|
17 Mart 2002
|
|||
|
|||
| Bu Satırların Yazarı’na eş-ahbap-dost meclislerinde veya okuyucularından gelen e-postalarda üzerinde durulan sorulardan biri de şu oluyor: “Sizin düşünceleriniz kişi, kavram ve görüşleri çok net çizgilerle ayırma yönünde, hiç ara bir renk bırakmadan herşeyi siyah ve beyaz olarak belirlemeye çalışıyor.Halbuki bir davranış biçimi sadece siyah veya sadece beyaz olamaz, buna ne diyeceksiniz?” |
|
Günümüz kültürünün iflas ettiğinin en açık belirtilerinden biri, ahlaki
konularla ilgili olarak şu yaklaşımda kendini gösteriyor “Siyah ve beyaz
yoktur, sadece griler vardır.” Bu yaklaşım, kişilerde, eylemlerde, ilkelerin yerine getirilmesinde ve gene anlamda ahlağın tamamında ileri sürülür. “Siyah ve beyaz” bu bağlamda “iyi ve kötü” ile aynıdır. ÇELİŞKİLERLE YÜKLÜ KAVRAMLAR Bu konu üzerinde biraz düşünen bir insan bile aslında bu kavramın çelişkilerle dolu olduğunu görebilir. Eğer siyah ve beyaz olmasaydı gri de olmazdı - çünkü gri, siyah ve beyazın karşımıdır. Herhangi bir şeyi gri olarak tanımlamadan önce siyah ve beyazın ne olduğu bilinmelidir.Bunu ahlak alanına yansıtırsak önce iyinin ne olduğu, kötünün ne olduğu tanımlanmalıdır. Ve kişi hangi seçeneğin iyi, hangisinin de kötü olduğundan emin olursa bunları karıştırmak için bir gerekçesi olamaz.Kötü olarak bildiği şeyden bir parça katmasının gerekçesi olmaz.Ahlaki açıdan “siyah”, insanın bir şeyin “gri” olduğu konusunda kendisini kandırmasının sonucudur. Altruizm gibi ahlaki kurallarda kınanması gereken şey, “gri” olarak değerlendiren sonuç değil, “siyah” olan kuralın kendisidir. Eğer bir ahlaki kurallar bütünü, uzlaştırılamaz çelişkiler tavsiye ediyorsa, bu kural bütünü “siyah” olarak reddedilmelidir. Eğer bir ahlaki kurallar bütünü gerçeğe uyamıyorsa - sorgulanmadan kabul edilmesi gereken, keyfe bağlı, temelsiz, konu ile bağlantısız emirler ve hükümlerden başka birşeyi rehber olarak veremiyorsa- ve bu ahlaki kuralları uygulayanlar neyin “siyah”, neyin “beyaz”, neyin “gri” olduğunu sınıflandıramıyorlarsa, ahlaki yargılamayı yasaklıyor veya işlemez hale getiriyorsa kendi içinde çelişiyor demektir. Eğer karmaşık bir ahlaki konuda, insan, “iyi”nin ne olduğunu belirlemeye çalışır ancak dürüstçe hata yaparsa, bu onu “gri” yapmaz, ahlaki açıdan o “beyaz”dır.Bilgi eksikliği, ahlaki açıdan ihlal sayılmaz.Hiçbir düzgün ahlak kuralları bütünü, yanılmazlık ve herşeyi bilmeyi şart koşamaz. Ancak ahlaki yargılamanın sorumluluğundan kaçmak için gözlerini ve beynini gerçeğe kapatıyorsa, ve gerçekleri görmezden geliyor ve “bilmemek” için uğraşıyorsa artık o “gri” değil, “siyah”tır. Bilgi eksikliğinden kaynaklanan şaşkınlık, tereddüt ve şapşallık, çelişkilerin belirsizliğine ve ahlaki grilik öğretisinin arkasındaki gerçek anlamının saklanmasına yardımcı olur. Bazı insanlar şu basmakalıp lafa inanır: “Dünyada kimse mükemmel değildir” yani herkes iyi ve kötünün karışımından oluşur, bu sebepten de ahlaki olarak “gri”dir. Karşılaştığı insanların çoğu bu tanıma uygun olduğu için de, insanlar, daha fazla düşünmeden, bunu doğal bir gerçek olarak kabul eder. Ahlakın insanları seçimine (yani kendi iradesine) açık konularla uğraştığını unuturlar, yani bu konuda herhangi bir istatistiki genelleme geçerli değildir. Eğer kişi