16 Haziran 2002

 
 
 
Vedalaşmayı en iyi sen öğrettin bana
 
 
Bu Satırların Yazarı, 32 sayıdır devam ettirdiği yazılarına son veriyor.

Bu Satırların Yazarı (BSY), bu Pazar gününün Babalar Günü olmasını fırsat bilerek Sayın Cezmi Ersöz’ün babasına yazdığı, Leman dergisinde yayınlanan bir mektuba yer vermek istiyor ve mektubunun bu satırlarda yayınlanmasına izin verdiği için Sayın Ersöz’e teşekkür ediyor.

BSY bu yazıyı, babalarının kıymetini yaşarken bilmeyi başaranlara bir tebrik ve teşekkür, bunu başaramayanlara ise kendilerinin babalarına yazdığı veya çocuklarının kendine yazdığı (potansiyel veya cari, anne veya baba olmanız farketmez) bir mektup olarak düşünmeleri amacı ile yazıyor.
       BSY bu yazıyı aynı zamanda sizinle 32 sayıdır fikirlerini paylaştığı yazı dizisini bitirme amacı ile kullanmak istiyor ve bu 32 yazı boyunca paylaşmak istediği fikirlerin yayınlama olanağı veren ntvmsnbc.com yetkililerine teşekkür ediyor.
       BSY, okurları arasında oluşan fikir jimnastiği köprüsünü de, dileyenlerle, engin_enustun@hotmail.com adresinden sürdürmeye devam edecek.
       Şimdiye kadar gösterdiğiniz ilgi ve paylaştığınız bilgiye teşekkürler...
       “Bu mektubu sana yazıyorum baba... Sen öleli kaç yıl oldu saymak bile istemiyorum. Çünkü artık benim için yılların hiç anlamı yok. Geçmiş ve gelecek öylesine karıştı ki birbirine... Başlayışlar ve bitişler... Vedalar ve kavuşmalar öylesine karıştı ki birbirine... Sen ölürsen yaşayamam sanıyordum. Mahvolurum, dağılırım sanıyordum. Eksile eksile de olsa yaşamaya devam ediyorum işte... Sevdiğim her insanın ölümüyle hayatın derinliklerine doğru biraz daha çekiliyorum... Sesleri, yüzleri, arkalarında bıraktıkları binlerce anıyı yüklenerek yürüyorum o derinliklere doğru... Her ölümle birlikte daha bir kutsallaşıyor hayatım. Her kutsallaşan hayat gibi giderek benim de hayatım yalnızlaşıyor... Her kutsallaşan hayat gibi benim de önümde sonsuz yollar açılıyor...
       Son nefesini verirken ben evde yoktum. Sabaha karşıymış. Yatakta doğrulmuşsun. Annem banyoya gideceğini sanmış. Ama sen yatağın kenarında durup pencereden sızan gün ışığına doğru bakıyormuşsun. Annem, neyin var, niye kalktın, diye sormuş. Ölüyorum ben, demişsin... Annem irkilmiş, neler söylüyorsun sen, bırak bunları düşünmeyi, hadi yat, demiş. Gerçekten ölüyorum, demişsin yine... Annem hemen yattığı yerden doğrulmuş. Sen yine pencereden sızan ışığa bakıyormuşsun ve birden derin bir çığlıkla, Allah’ım sana geliyorum, Allah’ım kollarına al beni, demiş ve orada, o an son nefesini vermişsin... Bu son sözlerini annem bana yıllar sonra anlattı. “Allah’ım sana geliyorum...Yanına al beni...” Bu son sözlerin hem derin bir keder, hem de garip bir teselli verdi bana... Derin bir keder verdi; çünkü özellikle ömrünün o son yıllarında kendini o denli yalnız ve kimsesiz hissetmende kendi payımı düşündüm en çok... Yaşarken sevdiklerimize karşı ne denli özensiz ve dikkatsiz davrandığımızı hatırladım birden... Allah’a böylesi derin bir çığlıkla seslenmen bu giderek büyüyen yalnızlıktan ve içini acıtan kimsesizlikten artık kurtulmak istediğini gösteriyordu... Bu son sözlerin garip bir teselli verdi bana, çünkü gideceğin yeri biliyordun sanki. Seni o derin yalnızlıgından ve o artık içini acıtan kimsesizliğinden kurtaracak biri vardi. Ve o seni bütün acılarından ebediyen kurtaracaktı... İnanmasaydın ona öylesine derin bir çığlıkla seslenmezdin...
