü sınırlamaya çalışan veya onun kendi rasyonel fikrinin aksine hareket etmeye çalışan bir toplum, (yani kendi iradesi ile insan doğasının gereksinimleri arasında çatışma yaratan bir toplum), doğru tanımı koymak gerekirse, toplum değil eşkiya kanunlarını kurumsallaştırmış çete topluluğudur. Bu tip bir topluluk insan birlikteliğinin yarattığı bütün değerleri yok eder, hiç bir geçerli mazereti yoktur, ortak faydaların sağlanabileceği bir ortam değil, insan yaşamına en büyük tehditi oluşturur. BİREY HAKLARI TANINMALI Eğer insanlar bir arada, barış içinde, üretken ve rasyonel bir toplumda yaşamak ve birbirleri ile karşılıklı fayda temelinde alışveriş yapacaklarsa, temel toplumsal ilkeyi kabul etmeleri gerekir: Birey hakları ilkesi - bu ilke olmadan ne ahlaki ne de medeni bir toplum olunmaz. Birey haklarının tanınması, insanın doğasına uygun yaşam sürme şartlarının tanınması ve kabul edilmesidir. İnsanın hakları sadece kaba güçle ihlal edilebilir.Yani sadece kaba güç yolu ile bir insan diğerini haklarından mahrum edebilir, köleleştirebilir, soyabilir, kendi amaçlarına uygun hareket etmekten alıkoyabilir veya kendi rasyonel fikirlerine aykırı hareket etmesine sebep olabilir. Medeni bir toplum olmanın önşartı toplumsal ilişkilerde fiziksel güç kullanımını yasaklamaktır - böylece bir başka insanla ilişki içine girmek isteyen biri, bunu sadece kendi aklı ile, tartışarak, ikna ederek, kendi isteği ile ve anlaşmaya zorlamadan gerçekleştirmeyi garanti altına alabilir. İnsanın yaşama hakkının gerekli sonucu da kendini savunma hakkıdır. Medeni bir toplumda, fiziksel güç sadece fiziksel güç uygulayanlara karşılık vermek amacı ile kullanılabilir. Bunun dışında kaba güç kullanımının her türlü gerekçesi yanlıştır. Eğer “barışçı” bir toplum, misilleme amaçlı güç kullanımına karşı olursa, ahlaksız olmaya karar veren ilk eşkiyanın merhametine kalır. Böyle bir toplum, amaçladığı şeyin tam karşısına kavuşur: kötüyü yoketmek yerine onu teşvik edip, ödüllendirmiş olur. Eğer bir toplum kaba güce karşı organize bir koruma sağlamazsa, bütün yurttaşlarının silahlanması, evlerin kalelere dönüştürülmesi, kapıya yaklaşan her yabancıyı vurması veya diğer eşkiyalara karşı savaşana eşkıya gruplarından birine dahil olması gerekecektir. Kaba güç kullanımı - karşılık vermek için bile olsa - kişilerin takdirine bırakılamaz. Örneğin cüzdanını kaybolduğu için çevredeki bütün evlere giren kendisine kötü bakan insanlara ateş ederek cüzdanını arayan bir insanı düşünün. Misilleme amacı ile kaba güç kullanımının, suçun gerçekleştiğine dair objektif deliller ve cezayı tanımlayan ve bu cezanın yerine getirilmesi için objektif kurallara ihtiyacı vardır. Eğer güç kullanımı bireylerin eline bırakılırsa bu da eşkıya kanunları, linç ve kan davalarına yol açacaktır. HAKLARI SAVUNACAK KURUM: DEVLET Toplumsal ilişkilerde fiziksel güç yasaklanmak isteniyorsa, o zaman insanların haklarını objektif kurallar dahilinde savunacak bir kuruma ihtiyaç olacaktır. İşte devletin görevi budur. Devlet, objektif denetim altında (yani nesnel olarak tanımlanmış kanunlar çerçevesinde) misilleme gücü uygulamanın aracıdır. Bireysel eylemle, devlet eylemi arasındaki temel fark, devletin yasal fiziksel güç kullanımında tekel olmasıdır. Böyle bir tekele sahip olmak zorundadır, çünkü başkalarının güç kullanımını engelleyecek ve buna karşı savaşacak kurum devlet olmalıdır.Ve bu sebepten dolayı da eylemleri çok net bir şekilde tanımlanmalı, sınırlanmalı, bir çerçeve içine alınmalıdır. Görevini yerine getirirken birilerinin isteği veya geçici heveslerine