doğası gereği “gri” ise, hiçbir ahlaki kavram ona uyarlanamaz.Ancak kendi iradesini kullanabiliyorsa, şimdiye kadar on (veya on milyon) kişinin yanlış seçim yapmış olması onbirincinin de yanlış yapacağını getirmez.Bir başka birey için, hiçbir şeyi zorunlu kılmaz ve hiç birşeyi ispatlamaz. MÜKEMMEL OLMAMANIN NEDENLERİ İnsanların ahlaki açıdan mükemmel olmamasının bir sürü sebebi vardır, öncelik ve değerlerinin karışık ve birbiri ile çelişmesi gibi, ancak bu farklı bir konudur. Seçimlerinin sebeplerinden bağımsız olarak, insanların çoğunun “gri” olması, insanın, ahlaka ve ahlaki anlamda “beyaz”lığa olan ihtiyacını geçersiz kılmaz. Hatta tam tersine bu ihtiyacı daha da acil ve elzem hale getirir. Ahlaki yargılamanın getirdiği sorumluluktan kaçmaya da yardımcı olamaz. Aynı hataları içeren, benzer bir kavram da ahlaki “gri”liğin, başka bir önermenin yeniden dile getirilmesidir. “Herşeyin iki yüzü vardır” yani hiç kimse tamamen haklı veya tamamen haksız olamaz. Ama önermenin anlatmak istediği veya ifade ettiği şey, bu değildir. Bu önermenin ifade etmek istediği şey, bir karara varmadan önce, iki tarafa da aynı önemin verilmesi ve iki tarafın da dinlenmesi gerektiğidir. İki tarafın taleplerinin eşit anlamda haklı olabileceğini belirtmez ve adalet iki tarafa da eşit miktarda dağıtılamaz. Hatta tam tersi, adalet bir tarafa hak verecek ve öteki tarafa da cezası neyse onu verecektir. Tabii, Nasreddin Hoca’nın “sen de haklısın evladım” cümlesi ile biten fıkrasında olduğu gibi iki tarafın da belli konularda haklı, diğerlerinde haksız olduğu daha karmaşık meseleler olabilir.Ancak bu durumlarda dahi iki tarafı da “gri” olarak tanımlayacak bir “paket anlaşma”ya izin verilmemelidir.Burada yapılması gereken şey ahlaki yargılamanın doğruluğu açısından birbirinin içine girmiş siyah ve beyazları ayırmaktır. HATALAR HEP AYNI Çeşitli karmaşalarda içine düşülen hata hep aynıdır: Ahlakın insanın seçimine açık konularla uğraştığı gerçeği. Yani “yapamamak” la, “yapmak istememek” arasındaki fark unutuluyor. Böyle olunca da “hep siyah ve hep beyaz yoktur” cümlesinin aslında şöyle tercüme edebileceğimizi göremiyoruz; “İnsanlar tamamen iyi, tamamen kötü olamazlar, ellerinde değil” Tabi aslında cümlenin gerçek anlamı olan “İnsan tamamen iyi veya tamamen kötü olmak istememektedir” şeklini de çoğu insan kabul etmemektedir. Bu savı ortaya atan bir kişi görüldüğü zaman verilmesi gereken ilk tepki şu olmalıdır “Kendi adına konuş, arkadaş” (Bu çok Erman Toroğlu’vari bir cümle oldu… Şöyle diyelim: “Kendi adına konuş, kardeşim”.) Çünkü isteyerek veya istemeyerek, bilinçli veya bilinçsiz olarak, “Sadece siyah ve sadece beyaz yoktur” diyen bir kişi aslında “ben tamamen iyi olmak istemiyorum - ve beni tamamen kötü olarak da kabul etmeyin” itirafında bulunuyor demektir. “Şüphe tarikatı”, nasıl “akıl”a karşı başkaldırı ise, ahlaki “gri”lik tarikatı da ahlaki değerlere başkaldırıdır. İkisi de gerçeğin mutlaklığına karşı bir başkaldırıdır. Şüphe tarikatı nasıl akıla karşı açık bir savaş yürütemeyip, akıla karşı doğa üstü bir muhakeme ile akıl-dışılığı yüceltmeye çalışıyorsa, ahlaki “gri”lik de açık bir savaş sürdüremeyip, daha üst bir erdem çeşidi ile ahlakın reddini yüceltmeye çalışıyor. Bu tip öğretilerde insan hep