       Bu duygu, bu varlık senin içinde çok gizli bir yerlerde saklıydı. Ve sen onu kimseyle paylaşmıyordun. Hatırlıyorum da seninle ne din üzerine, ne de kutsal olan şeyler üzerine konuşmustuk. Bütün sevdiklerini tek tek sen gömmüştün, ama yine de ölüm üzerine konuşmayı pek sevmezdin... Ölen sevdiklerinin anılarını, yüzlerini, seslerini gözlerinin hüznünde saklamayı güzel bilirdin... O son sözlerin bana, görünen dünyanın arkasında bambaşka, ayrı bir dünya olduğunu göstermişti... Sen göründüğünden ibaret değildin, dünya, hayat göründüğünden ibaret değildi... Her şeyin arkasında başka bir şey saklıydı. İşte bu bana garip bir teselli verdi. Çünkü her şey, bu hayat ve insanlar sadece göründüklerinden ibaret olsaydi, çok sıkıcı, dahası çok acımasız olurdu şu yaşamak dedikleri... Her şey göründüğünden ibaret olsaydı hayat çok anlamsız olurdu...
       
AYRILIK VE KAVUŞMALAR AYDINLANACAK
       Her şey göründüğünden ibaret olsaydı senin artık hiç olmadığını ve hiç olmayacağını düşünürdüm. Ve benim için bundan daha büyük yalnızlık ve daha büyük acı olamazdı... Oysa sen varsın ve benim için hep olacaksın...
       Ve ben ne zaman istersem seninle konusup dertleşeceğim. Tıpkı şimdi olduğu gibi... Çünkü seni düşündüğüm anlarda içime dolan kederin ışığında yeniden aydınlanacak yaşadığımız onca şey... Onca anı... Onca ayrılık ve onca kavuşma yeniden aydınlanacak...
       Eve geldiğimde seni çoktan hastaneye kaldırmışlardı. Kapıda beni teselli etmek için bekleyenleri iterek koştum odana. Ama yatağın boştu. İşte en çok ona ağladım. O boş olan yatağına... Yatağının boşluğuna çok ağladım, çünkü orada bir yokluktan çok, o an sana ve özlemlerine dair taşıyamayacağım kadar fazla anı, sesler, yüzler, yaşanmışlıklar vardı. İçimi acıtan yokluğun değil, bana emanet bıraktığın hüznün, yalnızlığın, sevinçlerin, yarım kalmış özlemlerindi... Evet, içimi acıtan yapmak isteyip de birtürlü yapamadıklarındı... Özlediklerine birtürlü kavuşamayışındı... Eksik kalmış ömründü... Ve işte sen ömrünün eksik kalan yerinden konuşuyordun benimle. Bana oradan sesleniyordun... Ve öbür sevdiklerine...
       Vasiyetindi... Senden kalan bir çok eşyayı yoksullara dağıttı annem. O sıralar zor durumda olan bir şair büyüğümüz vardı. Annem çok sevdiğin bir takım elbiseni dolaptan çıkarıp, ihtiyacı olan biri varsa, al bunları o insana ver, deyince hemen aklıma o şair geldi. Takım elbiseni temizlikçiye verdikten sonra, o şaire götürüp hediye ettim. Çok sevindi. Birkaç gün sonra annemin rüyasına girmiş, o ceketinle pantolonunu çok değerli birisine verdiğimiz için teşekkür etmişsin. Annem o kişinin kim olduğunu bana sorunca çok şaşırmış, adeta donup kalmıştım. Ne sen tanırdın çünkü o şairi, ne de annem. Ama anneme rüyasında söylediğin gibi gerçekten çok değerli birisiydi o...