izin verilmemeli, insani duygulardan uzak bir robot benzeri sadece kanunlardan gelen güçle çalışmalıdır. Toplum özgür olacaksa, devlet kontrol edilmelidir. Düzgün bir toplumsal sistemde, bireyin istediği herşeyi yapmaya yasal olarak hakkı vardır (başkalarının haklarını ihlal etmediği müddetçe) ancak devlet organları her resmi eyleminde kanunlara tabidir. Birey yasal olarak yasaklanmayan herşeyi yapabilirken, devlet görevlisi yasal olarak izin verilenler dışında hiçbir eylemde bulunamaz. Bu, “yapabilecek olan”ın, “yapabilme hakkına sahip olan”a tabi olmasıdır. YETKİNİN KAYNAĞI Özgür topluma uygun yasaların doğası ve devlet yetkisinin kaynağı, gerçek devletin doğası ve amacından türer. Bağımsızlık Bildirgesinde “birey haklarını korumak için, insanlar arasında devlet tesis edilir ve devlet, yetkisini yönetilenlerden alır” ibaresi devletin amaç ve doğasının temel prensibini belirtir. Devletin tek düzgün amacı birey haklarının korunması olduğu için, bütün kanunlar birey hakları üzerinde ve bu hakların korunması üzerine kurulmalıdır.Bütün kanunlar objektif (yani nesnel olarak savunulabilir) olmalı, insanlar eylemlerini gerçekleştirmeden, bu kanunlardan açık olarak haberdar olmalı, kanunun neyi (ve niye) yasakladığını, neyin suç ve cezasının ne olduğunu bilmelidir. Devlet yetkisinin kaynağı, yönetilenin rızasıdır. Bu demektir ki devlet hükümdar değil hizmetlidir, yani devletin, yönetilenlerin belli amaçlar için ona verdiği yetkiler dışında yetkisi yoktur. Özgür ve medeni bir toplumda yaşamak isteyen bireyin verdiği iznin tek bir temel ilkesi vardır:fiziksel güç kullanımından vazgeçerek, kendisine uygulanacak fiziksel güce kendisini savunma hakkını devlete delege etmesi... Peki böyle bir durumda iki kişi arasında anlaşmazlık olursa ne olacak? Özgür bir toplumda hiç kimse bir başkası ile alış veriş yapmaya zorlanamaz.Bu sadece kendi istekleri ile olur ve bu anlaşma bir zaman dilimi de içeriyorsa yazılı mukavele ile gerçekleşir. Eğer bu mukavele taraflardan birinin keyfiyeti ile bozulursa, bu diğeri için zarara yol açabilir ve bu durumda zarara uğrayan, tazminat için öteki tarafın malına el koymak zorunda kalabilir. Ancak bu durumda da fiziksel güç kullanımı bireyin kararına bırakılamaz. Ve bu durum, devletin en önemli ve karmaşık işlevini yerine getirme görevine yol açar: İki taraf arasında objektif kanunlar çerçevesinde hakemlik yapmak... Herhangi bir yarı-medeni toplumda bile suçlular azınlığı oluşturur. Ancak barışçı bir toplumun oluşabilmesi için mukavelelerin, mahkemeler aracılığı ile koruma altına alınması şarttır. Böyle bir koruma olmadan uygarlık hiçbir zaman gelişemez veya korunamaz. İNSANLAR ANI YAŞAYARAK DEVAM EDEMEZ İnsan, hayvanlar gibi, sadece o anı yaşarak, hayatına devam edemez. Amaçlarını tasarlayıp bir süreç içinde gerçekleştirmeye çalışır, eylemlerini hesaplamalı ve yaşamı boyunca planlamalıdır. Bir insanın zekası ve bilgisi ne kadar büyükse, planlarının vadesi o kadar uzundur. Uygarlık düzeyi ne kadar yüksek ve karmaşıksa eylemin süreci o kadar uzun olur. Ve bu sebepten insanlar arasında yazılı mukaveleler ne kadar uzun vadeli ise bu anlaşmaların korunma ihtiyacı o kadar kaçınılmazdır. En ilkel takas ekonomilerinde bile, bir torba patates karşılığında yumurtaları alıp, patatesi vermeyi reddederse, sistem yürümez. Bu tip keyife göre yapılan eylemlerin, milyonlarca dolarlık akreditifler, inşaat ihaleleri veya 99 yıllığına yapılan kiralama anlaşmalarının yapıldığı gelişmiş ülkelerdeki yansımasını düşünün. Mukavelelerin tek taraflı ihlali doğrudan olmasa da