şöyle bir durumla karşılaşır. Herhangi bir ahlaki konu veya tartışmada karşısındakinin tersini söyleyen kişiye yarı alaycı, yarı sinirli bir şekilde şöyle yüklenilir: “Şimdi sen bütün bu konuları sadece siyah ve beyaz olarak gördüğünü söylemiyorsun, değil mi?” Şaşkınlıkla duraksayan ve ahlak konusunun tamamı konusunda çaresiz ve korkan kişi utanarak şu cevabı verir: “Yok canım, tabii ki öyle düşünmüyorum”. Biraz düşünülse bu ithamın gerçekte şu anlama geldiği bulunacaktır: “Yani sen şimdi iyi ve kötüyü farklılaştıramıyorsun, öyle mi?” veya “Şimdi sen iyiyi aramak için o kadar da kötü olmadığını söylüyorsun, öyle mi?” veya “Yani sen şimdi ahlaka inanacak kadar ahlak-dışı olmadığını söylüyorsun, öyle mi?” GERÇEKTEN KAÇIŞ HEM ÖN ŞART, HEM HEDEF Ahlaki suç duygusu, ahlaki yargılanmanın verdiği korku ve affedilme isteği bu cümlelerde o kadar belirgin ki, gerçeğe bir göz atmak aslında ne kadar çirkin itiraflarda bulunduğunu görmeye yetiyor. Ancak gerçekten kaçış, ahlaki “gri”lik tarikatının hem ön şartı hem de hedefidir. Felsefi açıdan bu tarikat ahlakın reddidir ancak psikolojik olarak bu, üyelerinin hedefi değildir. Peşinde oldukları şey ahlak-dışılık değildir. Daha çok, mutlak olmayan, esnek, akışkan ve orta-yolcu bir irrasyonel ahlakın peşindeler. Kendilerini “iyinin ve kötünün ötesinde” görmezler. İkisinin de “avantaj”larından yararlanmak isterler. Ne ahlaka karşı koyarlar ne de kötüye tapanların bir versiyonudurlar. Onlar ruhlarını Şeytan’a toptan satmak yerine, perakendeci zihniyetinde parça parça satarlar. Bu tipler belli bir felsefi okulun ürünü değil, epistemoloji (bilginin kaynağını, niteliğini ve sınırlarını araştıran bilim) bilimindeki akıl-dışılık, ahlak bilimindeki boşluk, siyasette karma ekonominin ürünüdürler. Karma ekonomi, baskı gruplarının ahlak-dışı bir savaşı, prensiplerden, değerlerden ve adaletten yoksun bir savaştır. Öyle bir savaş ki, nihai silahı kaba güç, ancak dışarıya gösterdiği şekil ise “Uzlaşı Oyunu”dur. İşte ahlaki grilik tarikatı, bu durumu haklı çıkarmaya çalışanların tutundukları ahlaki prensip… Bu doktrinde ima edilen şey “beyaz”ı aramak için verilen savaş değil “siyahın” baskıcı terörüdür. Bu tarikatın üyeleri “uzlaşı”yı temel değer olarak görüp, değerlerine ihanet etmeyi kabul edenleri yavaş yavaş saflarına katarlar. Siyasette “aşırı uçta olmak”, “kötü”nün eş anlamlısı haline geldi (ne konuda aşırı uçta olduğunuz önemli, aşırı olmanız - yani tutarlı olmanızdır kötü olan)... “Tarafsız olmak” veya “ortada olmak” yüceltilmektedir. Ancak iyi ve kötü arasında tarafsız olmak, aslında ilke olarak iyi ve kötü arasında fark görmemek her zaman ikisi arasında uzlaşı aramak, yani kötüye yardımcı olmaktır. GRİ AHLAKİ PRENSİP OLMAZ Farklı ve karışık öncelikleri ile “gri” olarak adlandırılanlar ise, çok uzun süre “gri” kalamazlar. Onların “gri”liği siyah olmanın başlangıcıdır. Gri insan olabilir ama gri ahlaki prensip olamaz. Ahlak siyah ve beyazın tanımlar bütünüdür. Eğer uzlaşıya kalkışılırsa kimin kazanıp, kimin kaybedeceği çok açıktır. İşte bu yüzden, eğer kişiye “Şimdi sen bütün bu konulara sadece siyah ve beyaz olarak bakmıyorsun, değil mi?” diyenlere verilecek cevap da şu olmalıdır: “Tam da öyle bakıyorum” Sevgi, saygı, aşklara inanan bir Türkiye. |