       Anneme gelince, onun hayatı boyunca hiç yalan söylemediğini ve bu çağa hiç uymayan bir dürüstlük anlayışı olduğunu sen benden daha iyi bilirsin... O şair ise şu an bir huzurevinde yapayalnız yaşıyor... Bana gelince... Yazarlığımın ilk yıllarını gördün sen baba. Asla inkar etmem, beni çok destekledin. Cesaret verdin. O zamanlar beni yazar olarak hemen hiç kimse tanımazdı. Ama yazılarımı severek okuduğunu biliyordum. Hatta sürekli gittiğin kahvedeki emekli öğretmenlere, emekli subaylara, bakın, benim oğlum yazdı, diyerek, onlara benim yazılarımı gurur duyarak okuyormuşsun, duyuyordum...
       Baba, biliyor musun belki de farkında olmadan benim yazarlığıma çok büyük katkıların oldu senin. Yok, bana aldığın klasik romanlardan bahsetmiyorum. Kitap okumanın ne denli hayati olduğunu sıkça vurgulaman değil söz etmek istediğim. Hatırlar mısın, derslerimi ihmal etmemem için eve o çok istediğim televizyonu almamakta ısrarlıydın.
       Oysa ben televizyonda film izlemeyi çok seviyordum. Başka hayatlar, başka insanların öyküleri beni derslerden daha çok çekiyordu. Kendimi film izlemekten birtürlü alıkoyamıyordum. Bu yüzden evimize hayli uzak bir kahvede evsiz barksız insanlarla, amelelerle, inşaat işçileriyle birlikte gizlice film izlemeye gidiyordum. Ama her defasında, filmin sonuna yani en heyecanlı yerine doğru kahveci televizyonu kapatıp çay paralarını toplamaya başlıyordu. Çünkü film biter bitmez kimileri çay paralarını vermeden kaçıyorlardı. Televizyonu açması için ne kadar yalvarsak boştu; kahveci, olmaz, paraları topladıktan sonra açarım, diyordu. Televizyonu açtığındaysa film çoktan bitmiş, reklamlar başlamış oluyordu. Ve ben o kahvede seyrettiğim filmlerin sonunun ne olacağını karanlık sokaklardan eve geri dönerken düşünürdüm hep. İşte o eve geri dönerken düşündüklerim yıllar sonra kağıtlara döküldü.
       Evimizde televizyon olsaydı ve ben seyrettiğim her filmin sonunu hiçbir engel olmadan seyretseydim, belki de bu denli tutkuyla sarılmazdım kağıtlarla kalemlere... Bu denli tutkuyla sarılmazdım görünen hayatların arkasindaki hayatları yazmaya...
       İnsanların herkesten sakladıkları o gizli yanlarını, herkesten kaçırdıkları saklı öykülerini yazmaya bu denli tutkuyla bağlanmazdım...İşte bu tutkunun peşinden gidince sonunda bir gün tanınan bir yazar oldum baba... Yollarda görenler yanlarında taşıdıkları kitaplarımı uzatıp imza istiyorlar benden. Rüyamda görsem inanmazdım bu duruma. Hala şaşırıyorum.
       Her şeyi bir düş sanıyorum... Kim bilir belki de bütün bunlar bir rüyadır... Aslolan başka bir yerdedir... Hem sen arada bir söylemez miydin, hayat aslında bir rüyadir, diye... Bir yanım hep öyle biliyor musun. Bir yanım hep rüyada. Bu yüzden bir yerlere geldikçe, bir şeyleri kazandıkça çok sevinmiyor, yenilgiye uğrayınca, kaybedince de çok üzülmüyorum...
       Hem bilirsin, bu ülkede sevinçlerle acılar, yenilgilerle kaybedişler öylesine içiçedir ki, bu rüya fikri bana hep iyi gelmiştir bu yüzden... Boş ve karşılığı olmayan heyecanlara kapılıp dağılarak parçalanmamı önlemiştir...