dolaylı bir fiziksel güç kullanımı anlamına gelir. Bir taraf, anlaşmada yazılı mal veya hizmeti alıp parasını ödemeyi reddederse, hakkı olmadığı halde mala el koyuyor, yani mal sahibinin rızasına aykırı olarak kendisinde tutuyor demektir. Sahtekarlık da buna benzer bir dolaylı güç kullanımı içermektedir, malın değerini sahibine vermeden, hileli söz veya sahte taahhütlerle mala el koyulmaktadır. Bütün bu ve benzeri örneklerde devletin adaleti sağlama görevi aynıdır: Hiç kimse mal sahibinin onayı olmadan ona sahip olamaz ve bir tarafın hakları diğer tarafın merhametine bırakılamaz. Bu durumda devletin amacı insanlar arasında toplumsal birlikteliği sağlmak için çıkarları korumak ve bir tarafın diğerine yapacağı kötülüğe engel olmaktır. ÜÇ AYRI İŞLEV Devletin işlevleri (hepsi de fiziksel güç kullanımı ve birey haklarının korunmasını içeren) 3 ana kategoriye bölünebilir: İnsanları suçlulardan korumak için polis gücü; dış işgali engellemek için; silahlı kuvvetler ve insanlar arasında çıkan anlaşmazlıkları objektif yasalara göre çözmek için mahkemeler. Bu 3 ana kategorinin içinden çok fazla türev ve sonuç çıkabilir, bu kavramların pratiğe dökülmesi muazzam karmaşık süreçleri içerebilir ama temel amaç hep aynı kalmaktadır: Devletin amacı, birey haklarını korumaktır. Anarşizmin ideal toplum olarak ortaya koyduğu devletsizlik de, organize bir devletin olmadığı durumda bütün toplumun fiziksel güce başvuracak ilk eşkiyanın merhametine kalacak olması sebebi ile çıkmaza girmektedir. Devlet kavramının gelişmesi uzun ve dolambaçlı olmuştur.Devletin doğru görevinin pırıltıları her düzenli toplumda görülmüştür. Ancak devletin gerçek görevinin anlaşılması Amerikan Devrimi’nin kurucu başkanlarının tarihine kadar (yani yaklaşık 220 yıl) geriye gider. Özgür toplumun doğası ve gerekliliği sadece tanımlanmakla kalmamış aynı zamanda bu düşüncenin pratiğe dönüştürülmesi için gerekli araçlar da tasarlanmıştır. Özgür bir toplum - diğer bütün insan ürünleri gibi - tesadüfen, sadece isteyerek veya liderlerin “iyi niyetleri” ile kurulamaz. Toplumu özgürleştirip, özgürlüğünü korumak üzere karmaşık bir yasal sistem, nesnel açıdan geçerli ilkeler üzerine kurulmalıdır. Böyle bir sistem sadece, istek veya devlet memurlarının niyetleri üzerinde duramaz ve diktatörlüğe yönelebilecek fırsatlar veya yasal boşluklar bırakmaz. FİZİKSEL GÜÇ KULLANAN KURUM Günümüzde devletler, birey haklarınn korunması yerine bu hakların en tehlikeli mütecavizi, özgürlüğü korumak yerine köleliği kurumsallaştıran, insanları fiziksel güç kullanımına karşı korumak yerine dilediği her olayda bizzat kendisi fiziksel güç kullanan kurum haline gelmiştir. İnsanlar arasında nesnelliği kullanarak hizmet etmek yerine, bilinemez korkuların kaynağı, yorumu devlet görevlilerinin keyfine kalmış öznel kanunlar çıkartmaktadır. Böyle bir gelişmenin sonucu da devletin yapmak isteği herşeyi yapmaya özgür olması, bireylerin eylemlerinin ise sadece izne tabi olmasıdır - ki bu dönemler insanlık tarihinin en karanlık ve zorba gücün iktidarından başka bir şey değildir. Yüzyıllardır sağlanamayan bu gelişme, insanlarda kötümser bir bakış açısı da yaratmakta. İnsanlığın ahlaki durumunun utanılacak kadar düşük seviyede doğru, ancak geçmiş dönem devletlerinin, birey hakları karşısındaki vahşi örneklerini görünce de insanın bu devletlerin tahakkümü altında nasıl medeniyet kurma sinyalleri verebildiği ve kendisini iki ayağının üzerine kaldıran öz saygıyı nereden bulduğu da merak konusu oluyor. Sevgi, saygı, söyleyecek sözü olanların çoğunlukta olduğu bir Türkiye. |