       Hatırlarsın, ağabeyim askere Doğu’da bir şehre sürgün olarak gönderilmişti. Ondan haber alamıyor ve bu yüzden çok üzülüyordun. Bunu bildiğim için ve hem de onu çok özlediğim için otobüse binip yanına gittim. Gerçekten durumu çok kötüydü. Yaşının fazla olması ve oraya sürgün gitmesi nedeniyle subaylar tarafından durmadan aşağılanıyordu. Hiç alışık değildi böyle şeylere. Yoldan geçen bir subay gördüğünde birden kaskatı kesiliyor, hiç hareket etmeden öylece korkuyla duruyor ve subayın geçip gitmesini bekliyordu...
       Onu birliğine bırakıp şehrin merkezinde bir kahveye oturmuş, sana bütün bu gördüklerimi nasil anlatacağımı düşünüyordum. Yanıma sivil giyimli bir adam geldi ve benden kimliğimi istedi. Şaşırmıştım. Kim olduğunu sorduğumda, polisim ben, dedi. Çaresiz çıkartıp kimliğimi uzattım. Baktı kimliğime, belli ki çoktan kafasına koymuştu beni götürmeye ve, yürü gel benimle, dedi. Neden, dedim. Küçümseyen bir ifadeyle yüzüme baktı, sen şüpheli şahışsın, dedi... Tartışılacak biri değildi. Beni bir iş hanının en üst katına çıkardı. Kata girdiğimizde çok garip bir koku geldi burnuma. Kan kokusuydu bu. Kan kokusuna tentürdiyot ve alkol kokusu da karışıyordu. Etrafta resmi giyimli polisler dolaşıyordu. Neresi burasi, diye sormama gerek kalmamıştı. O şehrin emniyet müdürlüğüydü. Polis beni kapısında “Siyasi Şube” yazan bir odaya getirdi.
       Odada sivil giyimli, esmer ve asık suratlı biri oturuyordu. O adama, amirim, şüpheli bir şahıs getirdim size, dedi. Masada oturan adam içeri girdi ve kalın ciltli, çok büyük bir defteri getirip masanın üzerine koydu. Ardından da o defterde benim ismimi aramaya başladı.O ismimi ararken, beni getiren sivil polis, çantanı aç, içindekileri dışarı çıkar, diye emretti... Birkaç parça iç çamaşırımı, gömleğimi ve yolda okuduğum iki kitabı çıkarıp önüne koydum. Hemen kitapları incelemeye başladı ve birinin içinde gördüğü bir sözcüğü hemen amirine gösterdi. Amirim, bakın burada ne yazıyor, dedi. Gösterdiği sözcük “faşizm”di. Ve o an eli hemen kemerinin üzerindeki tabancasına gitti. Yaktım oğlum senin çıranı, dedi, ben demedim mi sen şüpheli şahışsın diye... Ve sonra birkaç kez daha elini tabancasına götürdü... Bilirsin aslında ürkek, zayıf birisiyimdir. Ama acımasızlığın ve zulmün eline düşünce birdenbire, beni bile şaşırtan bir cesaret, garip, hatta akıldışı bir öfke belirir içimde...
       Bak, dedim o polise, ikide bir elini silahına götürme, ne sanıyorsun kendini, haddini bil... Adam benden bu tepkiyi hiç beklemiyordu, önce şaşırdi, ama hemen kendisini toparladı. Ve suratıma acısı günlerce geçmeyecek olan bir yumruk attı. Sendeledim, ama yere düşmemek için çok çaba harcadım. Dudağım kanarken o polise şunu söylediğimi hatırlıyorum: Bir gün bu yumruğun hesabını sana soracağım... Ortalık karışmıştı o an.
       Polis bana tekme tokat girişmeye başlamıştı, yan odalardan gelen polisler araya girmeseydi işim bitikti. Polisin tekme ve yumruklarına karşı kendimi savunmaya çalışırken, kime, neyime güvenip de polise bunları söylediğimi düşünüyordum. Kendime mi? Ne yapabilirdim ki kan kokan bir emniyette?... Sana mi? Sen benim için ne yapabilirdin ki? Biliyor musun, yine de sana güveniyordum baba. Bir şey yapamayacağını biliyor olsam da... Belki de sana duyduğum o tuhaf güven bana o sözleri söyletmişti. O defterde adım çıkmamıştı, dudağım kanayarak ve derinden aşağılanmış bir şekilde çıkmıştım
       o kan kokan emniyetten...
       Aradan neredeyse on beş yıl geçmişti. Ve sen artık hayatta yoktun. Benimse yazdıklarım ülkenin her yanında ilgiyle okunuyordu. Bir gün, emniyetinde dayak yediğim o şehrin belediyesi beni söyleşi ve imza günü yapmam için kentlerine çağırmıştı... Bu çağrıyı duyar duymaz emniyetteki o kan kokusunu o günkü kadar keskin duymuştum yine. Tekliflerini hemen kabul ettim.
       Ve o şehirde yüzlerce insanın katıldığı söyleşide, oranın emniyet müdürlüğüne şüpheli şahıs olarak götürülüşümü, içeri girdiğimde duyduğum o kan kokusunu ve yediğim yumrukları anlattım onlara... O an beni dinleyenlerin yüzleri garip bir kederle aydınlandı. Onlara neredeyse her gün karşılaştıkları bir acıyı hatırlatmıştım. Başları hüzünle öne eğilmişti çoğunun. Kendilerine kuşaklar boyu devredilerek gelen zulüm ve aşağılanmaları, küfür ve yumrukları yeniden içlerinde hissetmeye başlamışlardı...
       Çünkü yıllardır onlar için emniyet, dayak ve işkence anlamına gelmişti. Güvenlik yıllardır onlar için kaybolmak ya da eziyet çekerek ölmek anlamına gelmişti... Olağanüstü hal bölgesiydi orası ve yaptığım bu konuşma birilerini tedirgin etmiş olacak ki konuşmamın olduğu kültür merkezini terörle mücadele ekipleri başmıştı...
        Bir polis şefi salonun kapısında bekleyen belediye başkanına, beni gözaltina alacaklarını söylemiş. Belediye başkanı, gözlerini hiç kaçırmadan polis şefinin gözlerine bakarak, onu almanız için beni ezip geçmeniz gerekir, demiş... O yazar bizim konuğumuz, konuğumuzu kimse bizden alamaz... Böyle anları çok iyi bilirim. Olmak ve olmamak anlarıdır... Böyle anlarda söylenen her söz, yapılan her davranış o kişinin ömrünün geri kalan günlerini tamamen değiştirir: Onu almanız için beni ezip geçmeniz gerekir... O an müthiş bir sessizlik olmuş. Polis şefi belediye başkanının ne dediğini iyi anlamış ve etrafındaki polisleri alıp gitmiş...
       Evet baba, meğer on beş sene önce, kan kokan bir emniyet müdürlüğünde bana nefretle bakıp yumruk atan polise, bir gün bu yumruğun hesabını sizden soracağım, sözünü boşuna söylememişim... Meğer bu sözümün sonunu sabırla beklemişim. Meğer kendime ve sürdüğüm hayata o denli güvenmişim... Ama bu dinmeyen sabrım, kendime ve verdiğim sözlere duyduğum güven birilerinden öç almak için değildi. Bana çektirdikleri acılar ve içimde yarattıkları sızılar yüzünden kimseden öç almayı düşünmedim ben. Bana yapılanların acısını birilerinden çıkartmayı hiç düşünmedim. Öç almayı kendime hiç yakıştırmadım. Birilerinden öç almaktan çok onların beni anlamasını bekledim hep. Beni ve içimde kimleri sakladıklarımı... Çünkü zulüm görenlerle, sürekli aşağılanan, incitilen, küçük düşürülen insanların hayatıyla kendi hayatımı öylesine bütünleştirmiştim ki... Beni onlar gibi incitip ezmek, benim sesimi kısmak isteyenlerle her karşılaştığımda, onlara her direnişimde ve beni yok etmeyi başaramadıklarında, işte o anda, benim gözlerime bakip, orada, yıllardır acımasızca ezdikleri, kıydıkları, yok saydıkları, dahası eziyet vererek öldürdükleri insanların gözlerini görmelerini istedim hep...
       Dünyayı istemedim ben baba... Bir kahraman olmayı zaman zaman düşünsem de hemen vazgeçtim... Çünkü kendimi hiçbir zaman o kadar güçlü hissetmedim. Korkularımı, zayıflıklarımı iyi biliyordum. Korkularımı, zayıflıklarımı bildiğim kadar, yola çıktığım insanların ikiyüzlülüklerini, kaypaklıklarını da çok iyi biliyordum... Onlara sonuna dek inanmamın benim sonum olacağını da iyi biliyordum. Çünkü daha yazacak onca yazım, gidilecek onca yerim vardı.
       Kendimi sadece basit bir hayatta kalma dürtüsüyle değil, sonuna dek inandığım duygularım, daha yapacaklarım, enerjim, başkalarıyla paylaşacağım umutlarım için korudum daha çok... Ve biliyor musun bu korkularım ve zayıflıklarım korudu beni yok olmaktan... Ve bu hayatın yalanlarına ve yozluklarına karşı kendimi savunmamı onlar bana öğretti...
       Biliyorsun, biz ne kadar gururlu olsak da, onca zayıflığımıza rağmen acımasızlığın eline düştüğümüz anlarda garip ve düşsel bir cesaretle bizi yok etmek isteyenlere başkaldırsak ve onlara bir gün bütün bunların hesap soracağımızı söylesek de, bizim kendimizden başka kimsemiz yoktu aslında... Korunaklı, arkası sağlam, güçlü çevreleri olan insanlar değildik... Yoksulları, lanetlenmişleri, acı çekenleri, nedenli ya da nedensiz yere isyan edenleri korur ve onlar için hüzünlenirdik, ama aslina bakarsan bizim de onlardan çok büyük bir farkımız yoktu. Zulmedenler, egemenler, uygun bir anı bulsalar bizi de kolayca yok ederlerdi ve ardımızda hakkımızı arayacak kimseyi bulamazdık.
       Belki de bunu bildiğimden, sadece yapabileceklerim için konuşabıldım. Dünyayi istemedim mi, istedim. Kahraman olmayı istediğim anlar olmadı mı, oldu. Ama bu istekten daha büyük bir acı vardı yüreğimde hep. İyi ve soylu bir acıydi bu... Çünkü bu acı sayesinde kim olduğumu ve neye gücüm yeteceğini her defasında yeniden öğreniyordum.
       Ve bu yüzden başarımın doruğunda bile içimden eksilmedi o hüzün. Ve ne zaman gücümden, imkanlarimdan, cesaretimden büyük laflar etsem o hüzün çıktı karşıma ve, tanı artık kendini, diye incelikle uyarırdı beni...
       Ve hüznümün bu inceliği sayesinde sahip olamayacağım bir şey için çaba harcamaktan, boşuna ve anlamsızca inat etmekten hemen o anda vazgeçtim hep...
       Baba, her ne kadar çok acı da olsa vedalaşmayı bilmenin ne denli erdemli bir tutum olduğunu seni yitirdikten sonra anladım. Vedalaşmayı bilmek böyle bir şeydir işte... Yitirmeye başladığın anda yeniden kazanırsın o yitirdiğini... Nasıl ki ben kendimi her kaybedişimde yeniden buluyorsam, seni de kaybettikten sonra yeniden, yeniden buluyorum... Hem de yaşarken olduğundan daha anlamli ve derin...
       Babalar oğul katilidir çoğunlukla, önce çocuklarını öldürüp sonra kendileri ölürler... Ama sen hiç benim katilim olmadın. Belki de en çok bunun için anıyorum seni. Sen bu dünyadan giderken geniş ve uçsuz bucaksız bir yol açtın ömrüme... Sen ölürken kendimi tanımak gibi sonsuz bir hayat hediye ettin bana... Belki de en çok bunun için seviyorum seni... Bana kavuşmaları öğrettiğin kadar, vedalaşmaların da ne denli anlamlı olduğunu öğrettin...
       Biliyorum, ama bir kez daha senden duymak istiyorum. Mutlusun değil mi orada, acıların dindi değil mi... İstediğin yerdesin değil mi baba... Ne olur bir kez daha senden duymak istiyorum bunu...
       Orada mutlusun ve acıların son buldu değil mi...”
       Sevgi, saygı, söyleyecek lafı olanların, bu laflarını söyleyecek ortamlar bulabildiği bir Türkiye.